Kadın Hakları

Nazife Şişman

 

Zaman  gazetesinden aktarıldı


 

Kadın meselesine tarafsız bir noktadan bakmak mümkün değildir. Zira bu bir tarafıyla kültürel, bir başka yönüyle dinî ve ahlakî bir meseledir. Bu nedenle hayatta neyin önemli olduğu sorusuna farklı cevaplar veren kimselerin bu hususta ortak bir dil kullanmaları söz konusu olamaz. Açıkça söylemek gerekirse, Müslümanların hayatın mahiyeti ile ilgili görüşleri, seküler–Batılı kültürün öne sürdüklerinden çok farklıdır. Bu tasavvur farklılığı nedeniyle ortaya çıkan ‘kültürel engellenmişlik’, yani mesela İslam’a Batılı hakim değerler açısından bakmak, meselenin çok farklı algılanmasına neden olabilir. İşte yaygın bir kabul gören Müslüman kadınlar hakkındaki ‘ezilme’ söylemi de bir ölçüde bu kültürel engellenmişliğin bir sonucudur. Dolayısıyla İslam'a oryantalist bir gözlükten bakanların, Müslüman kadınların yeryüzünde en çok ezilen ve zulüm gören kadınlar olduğu şeklinde bir yargıya varmaları da bu çerçevede anlaşılabilecek bir husustur.

Peki hayatta neyin önemli olduğu sorusuna farklı cevaplar vermeleri, farklı bir dünya –ve ahiret– tasavvuruna sahip olmaları gerektiği halde, son yıllarda dindar kadınlar neden feminist bir dil kullanma ihtiyacı hissediyorlar? Bilindiği gibi son on beş yıldır dindar camiada da kadın meselesi, doğrudan doğruya feminist jargon kullanılarak tartışılıyor. İslam’ın ‘kadınları ezen, ikincilliğe hapseden, onların başlarını örttüren, aile kurumu içinde erkeğin reisliğine mahkum eden, kadınları sosyal hayattan dışlayan vs.’ bir din olduğu konusundaki Batılı–oryantalist meydan okumalara “Aslında İslam kadının haklarını korur, ama gelenekler bunu engellemiştir. Sorumlu olan İslam’ın kendisi değil, yüzyıllardan beri oluşturulan geleneklerdir.” Yani kısacası “Asr–ı Saadet’te kadın hakları vardı.” şeklinde cevaplarla karşı konulmaya çalışılmaktadır.

Hatta feminizmin, cinsiyeti tarihin motoru olarak kabul eden ve tarihin evrensel bir kadın düşmanlığı tarihinden ibaret olduğunu iddia eden görüşünü içselleştirerek, tarih boyunca dini erkekler yorumladığı için, erkek egemen bir din kültürünün ve erkek egemen bir fıkhın ortaya çıktığını söyleyenler var. Bu iddianın sıhhatini tartışmadan evvel, öncelikle neden böyle bir kabul ve algının oluştuğunu anlamak gerek.

İslam dünyasında kadın meselesi, son bir iki yüz yıldır sosyal ve siyasal projelerin merkezinde yer alma özelliğini muhafaza ediyor. Bu nedenle kadın meselesi ele alınırken öncelikle modernlik nosyonlarının nasıl üretildiği araştırılmalıdır. Zira kadın meselesinin merkezî bir konum kazanması, İslam dünyasının tarihsel gelişimi ve politik–kültürel hayatı için Batı’nın tartışılmaz bir bağlam oluşturmaya başlamasıyla gerçekleşir. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren, İslam dünyasının kendi kendisini karşılaştırarak sorguladığı bir ‘öteki olarak Batı’nın ortaya çıkışı ile birlikte, nispeten kapalı olan denge bozulur. Ve ‘kadın özgürleşmesi’ ‘yeni kadın’, ‘çağdaş kadın’ gibi kavramlarla bezeli bir modernleşme–Batılılaşma retoriği ortaya çıkar.

Aslında 19. yüzyıl bizim kendimizi tanımamız ve bugün geldiğimiz noktayı anlamamız için bir laboratuvar niteliğindedir. Atalarımız Avrupa karşısındaki yenilginin nedenini araştırırken önce dinlerine, ardından da kadınlarının durumuna bakarlar. ‘Din terakkiye mani midir?’ ya da ‘terakkiye mani olmayan bir yorumu yapılabilir mi’, yani ‘din modernleştirilebilir mi?’ sorularına cevap ararlar. Bugün de ‘İslam’ı Protestanlaştırabilir miyiz?’ ya da ‘Türk İslam’ı’ gibi tartışmalar devam ediyor. Bu süreçte dinin, modernleşme Batılılaşma önündeki engelleyici unsurları bertaraf edilmeye çalışılır. Özellikle İslamcılar tarafından. Bu unsurların başında kadınla ilgili hususlar gelir. Tarihsel birikimi ‘geleneksel’ olarak niteleyip Asr–ı Saadet’e geri dönüşler ve “Asr–ı Saadet’te kadın hakları var mıydı?” şeklindeki sorgulamalar hep kendini ‘öteki’ (Batı) üzerinden tanımlamanın bir sonucudur. Zira atalarımız Avrupa ile karşılaştırdıklarında kendi cemiyetlerini ‘geri’ bulurlar. Buna bir neden aradıklarında, Batı’da kadının eğitilmiş ve daha ‘özgür’ oluşu gözlerine çarpar. Tek ayakla yürünemeyeceğine ya da tek kanatla uçulamayacağına göre sadece erkeklerin modernleşmesi, modern eğitim alması yetmez, kadınların da modernleşmesi gerekir. Aslında yaşanan büyük bir tasavvur değişikliğidir. Müslümanların kendilerini algılayışları, kendileriyle ilgili tasavvurları tamamen değişir. Ortaya çıkan yeni tasavvur, tamamen modern Batı’nın gerek siyasal gerekse söylemsel manada hegemonyası altında şekillenir.

Modernleşme tecrübemizin merkezî bir motifi olan kadın meselesi, 20. yüzyıl boyunca da Batı karşısında kendimizi aşağı ve geri algılayışımızın sembolü ve tasavvurdaki kopuşun en bariz göstergesi olmaya devam eder. 1980’li yıllarda hız kazanan tesettürlü kadınların kamusal alana çıkış süreci, kadın konusundaki tartışmalara da hız kazandırır. İslamcı camiada ‘kadın eğitim (modern eğitim) görsün mü?’, ‘çalışsın mı?’, yani ‘cemiyet hayatında kadın erkek karışık ortamlarda yer alsın mı?’ tartışmaları 70’li yılların sona ermesiyle biter ve ne olursa olsun kamusal alanda yer alma şeklinde genel bir kanaat oluşur.

Modernleşme ile birlikte yaşanan tasavvur değişiminin elbette maddi birtakım temelleri de vardır. Kentleşme, modernleşme, postmodernleşme, küreselleşme vs. pek çok süreç, arka planındaki tasavvurla birlikte geleneksel rol dağılımını da altüst eder. Ama değişen sadece kadınların şartları ve kadın telakkisi değildir. Modernleşme tecrübesi erkek telakkisini de değiştirmiştir. Bir zamanlar mahallenin namusu kendilerinden sorulan koruyucu kollayıcı erkekler, modern kent hayatında bu davranışlarına devam etmeye kalktıklarında artık maço sınıfına dahil olurlar.

Modern hayatın getirdiği çelişki ve çatışmalara, diğer hemcinsleri gibi elbette dindar kadınlar da muhatap olurlar. Fakat özellikle son on beş yıldır dindar kadınlar (ve erkekler) arasında feminist söylemin benimsenmesinde, söz konusu pratik dayatmalardan ziyade söylemsel bir zorlamanın daha fazla etkili olduğu söylenebilir. Zira gün geçmiyor ki çok eşlilik, miras, şahitlik, vs gibi aslında yürürlükte olmayan hukuki meseleler dindar kadınların üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmasın. Atlanılmaya çalışılan kamusal alan eşiği de başörtüsü yasakları nedeniyle bir duvara dönüşünce, hakim söylem karşısındaki eziklik ve yenilgi kendini algılayışta referans farklılıklarına yol açmaktadır. Böylece dayatılan üst söyleme ‘Bizde de kadın hakları var’ şeklinde cevaplar üretilmeye çalışılmaktadır. Yani kadın hakları söyleminin ve feminist jargonun benimsenmesi, büyük ölçüde hakim kamusal alan söylemine –ki sekülerdir– bir eklemlenme biçimi olarak analiz edilebilir.

Hosted by www.Geocities.ws

1