Rahim Vicdanın Yerini Tutamaz
Ebu Garib'in Bana Öğrettikleri

Barbara Ehrenreich

 

ZNET  sitesinden aktarıldı


 

Savunma Bakanı gibi utanmak nedir bilmeyen insanlar bile Irak’ın Ebu Garib cezaevinde gerçekleşen taciz fotoğraflarının karınlarını ağrıttığını kabul ediyorlar.

Bu fotoğraflar bir feminist olarak bana başka bir şey daha yaptı: Kalbimi kırdılar. ABD'nin Irak’taki emellerinin –hangisi olursa olsun- ne kadar kötü olduğunun biliyordum; fakat kadınlar hakkında bazı yanılsamalarım olduğu ortaya çıktı.

Ebu Garib’de insanı hasta eden taciz yöntemlerinin uygulanmasından sorumlu olan 7 Amerikan askerinin 3'ü kadın: uzman er Megan Ambuhl, askeri polis Lynndie England and uzman er Sabrina Harman.

Başlarına torba geçirilerek üst üste yığılmış Iraklı çıplak adamların arkasından –“Merhaba anne, burada Ebu Garib’deyim” der gibi- şeytanca gülümseyerek zafer işareti yapan Harman’dı. Tasmalı, çıplak bir adamla gördüğümüz England’dı. Eğer El-Kaide için çalışıyorsanız, dünya çapındaki kadın düşmanı radikal İslamcıları harekete geçirmek için bundan daha iyi bir manzara bulamazsınız.

Ebu Garib'den gelen bu fotoğraflarda radikal İslamcıların, Batı kültürünü karakterize ettiğine inandıkları her şey çirkin bir imajda güzelce düzenlenmiş olarak mevcut: emperyal kibir, cinsel ahlaksızlık... ve toplumsal cinsiyet eşitliği.

Belki de bu kadar şaşırmamalıydım. Biliyoruz ki iyi insanlar doğru koşullar altında korkunç şeyler yapabiliyorlar. Bu, psikolog Stanley Milgram’ın 1960’larda ünlü deneylerinde keşfettiği bir şey. Muhtemelen Ambuhl, England ve Harman doğuştan kötü insanlar değiller. Bunlar işçi sınıfına mensup, eğitim almak isteyen ve ordunun bu doğrultuda bir adım olabileceğini bilen kadınlar. Ne zaman ki orduya katıldılar, oraya uymayı tercih ettiler.

Şaşırmamı gerektirmeyen bir neden de, hiçbir zaman kadınların doğuştan erkeklerden daha ılımlı ve daha az saldırgan olduklarına inanmamış olmam. Pek çok feminist gibi ben de kadınlara ordu içinde eksiksiz fırsat tanınması gerektiğine inanıyorum: 1) Çünkü biliyorum ki kadınlar da savaşabilir, 2) Çünkü ordu düşük gelirli gençler için az sayıdaki birkaç seçenekten biri.

1991’deki Basra Körfezi Savaşı’na karşı olmama rağmen, oradaki kadın görevlilerimizle gurur duymuştum ve varlıklarının Suudi düşmanlarının canını sıkması hoşuma gitmişti. Gizliden gizliye, kadınların varlığının zamanla orduyu değiştireceğini, onu diğer insanlara ve kültürlere karşı daha saygılı yapacağını ve gerçek barışı sağlamaya daha yetkin kılacağını umuyordum. Böyle düşünüyordum ama artık düşünmüyorum.

Feminizmin bir türü -sanırım bir tür feminist bönlük demeliyim- Ebu Garib’de öldü. Bu, erkekleri daimi suçlular, kadınları daimi kurbanlar olarak ve erkeklerin kadınlara karşı uyguladığı cinsel şiddeti tüm eşitsizliklerin kökeni olarak gören bir feminizmdi. Tecavüz defalarca savaşın bir aracı olmuş ve savaş bazı feministlerce tecavüzün bir uzantısıymış gibi görülmeye başlamıştı. Erkek cinsel sadizmini, cinsimizin şiddete olan talihsiz eğilimine bağlayan birtakım kanıtlar var gibi görünüyordu; ancak bu, kadınların cinsel sadizmini iş başında görmeden önceydi.

Bu çeşit bir feminizm sadece kuramsal açıdan değil strateji ve değişim araçları açısından da yanlıştı. Bu strateji ve hedef, açıkça ya da ima yoluyla ifade edilen, kadınların ahlaki açıdan erkeklerden üstün olduğu varsayımına dayanıyordu. Kadınlara bu ahlaki üstünlüğü sağlayanın biyoloji mi yoksa şartlanma mı –ya da sadece cinsiyetçi bir toplumda kadın olmak mı- olduğu üzerine pek çok tartışma yaptık. Fakat tartışma konusu bu üstünlük varsayımı ya da en azından zulüm ve şiddete daha az eğilimli olma durumu değildi. Sonuçta, kültürümüzde merhamet gerektiren işlerin büyük bir kısmını kadınlar yapıyor ve bu duruma uygun olarak erkeklere oranla savaşa daha az eğilimliler.

Bugün bu varsayımla mücadele eden tek kişi ben değilim. St. Petersburg (Fla.) Times’ta bir köşe yazarı olan Mary Jo Melone 7 Mayıs’ta şunları yazmıştı. “England’ın (üst üste yığılmış Iraklı erkeklerin cinsel organlarına silah doğrultur gibi yapan) resmini aklımdan çıkaramıyorum çünkü bu, kadınlardan beklenen bir davranış biçimi değil. 30 yıl önce feminizm bana, sadece kadınların erkeklerden kötü muamele gördüklerini değil, ahlaki açıdan onlardan daha üstün olduğumuzu da öğretmişti.”

Eğer bu varsayım doğru olsaydı, dünyayı daha iyi –daha insancıl, daha az şiddet içeren, daha adil- bir yer haline dönüştürmek için yapmamız gereken şey var olan düzene, yüzyıllardır var olan erkek dünyasına asimile olmak olurdu. Kadınların komutanlar, CEO’lar*, senatörler, profesörler ve karar alıcılar olabilmeleri için mücadele ederdik ve üstesinden gelmemiz gereken tek mücadele de bu olurdu. Çünkü kadınlar bir kez güç ve otorite kazandığında, bir kez toplumun kurumlarında sayıca önemli hale geldiklerinde, kendiliklerinden değişim için çalışacaklardı. Düşündüğümüz –çok bilinçli olarak olmasa da- buydu ve aslında kesinlikle yanlış. Kadınlar akla gelmeyecek şeyler de yapabilirler.

Ebu Garib olayında sorunun tacizleri durdurmaya yetecek kadar kadının ordu hiyerarşisinde yer almaması olduğunu iddia bile edemezsiniz. Hapishane bir kadın -General Janis Karpinski- tarafından yönetiliyordu. Irak’taki en yüksek rütbeli Amerikan istihbarat subayı olan ve esirler salıverilmeden önce durumlarını gözden geçirmekle sorumlu olan Tümgeneral Barbara Fast’ti. Ve Ekim’den bu yana işgali yürütmekle sorumlu olan Amerikan subayı, Condoleezza Rice’tı. İnkârı mümkün olmayan fotoğraf kanıtları ortaya çıkana dek, Donald Rumsfeld gibi o da tekrarlanan taciz ve işkence raporlarını yalanladı.

Ebu Garib’de son olarak öğrendiğimiz şey rahmin vicdanın yerini tutmadığıdır. Bu, cinsiyet eşitliği için savaşılmaya değmeyeceği anlamına gelmez. Değer. Eğer demokrasiye inanıyorsak erkeklerin yapabildikleri her şeyi ve ulaşabildikleri her şeye –bunlar kötü şeyler olsa bile- kadınların da yapma ve ulaşma hakkının olduğuna inanıyoruz demektir. Bu, toplumsal cinsiyet eşitliğinin tek başına adil ve barış dolu bir dünya getiremeyeceği anlamına gelir.

Aslında alçakgönüllülükle fark etmeliyiz ki, kadınların ahlâken üstün olduğu varsayımına dayanan feminizm sadece bön bir feminizm değil; aynı zamanda tembel ve çıkarcı bir feminizm. Çıkarcıdır, çünkü bir kadının kazanacağı bir zaferin -bu bir terfi, bir kolej derecesi ya da orduda erkeklerin yanında yer alma hakkını elde etmek olabilir- doğası gereği tüm insanlığın zaferi olduğunu varsayar. Tembeldir, çünkü aslında daha pek çok mücadelemiz varken sadece, toplumsal cinsiyet eşitliği diye tek bir mücadelemiz olduğunu varsayar.

Bunu söylüyor olmak bile beni üzüyor ama, emperyalist ve ırkçı kibre karşı verilen barış ve toplumsal adalet mücadelesi, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi arasına sıkıştırılamaz.

İhtiyacımız olan şey yanılsamalara yer vermeyen, yeni, sıkı bir feminizm. Kadınlar kurumları, basit bir yolla onlara asimile olarak değil, ancak değişim için bilinçli bir şekilde savaşmaya karar vererek değiştirebiliyorlar. Kadınlara hayır demeyi öğreten, sadece tecavüzcüye ya da ısrarcı erkek arkadaşlara karşı değil fakat gerektiğinde orduya ya da içinde bulunduğu hiyerarşiye karşı da hayır demeyi öğreten bir feminizme ihtiyacımız var.

Kısacası sadece erkeklerin yüzyıllar boyunca yarattıkları kurumların içine asimile olmayı değil, bu kurumların içlerine sızarak onları alt üst etmeyi amaçlayan bir feminizme ihtiyacımız var.

Eski ve bönlükten uzak bir feminist söz şöyle der: “Eğer amacın eşitlik olduğunu düşünüyorsanız, standartlarınız çok düşük demektir.” Erkekler hayvanca şeyler yaparken onlarla eşit olmak yeterli değil. Asimile olmak yeterli değil. Asimile olunmaya değecek bir dünya yaratmalıyız.

Barbara Ehrenreich geçenlerde çıkan Nickel and Dimed: On (Not) Getting By in America’nın yazarıdır.

Çeviren : Banu (Feminist Kadın Çevresi)


Hosted by www.Geocities.ws

Hosted by www.Geocities.ws

1