Modern Bir Proje Olarak Feminizm

Nazife Şişman

 

Al. - Nazife Şişman, Emanetten Mülke-Kadın Bedeninin Yeniden İnşası, İnsan Yayınları, İstanbul, 1993.ss.57-68

Metindeki dipnotlar alınmamıştır.


 

Tüm kutsal kitaplar insanoğlunun ilk atalarının bir erkekle bir kadın olduğunu kabul eder. Uzakdoğu'da Tao felsefesine göre kainatın temeli yin ve yang, yani müzekker ve müennes (feminin/maskülin) ya da eril ve dişil özelliklerin tamamlayıcı niteliğine dayanır. İslâm felsefesine göre de kainatın çiftler halinde yaratılışı, Allah'ın hikmetlerindendir. Bu ikilik, tevhidin yaratılmışlar âlemindeki tezahürüdür. Mutasavvıflar Allah'ın celâl ve cemâl sıfatının yansıması olarak görürler insanların erkek ve dişi olarak yaratılmış olmasını. İnsanlar, cinsiyet, erkek ve kadın meselelerini tarih boyunca farklı çerçevelerde ele almışlardır.

Kadın ve erkek arasındaki farklılıklarla ilgili sorular, muhtemelen ilk insandan beri varolan sorulardır. Her ne kadar farklı dönemlerde farklı cevaplar verilmişse de, bu çerçevedeki temel değişiklik sekülerleşmedir. Cinsiyet, Aydınlanma öncesinde kadın, erkek ve bunların üstünde varolduğuna inanılan Tanrı arasındaki dînî ve ahlâkî bir münasebet çerçevesinde ele alınan bir konuydu. Bu çerçevedeki temel değişiklik, Tanrı'nın kadınlara ve erkeklere izlemeleri için bir yol öngördüğü yönündeki inanışın çürütülmesiyle yaşanmıştır.1 Tanrı'nın yerine aklın yerleştirilmesi ve insan hayatında önceden belirlenmiş bir ilâhî hedefin olmadığı kanaatiyle birlikte kadın, erkek ve cinsiyet meselesi, artık dînî ve ahlâkî bir çerçevede ele alınmaz olmuştur.

Feminizmin temel kavramlarından biri olan 'toplumsal cinsiyet'e (gender) dair sosyolojik teoriler, modern toplumun ortaya çıkış süreci ve geçirdiği evreler kadar, toplumbilimin analiz çerçevelerindeki değişiklerden de doğrudan etkilenmiştir ve bugün itibariyle feminizmin kavramsallaştırdığı 'toplumsal cinsiyet'e dair sosyolojik teoriler, Batı icadıdır ve kesinlikle modern buluşlardır.

Cinsiyet alanında yeniden yapılanma iki önemli aşamada gerçekleşmiştir. Birincisi Aydınlanma ile ortaya çıkan dünyevîleşme (sekülerleşme)dir. Kadınlığı ve erkekliği tanımlayan, bu alanda değer vaz eden artık din değil toplumdur. Böylece Tanrı'nın yerini toplum almış ve modern devletlerin kuruluşu esnasında cinsiyet, doğrudan doğruya bir siyasi araç olarak kullanılmıştır. Foucault'un hastanelerden hapishanelere modern toplumun her yanında varolduğunu söylediği iktidar, kendisini en yoğun şekilde cinsiyet alanında gösterir. Toplumsal ve siyasal hak talebi, 'erkek egemenliği', özel alan/kamusal alan ayrımı vs. bağlamında kadından bahsedilmesi, son birkaç yüzyılda yaşanan köklü değişikliklerin bir sonucu ve yansımasıdır. Zira 'kadınlar'ın (kadının kavramlaştırılmasının) 'toplumsal' bir kategori olarak inşa edilmesi bu dönemin bir ürünüdür.2 Kadından bahsederken yanında sorun ya da hak gibi kavramlar kullanılmaktadır artık.

Neden 'kadın hakları' diye bir mesele var? Bu hep tarih boyunca var mıydı? Tarih evrensel bir kadın düşmanlığı'ndan (universal misogny) mı ibarettir? Yoksa tarihin belli bir döneminde yaşanan değişim ve dönüşümün sonucu mudur 'kadın hakları' kavramının ortaya çıkışı ve 'sorun' şeklinde formüle edilişi? Şu bir gerçek ki, Aydınlanma, Sanayi İnkılabı, Fransız Devrimi gibi batıda yaşanan bir dizi değişim yaşanmadan önce, kadın hakları gibi bir mesele de yoktu. Kadın hakları meselesi, kadınla alâkalı her şeyin 'eşitsizlik', 'ikincillik', 'özel alana hapsedilme', 'ezilme' retoriği çerçevesinde ele alınması, doğrudan doğruya Batı Avrupa'da başlayıp, daha sonra tüm dünyada yaygınlaşan yaşanan bir dizi sosyal, siyasal ve ekonomik değişimin sonucudur.

Bundan da öte bir tasavvur değişikliğiyle, Tanrı merkezli, hiyerarşik bir kainat tasavvurundan insan merkezli bir tasavvura geçişle de alâkalı kadın hakları meselesinin ortayı çıkışı. Doğrudan doğruya modern paradigmanın, modern tasavvurun bir sonucu ve ürünü. Bu nedenle, gerek toplumsal bir hareket olarak kadın haklarının, gerekse onun düşünsel zeminini oluşturan feminizmin, nasıl modern telâkkiye dayandığı ve Aydınlanma, Sanayi İnkılabı ve Fransız Devrimi gibi bir dizi değişimin sonucu olduğu ortaya konulmaksızın anlaşılması sözkonusu olamaz. Yani kadın hakları meselesi, ancak modernleşme süreci  çerçevesinde değerlendirilebilir ve kadın hakları hareketinin teorik çerçevesini çizen feminizmin modern, hatta modernist bir proje olduğu gerçeği göz ardı edilemez.

Diğer taraftan modernlikle birlikte yaşanan kopuşu, sanayi toplumunun doğa üstündeki hakimiyet iddiasını, atomize bireyin ortaya çıkışını, doğal haklar kuramını, hatta son dönemlerde genetikteki gelişmeler sonucu ortaya çıkan bedenin, hatta insanın sınırlarının tartışılması gibi pek çok konuyu, feminist siyaset ve teoriden yola çıkarak anlamaya çalışmak da mümkündür. Yani feminizmin cinsellik siyaseti, adetâ bir spekülom gibi kullanılarak modernitenin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Feminist teori ve kadın hakları hareketi, modern dünya görüşünü 'muayene' ve 'teşhis' etmemize yarayan bir işlev de görebilir. Denilebilir ki; feminizmin serüveninde, modernite ile birlikte yaşanan serüveni gözlemek mümkündür.

Bugün siyasal mücadeleden sosyal bilimler alanına dek çok farklı alanlarda önemli bir yer işgal etmekte olan 'kadın sorunu'nun bugünkü anlamını kazanması, Batı medeniyetinin geçirdiği aydınlanma tecrübesinden ayrı düşünülemez. Kadın hakları hareketi batıda, Rönesans sonrası yaşanan genel siyasal hak hareketlerinin bir uzantısı niteliğindedir. Zira kadın hakları da Aydınlanmanın temel kavramları olan 'doğal hak', 'bireysel özgürlük' gibi temel nosyonlara dayanmaktadır.

Kadın hakları'nın gerek kavramsal olarak gerekse siyasal bir hareket olarak, nasıl Aydınlanma düşüncesi ve doğal haklar kuramına oturtulduğunu, feminist teori tarihinin el kitapları olarak kabul edilen ilk feminist yazıları takip ederek ortaya koymak mümkündür. Fakat bundan önce, modern dönemin belirleyici özelliklerine ve aydınlanmanın genel felsefesine kısaca bir göz atmakta fayda var.

MODERNİTE

Modern çağın eşiğinde yer alan ve bu çağın karakterini belirleyen üç büyük olay vardır: Amerika'nın ve ardından bütün yeryüzünün keşfi; kilise ve manastır mülklerinin müsadere yoluyla bireysel mülksüzleştirme ve toplumsal servet birikimi gibi, iki yanlı bir sürecin önünü açan Reform; teleskopun icadı ve yeryüzünün doğasını evrenin bakış açısından ele alan yeni bir bilimin ortaya çıkışı. Yani modern çağı belirleyen üç isim vardır; Colomb, Luther ve Copernic.3 Aslında teleskop icat edildiğinde, etkisinin bu denli büyük olacağı her halde tahmin edilmemişti. Ama evrenin merkezinin dünya değil de güneş olduğunun düşünülmeye başlanması, insanın kendi kendini algılayışı üzerinde çok büyük bir etki yaratmıştır.

Yerkürenin güneşin çevresinde tamamen mekanik ve doğa yasalarına uygun dönmekte olduğu düşüncesi, bu hareketin insan açısından hiçbir amacı olmadığı ve bu nedenle de herhangi bir duygusal anlamı bulunmadığı anlamına gelir. Yani insan artık kendisine yönelik veya kendisiyle ilgili yaşadığı her şeyin bir imacın, bir belirlenmişliğin, bir hedefin ifadesi olduğu duygusundan uzaklaşmak zorundadır. Bunun da ötesinde; tüm bunların onları yaşayan ve onlardan etkilenen insanlar için gerçekleştiği, İslâmî  terminoloji ile ifade edilecek olursa, her şeyin insana musahhar kılındığı şeklindeki duyguları da bir tarafa bırakmak zorundadır. Bu duygu, insanın başta içinde bulunduğu dünya, ardından da kendisi ile bir yabancılaşma süreci içine girmesine yol açmıştır. Norbert Elias Uygarlık Süreci adlı kapsamlı çalışmasında, insanın bu kendisiyle olan yabancılaşmasının, gündelik hayattaki ilişkilerine nasıl yansıdığını ve modernleşme ile birlikte gelen duygusal kontrol mekanizmasının, bu yabancılaşmaya dayandığını ayrıntılarıyla anlatır.4

Daha önceleri insanlar, bir Tanrı'nın varolduğuna, âlemin insandan daha büyük olduğuna ve insanın nihaî anlamda kendi kaderine hakim olmadığına inanıyorlardı. Kutsal olanın sınırları bu kadar genişti. Âlem ve insan her ikisi de kutsaldı. İnsan bir Menşe' ve bir Merkeze sahip olan bir dünyada yaşıyordu. İnsan için hayat anlam yüklüydü. İster antik ister çağdaş olsun modern olmayan insana göre, kainatın temel maddesinin kutsal bir tarafı vardır. Âlem insanla konuşur, âlemde olup biten her şeyin bir anlamı vardır. Bunlar, kozmik alanın hem perdelediği hem de ifşa ettiği, daha yüksek düzeyde bir gerçekliğin sembolleridir. Âlemin derin yapısı insan için manevî bir haber taşır, bu yüzden, dinin kendisi ile aynı kaynaktan gelen bir âyettir.5

Fakat 17. yüzyıl bilimsel devrimi, yalnızca dünya anlayışını değil, insanın kendisini içinde yabancı bulduğu bir dünya meydana getirerek, insan anlayışını da mekanikleştirmiştir.6 Yeni astronomi ile birlikte, fizikî kainatla ilgili tasavvur da değişmiştir.

Aydınlanma çağı -geniş olarak tanımlanırsa 17. Yüzyılın sonundan 18. Yüzyıl sonuna kadar olan süre- düşünce ve tasavvurda büyük bir değişikliğe yol açmıştır. Galile'nin dünyanın hareketleri ile ilgili 1632'deki keşifleri, Batlamyos'un yermezli astronomisini temelden sarsmış; ardından Newton (Matematik İlkeleri, 1687) tüm evrenin basit ve matematiksel kurallarla yönetildiği fikrini ortaya atmıştır. Newton yeni bir paradigma ortaya koymuştur. Bu paradigmaya göre fiziksel evren basit ve akılcı kurallara göre işlemektedir. Yeni paradigmadan hareket eden Newton'un takipçileri, buradan yola çıkarak şu sonuca varmışlardır: fizik evren akılcı ve matematiksel kurallara göre işliyor ve bunu akıl aracılığı ile bilmek mümkün oluyorsa, etik, politik ve estetik dünyaların da bu kurallara göre düzenlenmesi ve anlaşılması mümkündür.

Newton'un dünya görüşünde; bir tarafta akıl aracılığı ile yönetilen kamusal dünya ve evrenin fizik dünyası vardır. Diğer tarafta akıl-dışı olarak nitelendirilen duygusal ilişkilerin, kişisel mizaçların kader estetik ile ilgili soruların ahlâkî yargıların ve kadının yer aldığı marjinal dünya yer alır. Bu aydınlanma felsefesinin temelini oluşturan kartezyen ikili karşıtlıklar anlayışıdır.

KAMUSAL/ÖZEL ALAN

Bu karşıtlıklardan bugün de hâlâ önemini koruyan ve kadın haklarının temellendirildiği ikilik, kamusal/özel ayrımıdır.  Kamusal/özel ayrımı modern dünyada 'kadınlık ve erkeklik anlayışlarında anahtar konumunda bir bileşen' olarak kabul edilmektedir.7 Fakat bu ayrım sadece kadın/erkek anlayışlarını değil, ahlâk anlayışını da değiştiren bir ayrımdır.

Aydınlanma ile birlikte olgu ile değer birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrımı yapan ve kamusal alanı ahlâk dışı olarak tasvir eden ilk kişi Machieavelli'dir. Aydınlanmanın Newtoncu paradigmaya dayanan dünya görüşünün ne değer tesis etmesi ve ne de ahlâkî meşrûlaştırım yapabilmesi sözkonusudur. Zira sayılarla yönetilen mekanik kamusal dünya, değerden ve ahlâktan bağımsız kabul edilmektedir. Değer ve ahlâk özel alanın marjinal dünyasına hapsedilmiştir. Ahlâk ile siyaset arasındaki bu ayrım, sanayi toplumu sonrası ekonomi için de sözkonusu olmuştur. Böylece girişimcilerin ve siyasetçilerin ahlâkî endişelere kapılmadan ilişkilerini yönetmeleri ve ahlâkî olarak kontrol edilmeden entrikalarını sürdürmelerini mümkün kılan bir ayrım sözkonusu olmuştur.

Bu anlayış nedeniyle, sadece siyasî alan değil, aynı zamanda ekonomik alan da ahlâktan bağımsız hale gelmiş ve kapitalizmin meşrûiyet kazanabileceği bir çerçeve ortaya çıkmıştır. Kısaca ifade etmek gerekirse; modern döneme geçişi belirleyen ayrım gerçekleşmiştir, yani iyi ile   doğru birbirinden tamamen ayrılmıştır.8 Rasyonel, ahlâk-dışı kamusal alan, yani siyasetin ve ekonominin alanı erkek alanı, irrasyonel, duyguların ve tutkuların hakim olduğu özel alan ise kadın alanı olarak tanımlanmıştır.

Oysa Doğu/Batı ayrımı olmaksızın modernlik öncesi dönemdeki hemen bütün toplumlarda, hiyerarşik bir evren tasavvuru hakimdir ve bu tasavvurda değerler ve niteliksel ölçüler birleşiktir. İyi ve doğru aynıdır ve üstte/tepededir; kötü ise her zaman altta/aşağıdadır.9 Sanayi toplumu iyi ile dünya arasında birbirini dışlayan sınırlar çizdiği için, kadın ve erkek, özel ve kamusaldan müteşekkil farklı alanlara hapsedilmişlerdir.

Rasyonel, ahlâk-dışı kamusal alan, yani siyasetin ve ekonominin alanı, erkek alanı, irrasyonel, duyguların ve tutkuların hakim olduğu özel alan ise kadın alanı olarak tanımlanmıştır. Böyle  tanımlanan akılcı (rasyonel) dünya, akıldışı (irrasyonel) diye tanımlanan dünyaya üstündür, onu kontrol etme yetkisine sahiptir. Akıldan yoksun kalanlara -ki bunlar barbar Türkler, aptal Araplar, çekik gözlü vahşiler, kadınlar ve dünyanın geri kalanıdır- akıl götürme ve bunu zorla benimsetme hakkı vardır. Sömürgeciliğin ve gerek siyasi, gerek iktisadî gerekse bilimsel alanda doğuya hakimiyetin zeminini oluşturan oryantalizmin doğuyu doğululaştırması da, bu ayrımdan güç alır. Feminizmin temel çıkış noktası, kadınları, işte bu ayrımın akıldışı, özel, marjinal dünyasına hapsedilmekten kurtarmak ve erkek, siyaset ve ekonomiye tahsis edilen kamusal alanda yer alma çabasıdır. Kadın hakları hareketinin temel yurttaşlık talebi çerçevesinde bir hak mücadelesi şeklinde tanımlanmasına neden olan ana çerçeve budur.

SÖZLEŞMECİ DÜŞÜNÜRLER VE KADIN

Toplumsal sözleşmeci düşünürler, rasyonaliteyi insanın varoluşunun merkezine yerleştirirken, kadını bu rasyonalitenin dışında tutmuşlardır. Mesela Hobbes (1588-1679), mutlak monarşiyi savunmuş ve kadınların siyasal hakkı diye bir hususu sözkonusu bile etmemiştir. Leviethan adlı meşhur kitabında insanı, hazzı arayan ve acıdan kaçan, bencil, egoist, saldırgan ve diğer insanlarla rekabetinde acımasız olan, bu nedenle diğer insanlara düşman olan bir varlık olarak tanımlamıştır. Hobbes'a göre ancak mutlak bir otorite bu bencillik ve düşmanlık ilişkisini düzenleyebilir. Bu toplumsal düzeni aileye de uygulayan Hobbes'a göre; erkekler toplumu ve kanunları oluşturur, kadınlarsa sadece itaat eder, zira güçlü olan erkeklerin korumasına muhtaçtırlar.*

Siyasal katılımı savunan Locke (1632-1704) ise; kadınların emretmekten ziyâde itaat etmeye daha yatkın olduklarını iddia etmiştir. Locke mutlak monarşiye karşıdır, fakat ailedeki hiyerarşik yapıya karşı çıkmaz. Ona göre ailede babanın hakimiyeti bir uzlaşma sonucudur. Zirâ hayatları, servetleri ve mülklerinin korunması için toplumsal sözleşme yapan bireyler, hane halkının efendisi olan erkeklerdir. Kamusal olaylara katılım ve rasyonellik vatandaşlığın şartıdır ve bu ikisi kadında yoktur.

Rousseau (1712-1778) gibiler ise siyasal katılımı ve sorumlu vatandaşı ön   plana çıkarmalarına rağmen, kadınların haklarını tamamen yok saymışlardır. Bu nedenle kadın hakları ile ilgili ilk karşı çıkışlar, doğrudan doğruya Aydınlanmanın sözleşmeci düşünürlerini hedef almış ve eşit haklar bildirgesindeki 'insan'ın içine kadının da dahil edilmesi talebini dile getirmişlerdir. Meselâ bu konuda paradigmatik bir metin olarak kabul edilebilecek Mary Wollstonecraft'ın A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Savunusu) adlı eseri (1792); doğrudan doğruya Fransa'nın İnsan Hakları Bildirisi'ne dayandırır tezini. Zaten eser Fransız bakanı Talleyrand'a ithaf edilmiştir.

Wollstonecraft eserinde, kadının da Aydınlanma felsefesi çerçevesinde doğal haklara sahip olan rasyonel birey nosyonunu temel almış ve kadınların da erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiğini savunmuştur. Fakat Vindication'un önemi, kadınlara da erkeklerle eşit haklar talep etmesinden ziyâde, Rousseau'nun Emile'i ile ilgili analizde, kadının da erkek gibi akıl (rasyonalite) sahibi olduğu iddiasına dayanmaktadır.10 Wollstonecraft'a göre bu dönemde, Avrupa'da burjuva sınıfı kadınları eve kapatılmakta ve onların hiçbir üretken iş yapmalarına fırsat verilmemektedir. O, bu kadınları, kafeslerine kapatılan soy kuşlara benzetir. Erkeklerin güzelliği, kıyafeti, zarafeti ve süsleri ile övünme malzemesi olan bu kadınların, rasyonalite ve erdeme sahip olmadığına inanılmaktadır.

Wollstonecraft ise; erkek ve kadının bu özelliklere potansiyel olarak eşit şekilde sahip olduğunu, fakat eğitim nedeniyle kadının bunları sergileyemediğini öne sürer. Rousseau, Emile için öne sürdüğü eğitimi, onun evleneceği kadından (Sophy) tamamen farklı tutar. Emile'e sorumluluk sahibi, girişimci rasyonel bir rol verilirken, Sophy'e anlayışlı, fedâkar bir eş olması, kocasını memnun edecek özelliklerle bezenmesi için gerekli bir eğitim planlanır. Wollstonecraft eğitimdeki bu eşitsizliğe çok sert eleştiriler getirmektedir. Ona göre rasyonellik insanı hayvandan ayıran özelliktir ve kadın erkek her iki cinste de potansiyel olarak mevcuttur. Wollstonecraft, Rousseau'nun rasyonel erkeğin karşısına koyduğu duygusal (emotional) kadın tiplemesine karşı çıkmaktadır.*

18. Yüzyılda feministler erkekler gibi kadınların da doğal haklara sahip olduklarını savunmaktaydılar. 19. Yüzyılda kanun önünde eşitlik, mülkiyet hakkı ve oy kullanma hakkı feministler için önemli mücadele konularının başında yer almaktaydı. 20. Yüzyılda ise liberal feministler, sosyal politikalar uygulamak amacıyla ekonomiye müdahale eden refah devleti anlayışına paralel olarak, doğum ve çocuk emzirme izni gibi, erkekler için gerekli olmayan yeni bazı hakların kadınlara verilmesi için, devletin devreye girmesi gerektiğini savunur hale gelmişlerdir.

Kadın hakları hareketi, "Rönesansta ortaya atılan bireysel özgürleşme ideallerinin toplumun değişik katmanları arasında yayılmasına koşut olarak, giderek güçlenmiş ve doruk noktasına günümüzde, kadınların kurtuluşu hareketlerinde ulaşmıştır."11 Bu açıdan yaklaşıldığında kadın hakları hareketi, Batı'da Rönesans sonrası yaşanan genel siyasal hak hareketlerinin bir uzantısı niteliğindedir. Fakat özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında bu hareketin aldığı şekli, sadece sıradan bir siyasal hak mücadelesi şeklinde açıklamak pek mümkün değildir.12 Bu konuyla ilgili tartışma bir tarafa bırakılırsa, meselenin ortaya çıktığı ilk dönemlerde kadın haklarının da Aydınlanmanın temel kavramları olan 'doğal hak', 'bireysel özgürlük' gibi temel nosyonlara dayandığının ifade edilmesi yeterli olacaktır.

Pek çok çağdaş siyasal kavram gibi, kadın hakları kavramı da Fransız Devrimi ile birlikte ortaya çıkmıştır. Feminist teori, 18. yüzyılın sonlarına doğru ilk yazılı eserlerini vermiş olmasına rağmen, 15. yüzyıldan itibaren kadın sorunu konusuna eğilen kadınların varolduğu biliniyor. Kadın hakları konusunda yoğunlaşan ilk kadın Fransız yazar Chirsitine de Pisan (1364-1430)'dır. İlk sistematik feminist teorisyen olarak bilinen İlk İngiliz feministi ise Mary Astell'dir (1666-1731). 1790'da Judith Sargent Murrey, On the Equality of the Sexes (Cinsiyetler Arasındaki Eşitlik Üzerine) adlı eserini Massachusetts'de yayınlar. Eserinde temel olarak Amerikan Bağımsızlık Bildirisi'nin (1776) kadınları da kapsaması gerektiğini savunmaktadır.

Eylül 1791'de Olympe de Gouges, Les Droits de la femme (Kadın Hakları) adlı bir el broşürü yayınlar. Bu beyannameyi Kral 16. Louis'ye ve Kraliçe Marie Anoinette'e gönderir. 1793'te devrime kanlarıyla katkıda bulunan kadınlara eşit oy hakkı talep eden Gouges, "Madem ki kadına giyotine çıkma hakkı veriliyor, öyleyse kürsüye çıkma hakkı da verilmelidir." savını ileri sürer. Sonuçta bu haklardan birini kazanır ve giyotinle idam edilir.

1848'de, Seneca Falls, New York'ta Elisabeth Cady Stanton tarafından kaleme alınan Declaration of Sentimens (Duygular Bildirgesi), 100 kadın ve erkek tarafından imzalanır. Bu belge doğal haklar kuramından kaynaklanıyordu ve neredeyse, kelimesi kelimesine Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi üzerine oturtulmuştur.13 Stanton'a göre insanlık tarihi, erkeklerin kadınlara sürekli zarar vermelerinin ve onların haklarını gaspetmelerinin tarihidir. Bağımsızlık bildirgesinde yer alan 'mutlak despot', bu bildirgede 'erkek' olarak tanımlanmıştır. Yani Stanton, insanlık tarihinin bir kadın düşmanlığı tarihi olduğunu (Historically universal misoginy) ifade eden ilk feministlerdendir.

Bu bildiriler 19. yüzyıl Amerikan kadın hakları hareketinin, temel liberal doktrinin bir özeti gibi olduklarını ortaya koymaktadır. Meselâ M.Wollstonecraft, Aydınlanmanın, kişinin akıl ve 'duygular' arasında bölündüğünü belirten görüşünü benimsemektedir. "Akıl her insanda aynıdır. Kadın farklı ya da yanlış akıl yürütürse, bu onun eğitimindeki eksiklikle ilgilidir." diyen Wollstonecraft, bireyselcilikteki aydınlanma inancını da paylaşır. 'Hakikat tek bir cinse ait değildir' inancını Grimke, Maria Stewart, Frances Wright gibi 19. yüzyıl feministlerinin hepsi paylaşır. Bu onların liberal bakışı ile ilgili bir görüştür.14

Sarah M. Grimke Amerikan doğal haklar bildirgesini kadınlara uygulayan ilk kişidir. Onun analizleri de; erkeklerin ve kadınların doğal olarak eşit ve ontolojik olarak aynı olduklarını varsayan Aydınlanma düşüncesine dayanır. Stanton'un temel tezi ise; birey olan kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için haklara sahip olmaları gerektiğidir.15 Tüm bu örneklerden anlaşılacağı üzere; feminist düşünceyi Aydınlanma felsefesinden ayrı düşünmemiz mümkün değildir.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1