Kadın Hareketleri ve Feminizm
Şirin Tekeli
Al. - Yay.Haz. Şirin Tekeli "Kadın Bakış Açısından Kadınlar" içinde, ss.30-34, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993.
Dipnotlar alınmadı.
..................................
Türkiye'de feminizm ilk kez 1980'lerde gündeme gelmedi. Tersine, kökleri 19. yüzyılın sonlarına giden, neredeyse yüzyıllık bir tarihi geçmişi var. Bu tarihi başlıca üç evrede ele alıp incelemek gerekiyor. Doruk noktasına II. Meşrutiyet döneminde, 1908'de, kadınların kurdukları çok sayıda dernek ve çıkardıkları çok sayıda yayınla ulaşan, Osmanlı to plumunda kadınların, özellikle aile içinde, zevcelik ve annelik rolleriyle sınırlandırılmalarını eleştiren ve eğitim, çalışma, toplum hayatına katılma talepleriyle ortaya çıkan güçlü bir kadın hareketi vardı. Cumhuriyet döneminde yapılan alfabe reformunun bir sonucu olarak genç kuşakların yayınlarını doğrudan okuyamadıkları, onun için bugünkü taleplerine ne kadar yakın, canalıcı sorunlara parmak bastığını bilemedikleri bu hareket, bir yandan Osmanlının gözlerini batıya çevirmiş bürokratik elitlerinin modernleşme özlemlerine, bir yandan çökmekte olan bir imparatorlukta uyanan milliyetçilik hareketine, bir yandan da o yıllarda batılı ülkelerin siyasal hayatlarını kasıp kavurmakta olan suffraget hareketin başını çektiği uluslararası feminist harekete duyarlıydı. Ama son kertede geliştirdiği tahliller, önerdiği çözümler, eli kalem tutan orta sınıf Osmanlı kadınlarının kendi günlük yaşam deneyimlerinin eleştirisinden besleniyordu.
İkinci evrede, bu ilk hareketin taleplerini özümseyip Medeni Kanun (1926) ve oy hakkı eşitliğini sağlayan anayasa değişikliğiyle (1934) kadınların yasal statülerini, on yıl gibi kısa bir sürede Osmanlı'ya göre çok daha eşit bir konuma getiren bir devlet feminizmi ortaya çıktı. Kuşkusuz, yeni devletin kuruluşu sırasında yöneticiler tarafından farklı toplum kesimlerinden kadınların Kurtuluş Savaşı'na cephe ve cephe gerisinde yaptıkları hizmetlerin görmezlikten gelinmesi zordu. Bunun yanısıra, bu dönemde devlet tarafından ön plana çıkarılan milliyetçilik ideolojisi, Osmanlı öncesi Türk geleneklerinde varolduğu düşünülen daha eşitlikçi cins ilişkileri modeline yaslanarak kadınlara ev kadınlığının dışında, özellikle öğretmenlik gibi mesleklerde seçkin bir konum verme, böylece onlara Osmanlı düzeninde aile ve evle sınırlı kalan yaşam modeline alternatif oluşturabilecek bir model sunma konularına önem verdi. Karşılığında kadınlardan kurulan yeni toplum düzenine ve laik devlete sadakat bekleyen devlet, kadınlara yurttaşlık haklarının erkeklerle eşit biçimde tanınmasından sonra, 1935'de, "Türk kadınlarının artık erkeklerle eşit haklara sahip oldukları için" böyle bir örgüte gereksinimleri kalmadığı gerekçesiyle, o sırada varlığını sürdüren ve yüzyıl başının kadın hareketinin cumhuriyetle köprüsünü kuran Türk Kadınlar Birliği'ni kapatarak tabandaki bağımsız kadın hareketine son verdi. Kendilerini bu tarihten sonra ideolojik olarak feminizmden çok Kemalizmle özdeşleştiren (hem zorunda bırakılan hem de yapılan reformların önemi gözönünde bulundurulursa zorunda olan) annelerimizin kuşağı, özellikle Cumhuriyet'in eğitim ve meslek gibi kanallardan görece seçkin konumlara gelmelerine olanak tanıması sonucu, feminizme sırt çevirdi. 1950'den 1970 ortalarına kadar kurulan kadın derneklerinin pek çoğu, bugün de sürdürdükleri, kazanılmış hakların, özellikle laik devletin İslami bir düzene geri dönülmesine karşı sağladığı güvencelerin savunusuna öncelik verdi ve bunu, hemen her yıl, Cumhuriyet'in önemli günlerinde düzenlenen törenlerde Atatürk'e olan bağlılıklarını, kendilerine tanıdığı haklar için ona duydukları şükran borcunu ifade ederek dile getirdi. Böylece, erkeği ailenin reisi olarak kabul eden Medeni Kanun'un gerçekte cinsler arası eşitlik statüsünü olanaksız kıldığı, üzerinde hemen hemen hiç durulmayan bir konu haline geldiği gibi, özel hayatlarında, karı-koca ilişkilerinde hüküm süren ataerkil ilişkilerin eleştirisi seçkin kadınların gündeminden tümüyle çıktı. Onların gözünde Türkiye'de yalnız henüz eğitim olanağı bulamamış, onun için de yasaların tanıdığı hakları yeterince kullanamayan kırsal kesim kadınının hem üretimde hem evde çalışmak, ama hakettiği saygıyı görememek gibi bir sorunu vardı. Kendileri ise kadının ezilmesi, erkeğe bağımlılığı gibi sorunların ötesindeydiler, bunları aşmışlardı: Onlar "kurtulmuş kadındılar!"
1970'ler, Türkiye'de CHP'nin solundaki sosyalist eğilimli gençlik hareketlerinin siyasal gündemi sayısal güçlerini aşan bir biçimde belirledikleri bir dönem oldu. Türkiye'nin az gelişmişlik, dışa bağımlılık, gelir ve fırsat eşitsizliği, sınıflar arası uçurumlar gibi yapısal sorunları bu dönemde gündeme geldi. Eşitsizlik ve sömürü gibi kavramların siyasal söylemin temel kavramları haline geldiği bu ortamda kadınların da yasalarda varolduğu iddia edilen eşitliğe karşın eşit olmayan bir "cins grubu" oluştukdukları bilincinin doğması kaçınılmazdı. Nitekim bu bilinç doğdu. Ancak, 1970'lerin sonunda gelişen bu söylemde, kadınların ezilmesi ya da o günün terimleriyle ifade edilirse "kadın sorunu", Marxizmin anti-feminist tahlillerine dayandırılmıştı. Bir önceki dönemde ezilen kadının esas olarak köylü kadın olmasına karşılık, bu kez ön plana çıkan işçi kadındı. Ama bu kadının hem işte hem evde çifte emek kullanmaktan kaynaklanan sorunlarının aşılabilmesi için tek çare olarak sosyalizm gösteriliyor ve sınıf mücadelesine davet ediliyordu. Bu yılların öğrenci hareketliliği içerisinde, 1968 sonrasında batı toplumlarında canlanan yeni feminist hareketlerin etkisinde kalabilecek pek çok öğrenci, akademisyen, meslek sahibi genç kadın, kadın konularında sekterlikte birbirleriyle yarış halindeki sol grupçukları desteklediler, onların militanlığını yaptılar. Böylece, kadınların bilinçlenmesi bakımından batıya göre en az on yıllık bir zaman yitirildi.
Feminizmin keşfedilip dillendirilebilmesi, bu yüzden ancak, 1980 askeri darbesinin bütün siyasi kuruluşlara, bu arada özellikle Marxist sola indirdiği darbenin ardından gündeme gelebildi. Bir yoruma göre, sol aslında kendi içinde evrimleşmekteydi ve bu hareketlerdeki kadınlar er veya geç kendi ezilmişliklerinin ayırdına -tıpkı batıda olduğu gibi- varacaklardı. Bir başka görüşe göre ise, eğer sol 12 Eylül'de ölümcül bir darbe yemeseydi, sonradan feminizme yönelen kadınların bu hareketlerde erkeklerin kurdukları ideolojik hegemonyayı kırmaları hiç kolay olmayacak, kendi seslerini bulamayacaklardı. İşte bu gündeme geliş biçimi, feminizmin solda "Eylülist" olarak damgalanmasına, söylemine eşitlik ve toplumsal değişme temalarının egemen olması nedeniyle özünde sol bir ideoloji olmasına rağmen, solun dışında bir hareket olarak görülmesine neden oldu.
Bununla birlikte, bugünden ilk feminist bilinç yükseltme gruplarının oluştuğu 1982 başına geri bakıldığında, feminist hareketin, 1980 askeri darbesine karşı oluşan demokratik muhalefetin ilk, hatta öncü hareketi olduğu, bugün de bu muhalefetin birçok açıdan önünde giden, kendi içerisinde en ileri derecede demokratikleşmiş kanadını oluşturduğu, dolayısıyla toplumun demokratikleşme arayışında temel bir işlev gördüğü savunulabilir.
1982-1990 yılları arasında öncelikle İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde, az sayıda, küçük grupların katıldığı, ama anlamlı bir dizi eylem yapıldı: 1982'de İstanbul'da YAZKO tarafından Gazeteciler Cemiyeti'nde düzenlenen "feminizmin" kamuoyu önünde ilk kez açıkça savunulduğu sempozyum; 1983'te Somut Dergisi'nde yayınlanan feminist kadın sayfası; 1984'de İstanbul'a kurulan Kadın Çevresi kitap kulübü; 1986'da Türkiye'nin de onayladığı Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığa Karşı Uluslararası Sözleşme'nin uygulamaya konulmasını talep etmek için açılan dilekçe kampanyası; 1987'de kadın dayağını meşrulaştıran bir yargı kararını protesto etmek ve aile içinde kadınlara uygulanan şiddeti kınamak üzere yapılan yürüyüş eylemi ve bu eylemle başlatılan kampanya; çeşitli yıllarda yapılan 8 Mart kutlamaları ve gösterileri, şenlikler, tartışma toplantıları, paneller, 1989'da Ankara'da toplanan 1. Feminist Hafta Sonu ve aynı yıl feministlerle solcu kadınları karşı karşıya getiren 1. Kadın Kurultayı; aynı yılın sonunda cinsel tacize karşı başlatılan yeni bir kampanya ve nihayet aile içi şiddete maruz kalan kadınlar için bir sığınağın ve kadınların tarihiyle ilgili kaynakları bir merkezde toplamayı amaçlayan bir kadın eserleri kütüphanesi ve bilgi merkezinin kurulması amacıyla yürütülen, yerel yönetimlerle işbirliğini de öngören çalışmalar gibi. Bu eylemler ve bunlar üzerine toplumun hemen her kesiminde başlayan tartışmalarla (bazı günlük gazetelerde neredeyse her gün kadınlarla ilgili birçok haber, köşe yazısı ya da okur mektubu yayınlanmaktadır) kadın hareketi, kamuoyunda meşruluğu giderek kabul gören bir hareket haline geldi. Bu konuda verilebilecek bir örnek, Ceza Yasası'-nın, faşizm döneminde İtalya'dan alınmış ve o zamandan beri tartışma gündemine gelmemiş bir maddesi ile (438. madde) ilgili olarak kamuoyunu harekete geçiren tepkidir. Irza geçme durumunda, saldırıya uğrayan kadının fahişe olması, sözkonusu yasa maddesine göre saldırgan erkeğe 2/3 oranında ceza indirimi sağlamaktadır. Anayasa Mahkemesi'ne yapılan bir başvuru üzerine alınan kararda, yüce mahkemenin 11 yargıcından (hepsi erkek) 7'sinin bu maddeyi anayasanın eşitlik maddesine aykırı bulmamaları, toplumda genel bir tepki uyandırmış, yakın zamana kadar feminist hareketin dışında kalan pek çok kadın ve onların yanısıra basın ve avukatlar, mahkemenin kararını kınama noktasında birleşmişlerdi.