Kadınların Erkekleşmesi Üzerine
Dücane Cündioğlu
Dücane Cündioğlu, PhiloSophiaLoren, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2004, ss.76-79'dan alındı.
Kadının Erkekleşmesi Yıllar önce bir gazeteci, kadın sorunları üzerine benimle bir söyleşi yapmak istediğini bildirmiş ve bazı yazılı suâller yöneltmişti. Suâllere şöyle bir göz attıktan sonra kendisine sormuştum:
-Siz hangi kadının sorunlarından söz ediyorsunuz? Müslüman kadının mı, Hıristiyan ya da Yahudi kadının mı? Çalışan kadının mı, ev kadınının mı? Büroda çalışan sekreterlerin mi, temizliğe giden temizlikçilerin mi, konfeksiyonculuk ya da mankenlik yapan kızların mı? Öğrenci kızların mı, evde kalmış kızların mı? Ümraniye'de, Zeytinburnu'nda oturan kadının mı, Ulus'ta, etiler'de, Bebek'te oturan kadının mı? Genç kadının mı, ortayaşlı veya yaşlı kadının mı? Okumuş kadının mı, cahil kadının mı? Şehirli kadının mı, köylü kadının mı? Evlilerin mi, bekârların mı? Kaynananın mı, gelinin mi, eltinin mi, görümcenin mi? Namuslu kadınların mı, iyice yoldan çıkmış kadınların mı? Hangi kadınların?
Örneklerimin sayısını artırdıktan sonra suâlimi yineledim:
- Evet, söyleyin bakalım siz burada hangi kadının sorunlarından söz ediyorsunuz?
Muhatabım meseleyi hiç de böyle düşünmediğini, kadını bir bütün olarak değerlendirdiğini söyledi; "kadın kadındır" gibi lâflar etti. Oysa kendisinin bütünlük olarak adlandırdığı durum belirsizlikten başka bir şey değildi. Çünkü kadının nitelikleri bir yana, doğası üzerine de ciddiye alınabilir bir fikri yoktu; üstelik bu arada bizzat insanı ıskalamıştı ve fakat bunun da farkında değildi; tâbir-i âmiyanesiyle "lâf olsun torba dolsun" türünden bir şeyler yapmaya çalışıyordu; aldığı cevaplar da en nihayet onun torbasını doldurmaya yarıyordu.
Şahsen başkalarının torbalarını doldurmaya niyetim olmadığından böylesi etkinlikleri hiç ciddiye almadım ve umûmiyetle kadın konusunda konuşmaktan da, yazmaktan da kaçındım. Çünkü Kadın ve/veya İslam'da Kadın başlıklı etkinliklerde bulunmayı sevenler, lehte veya aleyhte örnek verecekleri zaman hep kadının hukukû durumuyla (miras, şahitlik, nikâh, talâk vs.) ilgili ayet ve hadîsleri seçiyorlar ve nedense bir iki adım sonra hukukî örneklerden hareketle kadının doğası üzerine genel yargılarda bulunuyorlardı.
Açıklıkla belirtmek gerekirse, siyasî bir proje olarak İslâmcılığın savunmacı kadın tasavvuru, yüzelli yıldan beri modernisttir. Nass ile olgu arasında gerilimi/çatışmayı olgu lehine çözmeye çalışmış; nassın otoritesi zayıfladıkça, kayboldukça ve bu arada toplumsal hayat da değiştikçe gerçek'in baskısı yüzünden hakikati feda etmekten kaçınmamıştır. Dünya tasavvurları fiilen dağılıp parçalanan İslâmcıların, tasavvur edegeldikleri dünyanın içindeki müslüman kadını konuşmak yerine, müslüman kadına herşeyiyle karşıt bir tasavvurun içinde yer bulmaya çalışmaları ne yazık ki trajedinin ta kendisiydi; zira kadına ilişkin ikincil niteliklerin tümünü bir kenara koyup kadından, kadının kendisinden söz etmek, herşeyiyle karşıt bir dünya tasavvurunu İslâmîleştirmekten öte bir işlev görmemiş; sonunda kadın tartışmaları, kadın kadına tartışmalara dönüşmüştü.
Adına özgürlük ve bağımsızlık denen durumu tanımlamadıkça, başka bir deyişle kadının -erkek tarafından içine dahil edildiği söylenen- şu ünlü parantezin sınırlarını tayin etmedikçe, kadının özgürlüğü ve bağımsızlığı sorunun hak ettiği düzeyde ele alınabileceğini sanmıyorum. "Paranteze alınan kadın" simgesi esirlik/tutsaklık kavramını çağrıştırıyor ve böylelikle "kadını tutsaklıktan kurtarmak" isteği kolaylıkla benimsenebilecek içi boş bir söyleme dönüşebiliyor.
Erkeğin egemenliği altında tutsak olan kadını özgürlüğüne kavuşturmak amaçlı modern proje, en nihayet kadını daha az anne, daha az eş ve dolayısıyla daha az kadın haline getiriyorsa, kadının özgürleşmesi ile kadınlığını yitirmeye başlaması ve tabiatıyla erkekleşmesi arasında bir bağ kurmamız bir zorlama mı olur acaba?
Hiç sanmıyorum!
Ev kadınları modern dünyanın özgür kadınları kategorisi içine dahil edilemez gibi görünüyor, çünkü kadın özgürleştikçe ev kadını olmayı değil, iş kadını olmayı talep eder hale geliyor. Özgürleşen kadın öncelikle evinden oluyor. Evinden olan iş kadınları çocuklarını kreşlerde büyütmek zorunda kalmıyorlar sadece, ister istemez daha az doğuruyorlar; hatta doğurmaktan vazgeçiyorlar; başarılı bir iş kadını olmaları, daha az annelik yapmalarını ya da annelikten vazgeçmelerini gerektiriyor.
İş kadınları evin dışına çıktıkları sürece ve evin dışına çıktıklarından ötürü -haklı olarak- evdeki iş yükünün bir kısmını erkeğin üzerine almasını istiyorlar; daha az anne, daha az eş olamadıkça evin dışına çıkmayı beceremiyorlar; bu süreçte erkeğin kadınlaşma hızı, kadının erkekleşme hızından düşük olduğunda kadının üzerindeki baskı artıyor; zira evle sokak arasında sıkışıp kalıyor. Modern toplumlarda evlilik kurumunun ihtiyaç olmaktan çıkması ve aile yapısının çözülüp dağılması, sürecin başında boşanmalarının artması biraz da bundan değil mi?
Evin dışındaki hayat, kadının (diğer) erkeklerle arasındaki mesafeyi azaltıyor; hatta gittikçe bu mesafe kapanıyor ve mesafe kalmıyor erkekle kadın arasında. Bu nedenle artık modern kadın, erkeğin himayesine muhtaç olmamanın verdiği haklı gururla hareket ediyor; ev denen hapisten kurtulduğuna, ev işleri denen işkenceden halâs bulduğuna seviniyor. Ne mutlu o kadınlara ki artık erkekler gibi seslerini yükseltebiliyorlar!
Yine ne ilginçtir erkekleşen kadınlar ya evlenmemeyi ya geç evlenmeyi ya da sık sık evlenmeyi tercih ediyorlar; eş ve anne olmakta gecikiyorlar; ev kadını olmaktan nefret ediyorlar; hayata tıpkı bir erkek gibi atılmak, hayat içerisinde erkekçe mücadele etmek yüzünden erkekleşmek zorunda kalıyorlar. Hal böyle olunca, kızlar nümayiş yapan topluluğun önüne çıkıp konuşurlarken, erkekler de sessizce arka tarafa çekilip onları alkışlıyorlar.
"Kadınlar niçin kadınca değil de kadınsı davranıyorlar?" suâlinin cevabını en iyi müslüman kadınlar verebilecekken, onlar kadınsılıklarıyla öne çıkan erkek gibi kadınlar tarafından üretilmiş muskaları boyunlarında gezdiriyorlar.
İnanın bana, dikkatli bakarsanız onları muskalarından tanıyabilirsiniz.
![]()