HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR’DAN ÜÇ PERDELİK BİR OYUN:
“KADIN ERKEKLEŞİNCE”

Fatih SAKALLI

 

Gazi Üniversitesi  'nden aktarıldı


 

Fatih SAKALLI[1]

           

ÖZET

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kadın Erkekleşince adlı oyunu 1933 yılında yazmıştır. Bu oyunda temeli evlilik sözleşmesine dayanan bir evliliğin nasıl sonuç verdiğine şahit oluruz. Kadının ekonomik özgürlüğüyle beraber nasıl erkekleştiğini, erkeğin de ne ölçülerde kadınlaştığını gösteren; bunun sonucu olarak ta ailedeki geçimsizliğin artmasını konu edinen oyun, kadın-erkek eşitliğinin sınırlarının nereye kadar olması gerektiğini anlatması sebebiyle önemlidir. Oyunda verilmek istenen ise, kadının yeri gelince erkeklere ait işleri yapabileceği fakat cinsinin sınırını şaşıracak kadar ileriye varmaması gerektiği düşüncesidir.

ABSTRACT

The drama of When Woman Become Mannish was written by Hüseyin Rahmi in 1933. We witness the consequences of the marriage which is based on the marriage contract in this drama. The most important aspects of the drama are how economic independence of woman effect family life; how individual woman becomes mannish as a result of economic independence; how changes husbands attitude toward a working wife; limits of the equality between men and women; increasing problems stemming from this situation inside the family. The main message from the drama is that women could manage some mans work but they should take into accordance their limits.

Anahtar Kelimeler: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Perde, Drama, Kadının Ekonomik Özgürlüğü,  Erkek Gibi, Evlilik Sözleşmesi.

Key Words: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Drama, Episodes, Economic İndependence of Woman, Mannish, Contract Marriage.

A. Türk  Kültüründe Kadın

Aile, bir toplumun en küçük yapı taşıdır. Özellikle Türk sosyal hayatında önemli bir yer arz eden bu kurum, sağlam temeller üzerine oturtulduğu vakit, iyi nesillerin oluşmasına katkıda bulunacaktır. Çünkü eğitimin temeli ailede başlar. Çocuk, ilk eğitimi ailesinden alır. Huzurlu bir evlilik ortamında büyüyen çocuk, gelişim sürecinde bunun etkilerini görür. Türk toplumunda “Yuvayı dişi kuş yapar.” tabiri yaygın olarak kullanılır. Bu sözle, kadının aile içindeki önemi vurgulanır. Kadın,  kocasına eş, çocuklarına annedir. Kadından, ev içerisindeki bu fonksiyonlarını tam olarak yapması beklenir. Fakat ekonomik koşullar zorlaştıkça kadın, kocasının yanında iş hayatına atılmış ve eşiyle ekmek mücadelesine girmiştir. Kadının bu atılımı, şartlar düşünüldüğü vakit hoş görülebilir, lâkin kadın ev içerisindeki sorumluluklarını da ihmal etmemelidir.

“Türk sosyal hayatının temelini oluşturan en kutsal birimi olan ailenin vazgeçilmez unsuru kuşkusuz kadındır. Kadın, anne, eş, abla vs. unvanlarla aile içinde olduğu kadar, ‘kadın’ kimliği ile de Türk toplumunda önemli bir yere sahip olmuştur.” (Yılmaz, 2003: 3).

“Tarih boyunca Türk kadınını dahil olduğu kültür dairesi içinde üç grupta değerlendirmek mümkündür: 1. Göçebe hayatı içinde kadın 2. Yerleşik medeniyet ile İslâmî kültür çevresinde kadın 3. Batı medeniyeti tesiri altında kadın” (Sönmez, 1969: 19). “Türklerin yaşadığı medeniyet dairelerine göre kadın; ‘Avcı toplayıcı cemiyette, oyunla, eğlenceyle meşgul bir varlık; atlı-göçebe toplumda, hayatın her safhasında faal; yerleşik medeniyet dairesinde ise, yaşadığı hayat tarzına bağlı olarak durgun ve atlı göçebe toplumdaki kadına nazaran pasif; fakat yine de erkeğinin yanında yer almış ve öyle görülmüştür”  (Torun, 153).

“Toplumumuzun geçirdiği aşamalarla birlikte kadınımızın da yeri ve kişiliği değişmiştir. İslâmiyet’ten önceki göçebe Orta Asya Türklerinde kadın kahramandır, gerekirse kocasının yanında savaşır, aile içinde saygıdeğer bir yeri vardır ve hepsinden önemlisi anadır. İslâm medeniyeti ise kadınla erkek arkasında bir perde çekerek kadını birçok şeyden yoksun bırakmış, özellikle yerleşik şehir toplumlarında bir hareme hapsetmiş, pasif yaşayışa mahkûm etmiştir. Divan edebiyatımızda işlenen kadın işte bu, toplumdan uzaklaştırılmış hayali güzellerdir. Bir türlü kavuşulamayan, cefakâr, vefasız, kahramanlık, özelliğini kaybetmiş, analık ve eşlik görevi olmayan, yalnızca aşk konusu hâline gelmiş bir kadındır. Dede Korkut Kitabı, Türklerin eskiden beri yaşadıkları göçebe medeniyet döneminden Kuzeydoğu Anadolu’da yerleşik medeniyete geçmeye başladıkları ve İslâmlık etkilerini büyük ölçüde aldıkları dönemlerde yazıya geçirilmiş olduğu hâlde daha çok İslamiyet’ten önceki akıncı, göçebe medeniyetimizi yansıtır. Kitaptaki on iki hikâyenin her biri, bir erkek kahramanın adına düzenlenmiştir; ama birçok hikâyenin önemli kadın kahramanları vardır. Bu kadınlar her şeyden önce bir eştir, bir anadır veya evlenmeye karar verilmiş bir sevgilidir” (Ceyhun, 1984: 59, 60).

Türk kadınını, diğer toplumların kadınlarından ayrı olarak düşünmek gerekir. Bu konuda  Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri büyük önem arz eder: “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını gibi emek verdim diyemez. Belki erkeklerimiz,  memleketi istila edenlere karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında bulundular. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayatlarını kadınlarımız işletmiştir... Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur. Bundan ötürü hepimiz, bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.”  (İçli, 25,71).

“Türk toplumunda kadının böyle kutsal ve aziz düşünülmesi gerektiği düşüncesi hakimken; bazı kültürlerde kadın kötülüklerin kaynağı olarak kabul edilmektedir.” (Sarıkoyuncu: 1999: 21, 43). Örneğin Yunan mitolojisinde Zeus’un kızı Athena,  “Beni hiçbir kadın doğurmadı. Bu yüzden her konuda babama boyun eğmem ve erkeğin üstünlüğünü tanımam doğaldır,” sözleriyle babasının başından çıkmış olmanın gururunu taşırken, kadın kimliğini nasıl bir coşkuyla red yoluna gittiğini açıkça görmek mümkündür (Köksal: 23, 216).

“Yine Batı kültürünün önemli isimlerinden Aristo; Halk tabakasından birinin sahip olabileceği tek köle kadındır,  derken, Bacon; Kadında erdem ile yumuşak başlılığın en önemli koşulu, kocasının akıllı bir insan olduğuna inanmasıdır,  der” (Köksal, 163).

“İslâmiyet’ten önceki Arap toplumunda, kız çocuklarının doğar doğmaz diri diri gömüldüğü de bilinen bir tarihî hakikattir. Eski Türklerde ise, kız evlât erkek evlâttan ayrı tutulmamış, İslâmiyet’ten önceki Arap toplumunda olduğu gibi bir felaket, zillet, şeklinde yorumlanmamıştır. Aksine, kız babası olmak için Oğuz Beylerinin duasını isteyen kimseler de vardır”  (Gökalp, 1992: 78).

“Türk toplumunda kadın, güzellik bakımından da ayrı bir yere sahiptir. Manas Destanı’nda ise kadın; rüzgârda saz gibi sallanan, pembe yüzlü, su gibi şeffaf çehreli, kaz gibi uzun ve güzel boyunlu, ince belli olarak tarif edilir”  (Günay, 1997: 61).

“Güzelliği ile methedilen Türk kadınının diğer özellikleri de başka ulusların kadınlarından farklıdır. Türk kadınının zeka ve becerisini ortaya koyan ‘Kadının fendi erkeği yendi.’ sözü boşuna söylenmemiş olsa gerektir” (Kurt, 1991: 99).

“Zekâsı ile kendini kanıtlayan kadının beğenisini kazanmak erkek için zahmetli bir süreçtir. Kaşgarlı’ya göre; bazı Türk çevrelerinde evlenebilmek için müstakbel gelini at koşturmakta, ok atmakta ve güreşte yenmek gerekiyordu.”  ( T.C. B.A.A.K., 1992: 44-45).

“Tarih boyunca Türk aile hayatında kadın, anne kimliği ile aile içinde tartışılmaz bir mevkiye sahip olmuştur. Evin içinde annenin birçok konuda hem sorumlu hem de hakim kişi olduğu görülmektedir.” (T.C. B.A.A.K.,  1992: 80).

“Türk kültür tarihinde kadın bu şekillerde ele alınmıştır. Tanzimat devrinin önemli isimlerinden biri olan Şemsettin Sami, Kadınlar adlı yazısında kadın ve erkeğin durumlarıyla ilgili şunları dile getirir: “Kadın, bir umumiyet nazarıyla bakılırsa bir insan olduğu görülür; kısrağın attan ne kadar farkı varsa, kadının da erkekten o kadar farkı olmak iktiza eder; kısrak, atın kullanıldığı her bir işte kullanıldığı gibi, kadının da erkeğin gördüğü her bir işi görebilmesi lâzım gelir. Ancak bir nazar-ı hususi ile bakıldığında, kadının hilkat ve tabiatça erkekten biraz farklı olduğu ve erkeğin her gördüğü işi göremeyip, erkeğin göremeyeceği pek çok işler de görebildiği anlaşılır. Kadın, cemiyet-i beşeriyenin esası, ahlak-ı umumiyenin rüknü aile denilen ve insanı canavarlıktan çıkarıp hal-ı temeddüne koyan bir rabıta-ı mukaddesenin ukdesi, insaniyetin bir bahçesidir” (Sami,  1992: 1027).

Batı medeniyeti tesiri altındaki Türk kadını, özellikle Cumhuriyetin ilânından sonra hayatın her alanında evin dışına çıkmış ve iş hayatında boy göstermeye başlamıştır. Tüketen insanının üreten insandan fazla olduğu; nüfusu 70 milyona ulaşan ülkemizde kadın, bizzat aktif hâle gelmiş, üreten konumundaki yerini almıştır. Aileye ekonomik bakımdan katkı sağlasa da, bu durumun, gerek çocuk için gerekse aile içinde zaman zaman bazı sorunlar yaşanmasına neden olduğu göz ardı edilemez.

Kadının toplumuzdaki yerini belirten bu durumları, özelikle Tanzimat’tan sonraki edebî hayatımıza da yansımış olarak görürüz. Kadının çalışma hayatında yer almasıyla ilgili eserlerden biri de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kadın Erkekleşince adlı tiyatro eseridir.

“Kadınlar ve çalışma hayatı, sancılı bir konudur. Her şeyden önce kadının çalışması, erkeklerle aynı konumda bulunması anlamına gelir ki, böyle bir şeyi çoğu erkek kabul edemez. Kadın çalışma hayatında var olduğu sürece, birey olarak hayatın içinde kendine bir yer edinme şansı bulacaktır. Ev işi yaparken bir şeyler ürettiğine dair herhangi bir toplumsal onay görmez, aksine ev işlerini daha iyi yapması için baskı görür. Oysa çalışma hayatında kadın emeğinin karşılığını alıp varlığını kanıtlar ve böylelikle farklı bir durum çıkar ortaya... Kadın çalışma hayatında kendine yer edinse bile, bakmakla yükümlü olduğu düşünülen bir evi ve ailesi olduğunu asla unutmamalıdır; zaten böyle bir unutkanlık gösterdiği anda toplum ona durumunu hatırlatacaktır...”(Uğurlu 2002: 135-136). Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kadın Erkekleşince adlı oyunu da bu minval üzere kaleme alınmıştır ve çalışan kadının evdeki sorumluluklarını ihmal etmemesi gerektiği vurgulanır.

B. Kadın Erkekleşince

Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1864 yılında İstanbul’da doğmuş, 1944 yılında Ankara’da vefat etmiştir. 60 yıllık ömrü boyunca roman, hikâye, tiyatro ve tartışma türlerinde eserler vermiştir. “Hüseyin Rahmi, henüz 3-4 yaşlarında iken hayatı boyunca unutamayacağı ve ruhunda derin yaralar açan bir acıyı yaşar: Babasının Girit’te çıkan ayaklanmalardan birini bastırmak üzere bu adada bulunduğu sırada annesini kaybeder. Bundan sonra çocukluğunu anneannesinin oturduğu İstanbul, Aksaray’daki Yakup Ağa Mahallesinde geçirir. Büyümesine ve eğitimine anneannesi ile teyzesi nezaret eder. Bu kadınların konuşmalarını ve bunları ziyaret eden kadınların anlattığı masalları dinleyerek büyür. Bu itibarla onun şuurlu çocukluk devresinde ufkunu, an’anevî hayat tarzını sürdüren bu kadın dünyası sarmıştır denilse hata edilmez. Hüseyin Rahmi, bütün hayatı boyunca bir yönüyle Yakup Ağa Mahallesindeki bu ev çevresine bağlı kalacak, orada dinlediklerini ve gördüklerini büyük şehir hayatının geniş kadrosu içinde anlatacaktır” (Aktaş, 1990: 237-243).

Hüseyin Rahmi, tiyatro sahasında çeşitli eserler vermiştir. Onun ilk tiyatrosu İstiğrak-ı Seheri’dir. 1883’te yayımlanmıştır. İkinci tiyatro eseri, 1913’te yazdığı Hazan Bülbülü’dür. Mürebbiye adlı romanından dramatize edilip, Benliyan kumpanyası tarafından, tuluat karıştırılarak, muvaffakiyetsiz temsili, kendisini müteessir ettiğinden, Hazan Bülbülü’nü, sahne için değil, yalnız okumak için yazmıştır  (Tansel, İslâm Ansiklopedisi, s.657). “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Hazan Bülbülü isimli komedisi, yaş farkının doğurduğu kötü hadiseleri anlatır. Piyeste yaşlı ve yarı bunak bir insan olan Refi Efendi’yi elden kaçırmamak, onunla evlenerek zengin olmak hevesindeki cahil kadınların çevirdikleri entrikalar anlatılır. Zengin ve yarı bunak bir insan olan Refi Efendi yeniden evlenmeyi düşünür. Bu sebeple konaktaki bütün kadınlar kendilerini gelin adayı olarak görürler. Maksatları Refi Efendi’yle evlenerek onun servetine konmaktır. Bu sebeple aralarında büyük bir rekabet başlar. Refi Efendi kendisine genç bir zevce bulması için, Naime Hanım adında bir kılavuz kadın bulur. Naime Hanım ona Şahende isimli genç ve güzel bir zevce bulur. Konakta entrikalar artık bir aşk macerasına döner. Şahende’nin evlenmeden önceki âşığı Nuri Bey’le münasebetini sürdürmesi sonunda bir aile faciasına döner. Konusu bu şekilde olan Hazan Bülbülü’nün üçüncü sayfasında Hüseyin Rahmi’nin tiyatro kumpanyalarının o devirdeki vaziyetlerini anlatan önsözü şu şekildedir: “Memleketimizde tiyatro sanatı namına nispet-i istihkak gösterecek bir kumpanya teşkil edemedi. Çünkü bu büyük sanatında darü’t talimi vardır. Hüdâ-yı nabet-i manzar gibi mümasil yetişemez. Bizim sefil sahnelerimizin üzerinde, en basit cümlelerde bile aciz ifade ile sıçrayan, haykıran, didinen merhametsiz, liyakatsiz hatta ekserisi terbiye-i evveliyeye bigane bir takım zavallılara (birkaçı istisna edilmek üzere) sanatkar denemez. Kabahatleri yoktur, bunları ta’yib etmiyorum. Muhit (tiyatro) nedir? Anlayamamış. Bunun terbiye-i fikriye ve medeniyye olan derece-i tesiratını takdirden daima uzak kalmış. Sanat rağbetle mütezayiddir. Her şeyde terakki ehlinin aşkı, şevki, ciddiyet havahişiyle iyiyi kötüden farketmek kudret-i mümeyyizesiyle husul bulur. Bir samatkat-i cahilane ile (tiyatro) namına verdiğimiz o yığıntı mahallerimizde ne zaman bulunsam halkın, ıslık çalınacak yerde alkış şakırtısıyla ortalığı sarstığını görerek ağlamaklı olurum. Evet itiraf etmeli ki bu halk işte ancak o derecede (artistler) yetiştirebilir. İsimleri, eserleri bütün cihan-ı medeniyete dair (Erviyio)lar, (Briyo)lar, (Kapi)ler,(Deneyler)ler, (Henri Batoy)lar henüz bizim için meçhuldür.  Gazetelerimizin her gün neşrettikleri temaşa ilanlarına bakınız. (Çifte Gelinler), (Budala Aşık), (Kurnaz Yazıcı) gibi isimler görürsünüz. Bunların müellifleri kimlerdir? Lazım’üt teşrih hangi yaralarımız intikad-i sanatın ince müsir, ibret-bahş temsilatıyla nazar-ı intibaha konuyor? Ne oynayanlar, ne seyredenler asla bu kaygıda değildirler. Oyunculardan bağırmak, tepinmek, bazan ma’tessüf arsızlanmak, ahaliden el çırpmak... Bizde fazla temsil ve zevk-i temaşa işte bundan ibaret. Tiyatro denince alelekser gözler önünde birtakım adiyyattan, daha doğrusu zevzekliklerden maskaralıklardan başka bir şey tecessüm edemediği için bu sanatı hakir ve zelil görmek maraz-ı içtimaiyesiyle böyle malul kalmışız... Biz onu yükseltemiyoruz ki onun füsunkar Lem’an-ı ikâzı bizi diriltebilsin. Piyese tahavvül edilen bedbaht (Mürebbiye) nin sahneler üzerinde defaatle uğradığı aciz temsilat ve içine karıştırılan türehat, tuluat beni pek-meyus etti. Bu Hazan Bülbülünü o yolda bir zillet, Lu’b-i felaketinden kurtarmak için bunu sahnece olacak tertibat-ı sanatı pek nazar-ı itibara almayarak, ancak bir roman gibi endişe-i tahririyle yazdım. Çok defa sahnenin iki kişiyle boş gibi kalmasına ehemmiyet vermedim. Bu hakikati kendim söyledikten sonra bunu tekrar için kimsenin yorulmasına hacet kalmaz zannederim...” Altında ise 1 Kanunusani 1329 tarihi bulunmaktadır. Mukaddimesi devrindeki tiyatro faaliyetlerinin sahne ve pratiğinin kalitesini ortaya koyması bakımından çok mühimdir. Çünkü yazarın romanlarının hemen birçoğu tiyatrolaştırılmaya müsait olmakla beraber yazar, piyes yazmakta tereddüt etmiştir.”  (Yalçın, 1985: 274, 308, 309). Onun, Tokuşan Kafalar ve Mesuduz adlı piyeslerinin de olduğu bilinmektedir. Fakat bu piyesler yayımlanmamıştır. Hüseyin Rahmi, Darülbedayi’nin geliştiği dönemde aktör Küçük Kemal’in tavsiyesi üzerine Kadın Erkekleşince adlı tiyatro eserini hazırlar. 1933’te İstanbul Şehir Tiyatrosunda oynanmıştır. Bu eserde kadının iş hayatına atılması üzerine çocuğun durumu meselesi ele alınmıştır.” (Hizarcı, 1964: 17). Kadın Erkekleşince adlı piyes, üç perde üç tablo şeklinde oluşturulmuştur. 80 sayfadan ibarettir. Piyesin kahramanları ve oyundaki rolleri şöyledir:

Ali Tevfik Bey, 57 yaşındadır. Ali Süreyya’nın babasıdır. Mebrure Hanım, 50 yaşındadır, Ali Tevfik Bey’in hanımıdır. Ali Süreyya Bey, 25 yaşındadır. Ali Tevfik Bey’in ve Mebrure Hanım’ın oğludur. Komşu Hanım 48 yaşındadır. Memduha, Ali Tevfik Bey’in vasiliği altında öksüz, zengin bir kızdır. 18 yaşındadır. Babası Tunuslu Nasuhi Efendidir. Ali Tevfik Bey’in uzaktan akrabasıdır. Mesut Galip 23 yaşındadır, Memduha’nın sevdiği erkektir. Reyhan, evdeki hizmetçi kızdır. Nebahat, 22 yaşındadır Ali Süreyya’nın eşidir.  Düztaban Ayşe, 45 yaşındadır ve Ali Süreyya Beyi, takip etmek üzere para ile tutulmuş hafiyedir. Komşu Kadriye Hanım 40 yaşındadır. Bir de doktor  vardır.

Oyundaki olay örgüsü şu şekilde gelişir: Mebrure Hanım Ali Tevfik Bey’in karısıdır. Ali Süreyya Bey ise oğullarıdır. Çok varlıklı olmayan bu aile, yanlarında Memduha adlı varlıklı bir aileden gelen öksüz kızı vasiliği olarak barındırırlar. Bir de evlerinde genç bir hizmetçi kız Reyhan vardır. Mebrure Hanım’ın bütün gayesi oğlu Ali Süreyya ile Memduha’yı evlendirmek ve bu sayede geleceklerini garantiye almaktır. Bu şekilde Memduha’nın servetine konacak, hem oğlu hem de kendileri rahat edeceklerdir. Fakat gerek Ali Süreyya gerekse Memduha bu evliliği istememektedirler. Memduha Hanım, oğlundan şüphelenmektedir bu yüzden komşu hanımla işbirliği yaparak bir dedektif olan Düztaban Ayşe’yi oğlunu takip edip haber getirmesi için tutarlar. Bu arada Memduha’nın da Mesut Galip adlı bir gençle ilişkisi olduğunu öğrenirler. Böylesine sessiz bir kızın yaşamış olduğu bu aşk  herkesi şaşırtır. Mebrure Hanım ise bu durumu bir türlü kabullenemez. Çünkü Memduha, o gençle evlenirse bütün servet uçup gidecektir. Daha sonra Düztaban Ayşe’den Ali Süreyya Bey’in bir şirkette küçük bir aylıkla çalışan  (Şemseddin Oğulları Ticaret Evi 45 lira aylıkla) Nebahat adlı  bir kızla görüştüğü, gizli gizli buluştuğu haberini alarak ikinci bir şoku yaşarlar. Mebrure Hanım, Ali Süreyya’ya Nebahat’i gelin olarak istemediğini bildirir. Bir gün Ali Süreyya Bey ile Nebahat’in Maslak yolunda kaza yaptıkları haberini alırlar. Neyse ki ikisi de ufak yaralanmalarla kazayı atlatmışlardır. Evlendikleri meydana çıkar. Eve gelirler. Mebrure Hanım için artık bundan sonra yapacak bir şey yoktur. Nebahat ile bir sohbetlerinde Nebahat’ı ailesinin Ali Süreyya Bey ile evlendiği için reddettiğini öğrenirler. “Niye biz çok mu düşük bir aileyiz?” diye kendi kendilerine sorarlar. Bu sırada Memduha da Mesut Galip ile kaçmıştır.  Ali Süreyya ile Nebahat’ın evlendikleri ortaya çıktıktan sonra Mebrure Hanım ve Nebahat’ın anlaşamadıkları gözlenir. Ali Süreyya’nın Nebahat’ın hamile olduğunu söylemesi bile annesinin kalbini yumuşatmaz. Ayrı eve çıkarlar. Oyunda en önemli mesele Ali Süreyya ile Nebahat’ın evlenirken yapmış oldukları evlilik sözleşmesidir. Bu sözleşmeye göre kadın- erkek her bakımdan eşittir. Ve bütün işlerin yapımı da eşit şekilde olacaktır. Bu da şu sonucu çıkarır: Kadın erkekleşirse erkek de kadınlaşacaktır. Tabi bu düşünce de zamanla Ali Süreyya ile Nebahat arasında sorunlara yol açacaktır. Aralarında tartışmalar yaşanmaya başlanır. Nebahat’ın olmak istediği kadın tipi geleneklere aykırıdır. Toplumdaki kadının yapması gereken görev ve sorumlulukların dışındadır. O, kadının her bakımdan erkekle eşit olduğu düşüncesindedir. Bir gün evlerine gelen mektupla Ali Süreyya Bey’in metresinin olduğunu öğrenir. Ali Süreyya, her ne kadar o senden önceydi dediyse de Nebahat’ı inandıramaz. Bir gece evde yatarken çocuklarının öldüğünü anlarlar. Artık birbirlerini bağlayan hiçbir bağın kalmadığını düşünürler. Ali Süreyya Bey’in annesinden mektup gelir. Biraz yumuşayan Mebrure Hanım, torununu görmek istemektedir. Bir zamanlar Nebahat’i hamile iken evde istemeyen Mebrure Hanım oğlu ve gelini döndüğünde torununun tabutu ile karşılaşır. Artık her şey için çok geçtir.

“Hüseyin Rahmi aile müessesesini çeşitli yönleriyle ele alan ve bu sosyal müessese üzerinde düşünen bir yazardır. Yenileşme döneminde aile hayatının geçirdiği sarsıntılar sosyal bir problem olarak birçok yazarı meşgul etmiştir. Şuurlu çocukluk devrini kadınlar arasında geçiren ve onların konuşmalarının dinleyerek büyüyen Hüseyin Rahmi’nin eşler arasındaki geçimsizliği çeşitli yönlerden ele alması da pek tabidir”  (Aktaş, 1990: 237-243).

“Hüseyin Rahmi’nin üzerinde ısrarla durduğu problemlerden biri kadın-erkek ilişkisidir. Bu mesele, Tanzimat’tan beri yazılan bir çok romanda ele alınmıştır. Ancak hayatı boyunca evlenmeyen Hüseyin Rahmi’nin kendisinden önceki ve çağdaşı romancılara nispetle daha feminist olduğu görülür. Kadının erkekle eşit olmadığı, kanunların ve an’anevî yaşama biçimini şekillendiren örfün erkeklerin lehinde bulunduğu inancındadır. Hüseyin Rahmi bu ilişkiye hem sosyal düzenin bir gereği hem de cinsî ihtiyaç noktasından yaklaşmaktadır. Onun eserlerinde birbirini seven iki gencin evlenerek mutlu olduklarını görmek oldukça zordur”  (Aktaş, 1990: 237-243).

“Türk toplumu öteden beri kadına değer vermiş, onu her zaman erkeğinin arkasında bir güç olarak görmüştür. Tanzimat ile Batı’ya açılan Osmanlı İmparatorluğu’nun idarî ve siyasî yapısı değiştiği gibi, fikrî ve sosyal yapısı da değişir. Bu değişmeden etkilenen müesseselerden biri de aile ve onun içindeki kadındır. Bu devirde kadın evin içinden dışarı doğru açılır. Bu açılmanın bir sonucu olarak, toplumsal hayatta o devreye kadar görülmeyen önemli gelişmeler yaşanır ve bu gelişmeler edebi eserlere de yansır”  (Aytaş, 2002: 26) .

Hüseyin Rahmi, Kadın Erkekleşince adlı oyunda, kadın-erkek arasındaki ilişkileri, kadının toplumsal düzende edinmek istediği yer hakkında bilgiler verir. Oyunda Hüseyin Rahmi, kendi görüşlerini bir nev’i Ali Süreyya Bey’in babası Ali Tevfik Bey vasıtasıyla vermeye çalışır. “Dünya yönetimi kadınların eline geçerse her şey düzelecek. Çok inatçı bir politikaları var. İş çıkarlarına dayanınca açıklığa, açık, seçik bilinene karşı bile yumruk sallamaktan çekinmiyorlar” (Gürpınar, 1974: 33). Ali Tevfik Bey, karısının, oğlu Ali Süreyya’yı vasiliği altındaki Memduha ile evlendirme çabaları karşısında bu sözleri sarf eder. Mebrure Hanım, oğlu Ali Süreyya ve eşi Nebahat’ın kazadan sonra eve yerleşmeleri neticesi Nebahat’a karşı kırıcı tavırlar içerisine girer. Bu esnada Baba Ali Tevfik Bey’in sarf etmiş olduğu şu sözler belki de oyunun en can alıcı noktalarından birine işaret eder: “Geçen yüz yılın istibdat düşkünü kadınla bu yüzyılın Cumhuriyet düşüncesinde doğan yeni kadınlık çarpışıyor. Elbette anlaşamayacaksınız. Elbette birinizin davranışı ötekine ağır gelecek...” (a.g.e, 55). Ali Tevfik Bey’in tespiti doğrudur. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın çoğu eserinde gördüğümüz gelin-kaynana tartışması bu oyunda da farklı bir boyutta verilmeye çalışılmıştır. Ali Tevfik Bey, yeniliklere açık bir adamdır: “Kafası yeniliklere açık bir adamım. Karıma söz anlatamam. Geçmişin karanlık inadı yine kendi karanlıkları içinde boğulup gidecektir. Fakat gelecekle açık yürekle görüşebilirim. Karım sende sokakta rasgele bulunmuş şüpheli bir gelin hali görüyor. Doğru düşünürsek onun bu küflü düşüncesinden kendisine bir mazeret çıkarabiliriz. Fakat ben sende oğlumu gerçekten mutlu edecek yeni kadınlığın bütün niteliklerini, erdemlerini görüyorum. Ağır başlı yüzün bana yalnız bir aileyi değil kuşağı dolayısıyla bütün Türklüğü yükseltecek, beklenilen geleceğin kadınının müjdesini verir gibi oluyor”  (a.g.e, 55-56). Bu sözler karşısında Ali Süreyya Bey’in söylemiş olduğu şu sözler evliliklerinin boyutlarını vermesi açısından önemlidir: “Ben Nebahat’ta beklenilen gelecek kadınının sembolünü buldum. Onun için onunla uğrayacağım bütün karşı koymalara, önüme çıkacak bütün engellere rağmen çok acele evlendim.Bu evliliğimiz gençlik hevesinden doğan basit, adi bir aşk sonucu değildir”  (a.g.e, 56). Akabinde Nebahat şunları söyler: “Bu evliliğimiz sadece cinsel bir çekicilikle değil, sosyal, ciddi düşünceler sonunda gerçekleşmiştir”  (a.g.e, 56). Ali Süreyya Bey ve Nebahat bir evlilik anlaşması yaparak evlenirler. Ali Süreyya:Adeta uzun bir yazılı anlaşma yaparak evlendik. Türklükte evlilik devrimine bir örnek olmak istedik”. Nebahat: “Anlaşmamızın ana çizgisi şudur: Kadınla erkek her bakımdan hukukça eşit olmak... Evlenmeler her iki tarafın bu ilkeye tamamıyla uymaları sayesinde geçimli mutlu olabilir. Kadın evde otursun, sadece aile işleriyle uğraşsın, erkek kazansın, getirsin, yuvayı beslesin... Orta çağdan kalma bu âdet çok eskimiş bir geçinme kuruluşudur” (a.g.e, 56). Nebahat, bu sözlerin devamında aile harcamalarında erkeğin mutlak hakim olmasının onu üstün kıldığı düşüncesindedir. Kadın, bu ezikliğini, ancak maddi kuvvetleri kendi eline aldığı zaman aşacaktır görüşünü savunmaktadır. “Aile harcamalarının sadece erkeğin cebinden çıkması ona çekilmez bir amirlik tavrı veriyor... Kadını şöyle böyle isterse besliyor. İstemezse açlığa yakın bir darlık, bir sıkıntı içinde yaşatıyor...” (a.g.e, 56).  Öyle ki Nebahat erkek eline bakan kadının özgür olmadığı düşüncesindedir: “(Ateşli) Beyefendi Hazretleri, erkeğin eline bakan kadın özgür değildir. Pençiksiz bir çeşit aile halayığı... Koca esiridir. Bu kaba koca akşamüzeri evine gelip de emirlerinden birinin ihmal edildiğini görünce kadını haşlar. Canı isterse döver bile. Kadının elinde derebeyine karşı kullanabileceği hiçbir silah yoktur.... Beyefendi Hazretleri, kadın yaratılıştan bu düşkünlüğe mahkum olacak zavallı bir yaratık değildir. Kadın bugün kocası ile hukukça eşitlik istiyor” (a.g.e, 57). Ali Tevfik Bey:Hanım kızım, kanunca bu eşitlik verilmiştir.” Nebahat:Sözle... Kanunun hiçbir maddesi bundaki kadar ihmale uğramamaktadır. Kadın, hukuk baskülünde erkekle bir tartıda gelebilmek için yalnız kanunun koruyuculuğuna ihtiyaç duymayacak başka maddi kuvvetlerle silahlanmış bulunmalıdır” (a.g.e, 57). Nebahat bu düşüncelerinden sonra daha da ileri giderek dünya üzerinde sadece insanın olduğunu  düşünmekte ve kadın deyiminin kalkması görüşündedir. Ona göre kadınlık zayıflığın, acizliğin bir sembolüdür. Nebahat: “ ....Önce bir zayıflık ifadesi olan kadın deyimi ortadan kalkmalıdır.” Ali Tevfik Bey:“Evet amma her şeyden önce tabiat buna elverişli değil... Cinsleri nasıl ayırt edebileceğiz?” Nebahat: Cins ayrılığı yok.. Dünya üzerinde insanlık adına yalnız bir çeşit var: İnsan... Kadın kendi cinsine katılan zaaftan kurtulmak için erkekleşmelidir. Bu da ne ile olur?” Ali Tevfik Bey:“Çok merak ediyorum. Ne ile olur?” Nebahat:Kazançta, aile harcamalarında eşitlikle... O zamanın kocanın karıya karşı kurulacak bir kuvveti kalmaz. Kadın kocasını kazanca gönderip de kendisi tencere önüne, tekne başına inmek gibi aşağılık ev işlerini üstüne aldıkça düşündüğümüz, tasarladığımız eşitliğin gelmesine imkan olamaz”  (a.g.e, 57). Nebahat işi öyle ilerletir ki çocuk doğunca, çocuğun bakım ve beslenme hizmetlerinin ana-baba arasında eşit olarak paylaştırılması gerektiğini de söyler. Bütün bu dinledikleri karşısında şaşıran Ali Tevfik Bey görüşlerini şöyle dile getirir: “Eski kadın tipini karımda gördüm. Yenisini de şimdi ateşli ağzından dinledim. Kadının yükselme hamlesini sırf erkeğe karşı erkekleşmede bulamıyorum. Anlıyorum ki, oğlum benim anasından çektiklerimin başka türlü ıstıraplarına kadınlığın bu yeni teorilerinde uğrayacaktır.Anlaşma kağıdınıza ne kayıtlar koyduğunuzu bilmiyorum. Babalık şefkatiyle sizin için iyi geçim dilerim. Her şey gibi içinde bulunduğumuz yüz yıl evlenme ve geçimi, anlaşmayı da güçleştirdi..”. (a.g.e, 58). Ali Tevfik Bey’in bu sözleriyle ikinci perde kapanır.

Ali Tevfik Bey, oyun içerisinde en olgun ve olayları en iyi algılayan şahıstır. O, gelininden dinlediklerinden sonra ilerleyen süreç içerisinde oğlu ve Nebahat’in evliliklerinde sorunlar yaşayacağını sezmiş ve bu sözleri sarf etmiştir. Nitekim daha önceleri kafasının yeniliklere açık olduğunu ima eden bu adam, gelini ile sohbetinde ise gelininin kadın-erkek eşitliği hususunda söylediği sözler karşısında hayrete düşer.  Ali Tevfik Bey’in söylediği eski kadın tipi ile yeni kadın tipinin çatıştığını Mebrure Hanım’ın şu sözleri de ispatlar cinstendir: “Dağ taş çamaşır yığıldı. İşçi getirmeğe halimiz elverişli değil. Reyhan’a biraz yardım ediver de bu kirlilerin bir parça önünü alalım dedim. Havuza düşmüş kedi gibi hemen tiksinti ile silkinip başını sallayarak ‘Ben kadın hizmeti göremem. Aşağılık iştir. Ben erkeğim’ dedi. Bu cevabın karşısında donakaldım. Büyük devrimler oldu. Dünya değişti. Bütün bildiğimiz, gördüğümüz adetlerin akıntıları tersine döndü. Fakat Tanrım korusun, değişikliğin bu türlüsü bizden başka kimsenin evinde görülmemiştir”  (a.g.e, 59).

“Gürpınar’ın yapmak istediğini kısaca belirtmek gerekirse, denebilir ki, halkın geleneksel inançlara, yerleşmiş düşüncelere, göreneklere ve dine dayalı zihniyeti yerine, Batı’nın akla, bilime dayalı pozitivist zihniyetini yerleştirmeye çalışmıştır. Onun içindir ki romanlarında hep, -eski kafa-, -yeni kafa- dediği iki zihniyetin çatıştığı görülür. Gerçi yeni kafayı temsil edenler her zaman olaylara akıl yoluyla bakabilen, tarafsız bilimsel bakışı hazmetmiş kişiler değildir, çoğu içinde yaşadıkları toplumun ahlakını reddeden zıp çıktı kişilerdir, ama Gürpınar bunları yine de, kendi tuttuğu birtakım yeni fikirleri ortaya sürmek için kullanır” (Moran, 2002: 114). Berna Moran’ın da dile getirdiği üzere bu oyunda da Mebrure Hanım eskiyi temsil ederken Nebahat yeniyi temsil eder. Fakat yeniyi temsil eden Nebahat kadın-erkek eşitliğini, eşiyle yaptığı evlilik sözleşmesini bahane ederek çoğu vakit işine geldiği gibi yorumlar. Ve bir kadının yapması gereken şeyleri de eşine yüklemeye çalışır. Maddi bağımsızlığı ileri sürerek istediği gibi hareket etme, giyim kuşam, gezme konularında bunun en doğal hakkı olduğunu düşünen Nebahat’in bir kadından çok bir anne yükümlülüğü ile yapması gerekenleri de eşine yıkması, onun eşitlik perdesi altına sığınarak yapmış olduğu bencilliği gösterir. Nitekim bunu da çocuğunun ölümüyle öder.

 Görüldüğü gibi kadın-erkek ilişkileri alanında, Gürpınar yalnız kadın haklarını savunmak ve bazı adetlerimize karşı çıkmakla kalmamış, çok daha köktenci değişiklikler gerektiren bir ahlâk anlayışından söz etmiştir. Gürpınar aşırı görüşlerini Türkiye’de uygulamasını düşünerek yazmıyordu kuşkusuz. Bunlar teorik düzeyde ilgi duyduğu ve ancak fanteziye kaçar biçimde ele alabileceği konulardı  (Moran, 2002: 128) .

Mebrure Hanım’ın şu sözleri de oyunun önemli noktalarından birine temas eder: “Tabii değil mi ya? Kadın erkekleşince erkeğin de kadınlaşması gerekiyor” (a.g.e 60). Zaman içerisinde Ali Tevfik Bey aile içerisindeki bozulmayı şu sözlerle ifade eder: “Ne analık ağırbaşlılığı ne de evlatlık saygısı kaldı. Baba önünde anaya el kaldırmak... Dışın ahlak bozukluğunu ayıplarken ailemizin bu kadar çürüdüğünü aklıma getirmemiştim” (a.g.e, 63). Nebahatın Ali Süreyya’ya söylemiş olduğu şu sözler bütün bir oyunu özetler mahiyettedir.  İkimizin aldığı para da hemen hemen birbirine eşit.. İçinde yaşadığımız yüz yıl kadını erkekleştiriyor...  Madem ki biz erkek işlerine atılıyoruz. Siz erkekler neden kadın hizmetine el sürmekten çekiniyorsunuz? Toplumun bize yüklettiği görevleri cins farkına bakmadan paylaşmazsak kadın elinin yetişemediği işleri kim görecek? Kadının erkekleşmesi biraz da erkeğin kadınlaşmasını gerektirmez mi? İş dengesi başka türlü nasıl düzelebilir? .......Bölünmesi mümkün her işi aramızda paylaşacağız. Ortalık süpürmesi, oda toplaması, ütü, çamaşır, bulaşık, yemek pişirmesi, sofra işleri hepsini paylaşacağız. Bundan sonra erkek işi, kadın işi diye ortada bir ayrım yok. Yalnız nöbetleşe görülecek işler var. Artık erkeğin ev içindeki şahane sahipliğine son verilecek. Yumruğunuzu kadının burnuna dayayarak siz bu üstünlüğe gelenekçe malik olmuştunuz. Bugünkü kadın da yumruğunuza karşılık yumruk sallayabiliyor. Artık kadın kendi çalışmasıyla erkeksiz yaşayabileceğini anladı. Sizin derebeylik kahrınızı çekemez” (a.g.e, 69). Ali Süreyya Bey’in cevabı ise şöyledir: “ ...Her ailenin erkekleriyle kadınları arasında böyle bir çekişme kabarırsa medeni dünyanın hali neye varır?”  Nebahat: “ Neye varırsa varsın. Evlenme anlaşmamızın şu önemli bendini niçin unutuyorsun? (bendi ezberden okur) ’Şimdiye kadar kafalarımızda yer etmiş eski karı kocalık göreneklerine ait gelenek ve davranışlardan hiçbirine tabi olmamak... Dünyaya çocuk getirirsek büyütme zorluk ve sıkıntılarını, masraflarını eşit olarak çekmek... Ve daha....” Ali Süreyya Bey:Sus... Evlilik hayatından tamamıyla habersiz bulunduğumuz bir zamanda saçma sapan bir anlaşma yapmış olduğumuzu hatırlıyorum. (a.g.e, 70). Ali Süreyya Bey zamanla evlilik anlaşmasına dayanan bu evlilikten usanır. Çünkü Nebahat’ın bütün ev işlerinde, üzerinde düşeni bu anlaşmaya dayandırarak bir erkekleşmenin arkasına saklanarak kaçması belli müddet sonra Ali Süreyya’yı bıktırır. Evliliklerinde huzur namına bir şey kalmaz. Bir gece salıncakta uyuyan çocuklarının ölümü bile bu huzursuzluklarını dindirmez. Gelen bir mektuba Ali Süreyya Bey’in atılması üzerine Nebahat’ın kıskançlığı tutar bunun üzerine Ali Süreyya şunları söyler: “Kıskançlık damarın kabarınca çocuğunun ölüsünü, her şeyi unuttun. Basbayağı bir kadın oldun. Erkekleşme iddianın tersine hala kadınsın. İliklerine kadar kadın kalmışsın. Zayıf yürekli, iradesiz kadın... Ve senin bu gülünç hevese yeltenenlerin hepsi de bir kat daha kadınlıklarını ispattan başka bir şey yapmış olmazlar” (a.g.e, 76). Ali Süreyya’nın mektupta ismi geçen Bursalı Huriye ile bir ilişkisi olmuştur lakin bu Nebahat ile evlenmeden öncedir. Bunun bir türlü Nebahat’a inandıramaz. Ali Süreyya’nın şu mısraları ise yılgınlığını gösterir: “Ne yapayım? Erkek kadından yılarak tam manasıyla saf, temiz bir kadın aramış olduğum için beni kim ayıplayabilir?” akabinde Nebahat’ın erkeklik iddiasına karşı hâlâ kadın kaldığını dile getirir. “Nebahat, kaç defa tekrar edeyim? Kadın kalmışsın kadın... Bir parçacık erkekleşebilmiş olaydın yüreğimdeki mertliği anlayarak sözlerimden şüpheye düşmezdin”  (a.g.e, 78). Temeli evlilik anlaşmasına dayanan Ali Süreyya-Nebahat evliliği, çocuğun ihmali neticesi kundakta ölümüne kadar varır. Kadının iş hayatına atılmasıyla maddi bağımsızlığını elde etmesi  ve bunun neticesi erkeklerle kendini bir tutması, kadın-erkek eşitliğini hayatın her bölümüne yaymak istemesi, Türk toplumunun temeli olan aile kurumunun sarsılması bu dramatize edilmiş öykünün ana düşüncesini oluşturuyor ve şu sonuca varılıyor: Tabiatın bu iki cinse yani kadın ve erkeğe verdiği rolleri değiştirmek kabil değildir. Kadın yeri geldiği zaman erkeğe ait işleri yapabilir ama bunu kendi cinsinin sınırlarını aşmadan yapmalıdır. “Bu göz yaşlarımızla, ona çektirdiğimiz azabın günahlarını ödeyebilecek miyiz? Büyüklerin suçlarına kurban giden ilk yavru şüphesiz ki, bu değildir.Toplum içinde bozulan karı koca dengesinin mini mini kurbanları modern yaşamda erkek başı boş bir serbestliğe koşuyor. Kadın ezilmemek için erkekleşmeğe uğraşıyor. Tabiatın bu iki cinse verdiği rolleri değiştirmek kabil mi? Evlilik o kadar gevşek bir bağ oldu ki, var mı, yok mu, belli değil...Evlenmeler azaldı. Erkek bekarlar yığınının karşısında bir o kadar evlenememiş kadın alayları diziliyor. Cinsel çekiciliğin karşı karşıya titrettiği bu kalabalığı birbirine ulaşmaktan hangi güç alıkoyabilir” (a.g.e, 79).  Oyunun sonunda Ali Tevfik Bey ana baba olmanın sorumluluk gerektirdiğini evlenmeden bu hakkın öğrenilmesi gerektiği üzerinde durur: “Evlenmezden önce ana baba olmak hakkını öğreniniz. Bu küçük tabut Türk kökünün bir filizden soy verecek birini mezara götürüyor. Asıl hüner doğurmakta değil, büyütmektedir. Bu da vatana ait sosyal görevlerin en büyüklerindendir” (a.g.e, 80) . Yine Ali Tevfik Bey, kadın erkek arasındaki zıtlaşmaların bütün topluma yansıdığını ve kadının hiçbir vakit kendi cinsinin sınırları aşmaması gerektiği üzerinde durarak ve oğul-gelin-kaynanayı barıştırarak oyunu bitirir: “Karı kocanın birbiriyle zıtlaşmaları, işte aile sofrasına ilk zehir buradan saçılır. Bütün bir milletin yaşaması, refahı, yaşama düzeni karı koca arasındaki iyi geçimden başlar. Kadın sırasında erkeklere ait işleri de görebilir. Fakat cinsinin sınırını şaşıracak kadar ileriye varmamak şartıyla” (a.g.e, 80) .

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kadın Erkekleşince adlı oyununu, Fransız Brillot’un Tek Başına Kadın isimli eserinden esinlenerek yazdığını söyleyebiliriz. Nitekim iki oyun konusu itibarıyla büyük benzerlik göstermekte ve her ikisinde de kadının iş hayatına atılmasıyla sosyal statüsündeki değişikliğe değinilmektedirler.

 “Her tarafta şimdiki sosyologları yoran bir kadın meselesi var. Bugün yalnız burada değil Avrupa’da bile geçmişteki hâline benzemeyen ve geleceği bugünkü durumundan başka türlü olacağı görünen kadın, bir aşama devresi geçiriyor. Şimdi Avrupa’da kadın geçim için hayat mücadelesine girdi. Birçok noktalarda erkeklere rekabet yumruklarını gösteriyor. Fransa’da Apsent sarhoşluğu vesaire etkilerle bozulmuş erkek ameleden daha fazla yük kaldırıyor; sabırlı çalışkan, kanaat ehli olduğu için bazı yönlerde üstünlük sağlamaya başladı. Erkek işçileri telaş aldı. Tiyatro yazarlarından (Brillot) bugünün şu mühim meselesini Tek Başına Kadın isimli eseriyle sahne üzerine çıkarıyor. Bu eserin birkaç konuşmasını anlamına göre ve kısaltarak tercüme ediyorum.

İşçi Vekili: Her tarafı kadın istila ediyor. Bu rekabetten kurtulmak isteriz.

Fabrikatör: Bu kadar telâş edilecek bir rekabet değil.

İşçi Vekili: Öyle mi zannedersiniz? Durunuz size küçük bir misal ile meramımı izah edeyim. Ben buraya Paris’ten geldim. Tren biletimi elime bir kadın verdi. Postane gişesinin önünde oturan bir kadındı. Telefon telinin ucunda duran yine bir kadın. Bankadan para almaya gittim. Bunu bana veren yine bir kadın eli oldu. Kadın doktorlardan, avukatlardan bahsetmiyorum. İşte görüyorsunuz ki her yerde kadın erkeğin yerini kapmaya uğraşıyor. ...

...

Fabrikatör: Fabrikamdaki kadın işçilere hep birden yol verirsem bu biçarelerin halleri ne olur? Sonra ne yaparlar?

İşçi Vekili: Önceden ne yapıyorlarsa yine onu yapsınlar. Evlerinde otursunlar.

Fabrika İşçisi İhtiyar Kadın: Evet evimizde barkımızda oturmayı biz de isteriz. Fakat mösyö bugün evimizde oturup da ne yapacağız? Eski zamanda kadın evinde otururdu. Çünkü orada görecek işi vardı. Şimdi zavallı büyükannemi hatırlıyorum. Sabah olunca odun toplamaya çıkar, sonra su taşımaya çeşmeye giderdi. Ekmek yoğurur, bez dokur, çorap ve daha çok şeyler örer, kışlık elbise ve zahire hazırlardı.

İşçi Vekili: İşte iyi ya!... Siz de büyükanneniz gibi yapınız.

İhtiyar Kadın: Mösyö o zamandan beri her şey değişti. Bu zamanın kadınına o saydığın eski işlerden hiçbiri kalmadı. Artık şimdi su için çeşmeye gitmeye lüzum yok. Önümüzde musluğu çevirince su akıyor. Ekmek önümüze hazır pişmiş geliyor..... Evinde yapacak işi kalmayınca kadın bu hazır ihtiyaçların bedellerini kazanmak için fabrikalara vesair kazanç yerlerine giderek çalışmaya mecbur oluyor... Madem ki bu zamanda başka türlü yaşamak mümkün olamıyor...olamayacak. Biz de Allah’ın mahlukuyuz. Bırakınız hayatımızı biz de kazanalım.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, oyundan aldığı bu alıntılardan sonra şunları dile getirir: İşte size sosyal toplumun hastalığı üçlük temposundan arınmış bir konu. Bu sade sözler birer hakikat oldukları için gayri tabii, entrikalı uydurma konulardan, lakırdılardan ziyade insanda derin bir tesir bırakıyor. Piyesteki bu konuşmanın eksik bir yanı böyle kâğıt üzerinde değil, bunun bütününü sahne üstünde görmekteki tesiri tasavvur etmeli. İşte piyes bunlara denir. Sokaklarımızda eli süpürgeli işçi kadınlar bizde de görülüyor. Şimdi mağazalarda, gişelerde vesair yerlerde de kadın var. Bizde henüz olmayanlar: Brillot gibi tiyatro yazarları...” (A,G Tanrınınkulu, 1998: 203-206).

 Hüseyin Rahmi, tiyatrodan maksadın sosyal fayda olması gerektiği görüşündedir.  Halk, izlerken aynı zamanda düşünebilmelidir. Dram karşısında ağlanabilir komedya karşısında kahkaha atılabilir, bunlar tiyatronun insan üzerindeki etkileridir. Ama insan izledikleri karşısında hissettiği, düşündüğü vakit tiyatro gerçek işlevini tamamlamış olacaktır. Buna da Emil Fage’nin  şu sözleriyle örnek verir: “Fakat efendim tiyatrodan maksat?... Hissettirmek, düşündürmektir. Ötesi Allah’ın yardımı ile belki husül bulur” (A,G Tanrınınkulu, 1998: 200).

Hüseyin Rahmi Gürpınar, “Kadın Meselesi” adlı yazısında da şunları dile getirir: “…Artık Türk kadını yemeğini ocağa vurduktan, çocuğunun salıncağını çardağın altına kurduktan sonra, manide şarkıda kafesinde şakıyan kanarya ile yarışacak dağdasız, saf ve sefalı hayattı yaşayamayacak... Erkeğe gülüşerek ekmeğini kazanmak için o da bugün geçim kavgasına girmek zorundadır. Bizde kadınlık hayat ve anlayışı esasından değişiyor. Ve bu, mutaassıpların çiftehane de dişi besler gibi, kadınlığı yalnız erkeğin zevklerine yerine getirmeye hazır bir oyuncak gibi gören kendini beğenmişlerin oylarını sormadan, gerektiği gibi oluyor. Kadınlar insanlığın yarısıdır. Pek az tarafı bırakılırsa her şeye kabiliyetleri vardır. Anamıza babamızdan az saygı göstermeyi emreden ortada ne uygar ve ne de ahlaki bakımdan bir sebep yoktur. Bugün erkeğin dimağı ve kolu aileye ekmek tedarikinde yetersiz ve yorgun kalınca bu işe kadın soyundu. Yardıma işbaşına indi. Nazik yaradılışı ile hiç uygun düşmeyen süfli ve ağır hizmetlere kadar girişti. Sokaklarda kadın çöpçüler görüyoruz. Yarın öbür gün yeldirmeli lostracılara, başörtülü hamallara, küfecilere rastlarsak garipsenmez. Muhabirlik isteği ile matbaalara başvuran kadınlara rastladım. Evet, şimdi kadın geçim sahnesinde erkekle omuz omuza yürümek zorunda kaldı”  (A,G Tanrınınkulu, 2001: 113-114).

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kadın Erkekleşince adlı oyununda; kadının; iş hayatına atılması ve maddî bağımsızlığını elde etmesi neticesi, kadın-erkek eşitliği prensibinin arkasına sığınarak asli vazifelerini -analık gibi- ihmal etmesi; işine geldiği konularda “Kadın erkekleşmelidir.” diyerek birtakım sorumluluklarından kaçması; süslenme ve gezme hususuna gelince kadınlığından ödün vermemesi; sonucunda, Türk toplumunun temeli olan aile kurumunun doğal olarak sarsılmasına ve aile içi huzursuzluğun baş göstermesine sebep olur. Kadın, gerek Avrupa’da gerekse Cumhuriyetten sonra Türkiye’de iş hayatına atılmış, geçimin her geçen gün zorlaştığı hayat şartlarında erkeğiyle beraber omuz omuza ekmeğinin peşine düşmüştür. Bunlar doğaldır. Kadın Erkekleşince adlı oyunda Nebahat’in  erkekleşme hamlesini görürüz. Kadın, doğanın kendisine verdiği kadınlık sınırının dışına çıkmamak şartıyla erkeğe ait bazı işlerde çalışabilir. Ama her şeyden önce unutmaması gereken bir şey vardır: Yuvayı dişi kuş yapar. İşte kadın, bu düsturu unutup bu oyunda olduğu gibi evlilik sözleşmesi vb. bahanelerin arkasına sığınarak asli yükümlülüklerinden kurnazlık yaparak kaçmağa çalıştığı vakit, hem aile içerisindeki huzursuzluğun ve geçimsizliğin ateşleyicisi olur, hem de Nebahat gibi (analık vazifesini ihmal ettiği için) çocuğunu kaybetmek gibi bir faciayla karşılaşabilir. Kadın, yeri gelince erkekleşebilir fakat tabiatın kendisine verdiği cinsinin sınırını hiçbir zaman aşmamalıdır.

KAYNAKLAR

AKTAŞ, Şerif, (1990), “Hüseyin Rahmi Gürpınar”, Büyük Türk Klasikleri, C.10, Ötüken Yayınları, Ankara s.237-243.

AYTAŞ, Gıyasettin, (2002), Tanzimat’ta Tiyatro Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara s. 26.

CEYHUN, Aysel, (1984), “Dede Korkut Kitabında Türk Kadını” Milli Kültür, S. 44, s.59,60

GÖKALP, Ziya, (1989), Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul, s.26.

GÜNAY, Umay, (1997), “Manas Destanı’ndaki Kadın Adları İle İlgili Bir Deneme”, Dursun Yıldırım Armağanı, Ankara, s.61.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi, (1974), Kadın Erkekleşince, Atlas Yay, İstanbul.

HİZARCI, Suat, (1964), Hüseyin Rahmi, Hayatı-Sanatı- Eserleri, İstanbul.

İÇLİ, Tülin, “Atatürk ve Türk Kadını” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, s. 25, 71

KÖKSAL, Ülker, “Kadın Kimliğinin Gelişmesi”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, C.23, s. 163, 216.

KURT, İhsan, (1991), Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım, s.99.

MORAN, Berna, (2002), “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Yüksek Felsefesi”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, Ahmet Mithat’tan A.H.Tanpınar’a, İletişim Yay, İstanbul s.113-131.

SAMİ, Şemsettin, (1992), “Kadınlar” , T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara, C.3, s.1027.

SARIKOYUNCU, Ali, (1999), “75. Yılda Türk Kadınının Dünü ve Bugünü”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.15, s. 21, 43.

SÖNMEZ, Emel, (1969), “Türk Romanında Kadın Hakları”, Türk Kültürü Araştırmaları, Yıl 3-4-5-6, s.19.

TANRININKULU, Abdullah-Gülçin, (1998), Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mektupları ve Tiyatro Eleştirileri, Özgür Yay. İstanbul, s.200-206.

TANRININKULU, Abdullah-Gülçin, (2001), Hüseyin Rahmi Gürpınar Gazetecilikte Son Yazılarım 1-Basın ve Basın Özgürlüğü- Özgür Yay. İstanbul 113-114.

TANSEL, Fevziye Abdullah, “Hüseyin Rahmi Gürpınar”, İslâm Ansiklopedisi, s. 657

T.C. BAŞBAKANLIK AİLE ARAŞTIRMA KURUMU, (1992) Sosyal-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara, C.1, s.44, 45, 80.

TORUN, Ali, “Dede Korkut Destanlarında Kadın Hakkındaki Telakkiler ve Bunun Eski Türk Kültüründen Taşıdığı İzler”, Sosyal Bilimler Dergisi,  s.153.

UĞURLU, Ozanser, “İşyerinde Kadın”, Kadınlar Aşk, Güzellik ve Mutlu Bir Hayat, Remzi Kitabevi İstanbul 2002.

YALÇIN, Alemdar, (1985), İkinci Meşrûtiyet’te Tiyatro Edebiyatı Tarihi,  Gazi Üniversitesi Yay. Ankara s.274, 308, 309.

YILMAZ, Ayfer, (2003), Türk Kültüründe Kadın ve Kadın Ağzı Türküler, Ankara 2003.

 

DİPNOTLAR



[1] Arş. Gör. Gazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1