Hürriyet ve Eşitlik (ve Kadın Hakları)

Şeyhülislam Musa Kazım (1858-1920)

 

 

Al. İsmail Kara (Haz.) Türkiye'de İslâmcılık Düşüncesi, Risale Yayınları, İstanbul, 1987, yazının orijinali "Hürriyet-Müsavat",
Sırat-ı müstakim, sayı: 1,2,3 (1326)


 

......

2. Malumdur ki bir ailenin saadetini temin etmesi iki tür mühim vazifeye bağlıdır. Bunlardan biri eve ait vazifeler, diğeri evin dışına ait vazifelerdir. Bu iki tür vazifeleri yalnız kadın ifa edemiyeceği gibi yalnız koca da ifa edemez. Şu halde bu vazifeleri taksim etmek gerekir. Eve ait vazifeleri kadına, evin dışındaki vazifeleri kocaya yüklemek gerekir. Bunun aksi olmaz. Zira kadınların aslî yaratılışlarındaki nezaket ve zerafet gereğince onların bir takım zor işlerden ibaret olan dış işlerle meşgul olmaları hikmet ve maslahata uygun olamıyacağı gibi, erkeklerin ev işleriyle meşgul olmak için varlıklarını ortaya koymalarını da hiçbir akl-ı selim caiz göremez. Çünkü bu adeta tabiat kanununu değiştirmeye, kadınları erkek, erkekleri kadın yapmaya kalkışmak demektir, bunun bâtıl olduğunda ise hiç kimse tereddüt etmez.

Bir de kadınların yaratılış gayeleri, onların sırf dünyaya çocuk getirmeleri ve o çocukları bir müddet terbiye etmelerinden ibarettir. Binaenaleyh eğer kadınlar dış işlerle meşgul olmaya kendilerini verirlerse kadınların yaratılışına terettüp edecek şu mühim hikmetin ve büyük maslahatın ortadan kalkacağı ve bu halin bilahare insan neslinin dünyadan kesilmesine sebebiyet vereceği şüphesizdir.

Mademki kadınların uhdelerine terettüp eden vazifeler sırf ev işlerini düzene koymaktan ve dünyaya getirdikleri çocukları terbiye etmekten ibarettir, şu halde onların bütün zinetlerini takınarak açık saçık oldukları halde kendi kadınlık kıymetlerini haleldar edecek olan mahallere gitmeleri ve bütün güzellikleriyle bir takım şehvetperest erkeklerin toplanma yeri olan mahallerde bulunmaları; onların bu hareketlerinden telafisi mümkün olmayan bir çok zarar meydana gelir ve nihayet ailenin saadeti bütünüyle mahvolur gider.

Bir ailenin zahmetsizce kemal doruğuna yükselebilmesi, karı ile kocanın birdiğerine sıkıca irtibatına bağlıdır. Bu sıkı irtibat ise onların birbirine son derece muhabbet göstermesiyle kaimdir. Çünkü karı-koca arasında muhabbetin başka bir irtibat vesilesi yoktur. Zira esasen bunlar birdiğerine yabancıdır. İki yabancıyı birbirine bağlayan, her ikisinin emellerini bir noktada birleştiren şeyin muhabbetten başka birşey olamıyacağı açıktır. Halbuki bu muhabbetin bekası ve devamı, karı-kocanın iffet ve ismetlerini son derece muhafaza etmelerine ve korumalarına bağlıdır. Bunların kendi iffet ve ismetlerini son derece muhafaza etmeleri ve korumaları ise behemahal kadınların mesture olmalarına bağlıdır. Çünkü insanlarda ve umumiyetle kadınlarda rekabet ve kıskançlık hissi yaratılıştkan gelen bir durumdur. Eğer bir kadın gayrımestüre olarak rasgeldiği erkekle görüşmekte, konuşmakta ve hatta istediği bir erkeği kendi evine kabul etmekte ve arzu ettiği erkek meclis ve mahfellerinde bulunmakta serbest kalırsa kocasından daha zarif, daha latif erkeklere tabii ve gayrıihtiyari olarak kendisinde bir meyil ve muhabbet hasıl olacağı ve bilahare kocasını tarifi imkânsız bir vicdan azabına duçar edeceği ve bu suretle kocasıyla kendi arasında muhabbet bağını, aile saadetini esasından mahvedeceği meydandadır.

Bu mahzur koca hakkında da geçerlidir. Çünkü bütün kadınlar gayrımesture olursa bir koca karısından daha güzel, daha genç bir kadın gördüğü zaman o kadına meyletmemek, bütün kalbiyle ona kapılmamak onun gücü kuvveti dahilinde değildir. Bu ise hem kendiyle karısı arasındaki muhabbet bağını, hem de o kapıldığı kadınla o kadının kocası arasındaki irtibatı bütünüyle ortadan kaldıracağından şu halde her iki ailenin saadetini mahvedeceği şüphesizdir. Nitekim bu gibi feci hallerin çokça örnekleri görülmektedir.

İşte bu gibi hikmetlere binaen Muhammedi şeriat kadınlara örtünmeyi (tesettür) emretmiştir. Bununla beraber bir kadın mesture olmakla hiç bir meşru hakkını kaybetmez. bir erkek ne gibi hakka sahipse bir kadın da aynı hakka sahip olur. Meselâ bir erkek kendi malında istediği gibi tasarruf eder, bir kadın da öyledir. Bir erkek ailenin saadetiyle ilgili mükellef olduğu vazifeleri ihlal etmemek şartıyla namus ve iffet dairesinde medeni zevklerden hissedar olur, bir kadın da öyledir. Ezcümle bir erkek asli vazifesini yerine getirmekle beraber vakit buldukça teferrüc için bir mesireye gider, orada hemcinsiyle arkadaşlık ve sohbet eder, geçim zorluklarıyla yorgun düşen beynini dinlendirir, sonra yine yükümlü olduğu vazifesine başlar. Gerektiğinde erkeklerin toplantısına gider, orada verilen konserlere, konferanslara katılır. Bunu kadınlar da yapabilir. Onlar da kendilerine mahsus bir edep, bir terbiye dairesinde kendilerine mahsus mesirelere gidebilirler, kendilerinden cemiyetler teşkil ederek konferanslar, konserler verebilirler. Şeriatımız bu gibi şeylere asla mani olmaz. Aynı şekilde kadınlar mesture olmakla medeniyetin güzel neticelerinden mahrum olmazlar. İlim ve maarifle kendilerini ve vasıflarını süsleyebilirler. Çünkü beşikten mezara kadar ilim tahsil etmeyi emreden Muhammedî şeriat kadınları bu emirden istisna etmemiştir; ilim tahsini erkeklere ve kadınlara farz kılmıştır.

Şu kadar ki ilim tahsil etmek yeri olan mekteplere devam etmek hususunda kadınlarla erkekler arasında biraz fark vardır. Erkekler ilk, orta ve lise mekteplerinde tahsil ettikten sonra bunların hepsinin üstünde olan yüksek mekteplerde, üniversitelerde tahsil görmeye de mecburdurlar. Bu mecburiyet umumi değilse de bir kısım erkekler hakkında zaruridir. Halbuki kadınlar böyle değildir. Çünkü -bundan önceki makalemizde de zikrettiğimiz vechile kadınların yaratılışındaki hikmet, onların bir erkekle evlenerek dünyaya çocuk getirmek ve sonra o çocukları terbiye etmek ve ev işlerini düzene koymaktan ibarettir. Kadınların bu vazifeleri hakkıyla ifa edebilmeleri ise öyle senelerce yüksek mekteplere devam etmelerini gerektirmez. Çünkü bu vazifeleri öğrenmek için ilk, orta, lise mektepler yeterlidir. Ondan sonra bir hanım kızın kendine münasip bir erkekle evlenmesi ve beyhude yere zaman kaybetmemesi gerekir.

Demek oluyor ki esasen ilim tahsil etmek kadınlara da lazımdır. Çünkü cahil bir kadın gerek ev işlerini layıkıyla çevirmeye ve çocukların terbiyesini meşru usul ve sıhhî kaideler dairesinde ifa etmeye muktedir değildir. Fakat insan türünün bekasına, insan nüfusunun çoğalmasına yegâne sebep olan evlilik meselesi bir kadına düşen vazifelerin en birincisini teşkil ettiğinden, ilk, orta ve lise tahsillerini gördükten sonra buna kanaat etmeyip de erkekler gibi üniversitelere devam edecek ve oralardan mühendis, mimar vs. olarak çıkmaya çalışacak olursa yaratılışına düşen vazifeyi suistimal etmiş ve bilahare insanlığa ihanet etmiş olacağı şüphesizdir.

Biz, kadınlar üniversitelerde okunan ilim ve fenleri hiç okumasınlar... demek istemiyoruz. Çünkü ilim tahsil etmek için bir sınır, bir son yoktur. En büyük fazilet de ilim ve marifettir. Fakat erkekler hakkında bile herkesin ayrı ayrı olarak bütün ilimleri tahsil etmesi imkân haricindedir. Bu mümkün olsa bile hikmete uygun değildir. Zira bir memlekette herkes yüksek ilimleri tahsil etmeye kalkışacak olursa değersiz sanatlara rağbet edecek kimse kalmaz. Ve şu halde o memlekette umrandan eser bulunmaz. Bütün erkekler için bile yüksek ilimleri tahsil etmek hikmet ve maslahata uygun olmayınca bunun kadınlar için hikmet ve maslahata uygun olmayacağı öncelikle böyle olur. Binaenaleyh bir hanım kızın kendi aslî vazifeleriyle ilgili olan ilk, orta ve lise tahsillerini ikmal ettikten sonra hemen bir erkekle evlenmesi medeniyetin gerekleri cümlesinden bulunmaktadır; evlendikten sonra arzu ederse, vakit buldukça kendi evinde yüksek ilimleri tahsil edebilir. Bu fazla, tebcil edilmiş bir meziyettir. Bir kadın eğer kudreti varsa bunu da elde edebilir. Şeriatımız buna mani olmaz, belki teşvik eder. Muhammedî şeriat kadınlarımıza son derece şefkat ve merhamet göstermiş ve onların bütün haklarını teminat altına almıştır. Bundan başka birçok imtiyaz da bahşetmiştir. Ezcümle bir erkek hem kendi nafakasını, hem karısının ve çocuklarının nafakasını ve bütün muhtaç oldukları şeyleri tedarik etmeye mecbur değildir. Nafaka, mesken vs. gibi şeyleri tedarik etmek münhasıran erkeklere yüklenmiştir. Bir kadının evlilik öncesi bütün masrafları babasına aittir, babası yoksa kardeşlerine aittir, o da yoksa, babasından da kendisine bir mal intikal etmemişse devlet hazinesine (beytulmal) aittir. Evlendikten sonra da hüküm böyledir: Yani kocasına, vefat etmişse, malı da yoksa babasına, kardeşine, mahrem olan yakın akrabasına, bunların da malı bulunmadığı takdirde yine devlet hazinesine aittir.

İşte görülüyor ki Muhammedî şeriatta bir kadın hiçbir vakit geçim yönünü düşünmeye mecbur değildir. Hatta bir kadın yemek pişirmeye, çamaşır yıkamaya, bazı şartların var olmasıyla çocuğunu emzirmeye bile - diyanet gereği mecbursa da- hukuki olarak mecbur değildir. Yani bunları yapmak için hakimin zorlama selahiyeti yoktur.

Şimdi insaf edelim, kadınlara bu kadar imtiyazı Muhammedî şeriattan başka hangi kanun, hangi şeriat bahşetmiştir? Bunun içindir ki kadınlarımız diğer milletlerin kadınları gibi ticarete vs.ye dalmak mecburiyetinde değildir. Gerçi Fatma Aliye Hanım hazretlerinin dediği gibi tesettür kaidesine riayet etmek şartıyla bizde de kadınlar ticaret yapabilir, alış-veriş edebilirler. Buna bir manî yoktur. Nitekim İslâm beldelerinin ekserisinde bu hal müşahede edilmektedir. Fakat bizim konumuz esasen bunların şu gibi muamelelerle meşgul olmalarına şeran mecburiyetlerinin olmadığını söylemektir. Hem de olmamalıdır. Çünkü kadınların böyle erkeklere mahsus olan vazifelerle meşgul olmaları kendi aslî vazifelerini ihmal etmelerine sebep olacağından onların bu gibi şeylerle meşgul olmaları hikmet ve maslahata uygun değildir.

Hosted by www.Geocities.ws
GridHoster Web Hosting
1