ABD’de Feminizm
Tüm zamanların en iyisi, tüm zamanların en kötüsü
Lydia Sargent
ZNet sitesinden aktarıldı.Atina’daki bir konferansa internet üzerinden yollanan konuşma metni...
Eğer biz feminizmi cinsiyetçiliğe, cinsel sömürü ve baskıya son vermeyi amaçlayan bir hareket olarak tanımlıyorsak, bu hareketin yakıtı tükenmiş demektir.
Eğer devrimci feminizm; cinsiyetçiliğin, toplumumuzda yasalar, kültürel biçimler, kişiliksizleştirme, korku, şiddet ve bedenlerimizin üreme ve cinsellik yolu ile kontrolü; kadınların genlerinin ve beyinlerinin daha düşük seviyede olduğunu öne süren bilimsel yöntemler ve de hiyerarşik, ırkçı ve ataerkil işbölümü aracılığıyla sürdürüldüğü konusunda bilinç yükseltmeyi içeriyorsa, o zaman kısmen ilerlemiş sayılırız; ancak bilinç yükseltmemiz gereken daha çok alan var.
Eğer feminist devrim; dayanışma, özyönetim, katılımcı demokrasi, çeşitlilik ve eşitlik değerlerinin gelişmesine yardımcı olan kurum ve kuruluşlardan oluşan bir toplum tahayyül ediyorsa; o zaman yolculuk henüz başlamamış demektir.
Bunları bir anlamda gelmiş geçmiş en iyi ve en kötü zamanlar olarak tanımlayabiliriz. Kadınlar açısından tüm zamanların en iyisi; çünkü kadın eylemliliğinin 60’lar ve 70’lerdeki son döneminden beri kadınların birtakım kazanımları oldu.
Daha önce hiç olmadığı kadar çok kadın, ücret karşılığı çalışıyor. Kadın rollerine dair bilinç ve tutumlarda birçok değişiklik var. Eğitim ve istihdam alanlarında ayrımcılığa karşı yasa var. Kadınların çıkarlarını savunan örgütler var. Kadın sağlık klinikleri ve danışmanlıkları, kadın kitabevleri ve yayınevleri, kadın çalışması programları ve kampüs örgütlenmeleri, kadınlara ücretsiz avukatlık hizmeti veren kuruluşlar ve cezaevi programları, AIDS’le mücadele örgütlenmesi, ekoloji hareketleri, işçi kadın örgütleri, üreme haklarıyla ilgili gruplar... ve kadın eylemlerine karşı şiddet var.
Bununla birlikte bu, tüm zamanların en kötüsü; çünkü feminist bilinç
ve eylem 70’lerin ortasından bu yana düzenli olarak “marjinalleştirildi.” Feminist bağlamda bilincin ve değişimin itici gücü olacak bir taban hareketi yok. En radikal eylemci ve kuramcılar akademide veya sosyal reform hareketleri içinde kayboldular. Bu kişiler değerli işler yapıyorlar ama genelde vakitlerini anaakım görüşle yetkin bir şekilde uğraşmak için kendilerini geliştirmeye harcıyorlarlar ve önceliklerini, hüküm süren egemenlik kurumlarıyla mücadele etmeye vermiyorlar. Kadın örgütleri ne zaman ki kendilerini hiyerarşi karşıtı yapılara adadılar, tekrar tekrar mevcut hiyererarşik kurumları yeniden ürettiler. Reformcular, temelinde adil olmayan bir ekonomik sistem içinde, “eşit haklar” için savaşıyorlar; bu yüzden de başarıları sınırlı derecede oluyor. Kadınların koşulları kötüye gitmeye devam ediyor. Erkek egemenliği evde ve evin dışında devam ediyor. Kadına yönelik şiddet, varlığını sürdürüyor ve bu yüzden kadınlar dünyanın herhangi bir yerinde korkusuzca hareket etme özgürlüğüne sahip değiller. Erkeksiz, kendi başına yaşayan kadınlar gittikçe yoksullaştırılıyor. Çalışma alanında cinsiyet ayrımcılığı var. Kadınlar, özellikle renkli kadınlar, hâlâ hiyerarşinin en alt basamağında ve yaşamak için mücadele ediyorlar. Üreme ile ilgili haklar ve pozitif ayrımcılık kazanımları devamlı saldırı altında.
Bu, tüm zamanların en iyisi ve en kötüsü; çünkü erkeklere verilen aile ücretinin karşısına kadınların rekabet hakkı konurken; bu hak, kadınlara geleneksel olarak düşük ücretli hizmet işlerini layık gören ataerkil işbölümü tarafından sınırlandırılmakta. Kadınların özerkliğe büyük oranda erişmeleri ekonomik güvensizlikle eş tutuldu. Ekonomik bağımsızlık, kadınlar için çifte külfet demek oldu. Sömürü ve suistimal, artan kişisel özgürlüğe ve cinsel özerkliğe eşlik etti.
Sonuç olarak; kadınlar ayrımcılık ve kişisel hakların ihlali etrafında harekete geçirilebilirken, devrimci değişim hakkında tutarlıca örgütlenmiş bir bilinç yükseltmeden söz edilemiyor. Kadınlar –erkeklerin, ev işlerine “yardım ederken” eve gelir getirmede uzmanlaştığı; kadınların, aile bütçesine katkıda bulunurken evin bakımının asıl sorumlusu olduğu- cinsiyetçi işbölümüne dayanan aile içi “işbirliklerini” geliştirmeye zorlanıyor.
Kadınlar da genelde, daha sınırlı eğitim almak, daha az rekabetçi koşulları olan işyerlerine girmek veya daha esnek, yarızamanlı işleri kabul etmek durumunda kalıyorlar. Kadınlar genellikle ataerkil ve cinsiyetçi baskının temel yapısını değiştirmek için kolektif bir eyleme çağrı yapmak yerine, bu yeni toplumsal cinsiyet sıralamasındaki durumlarını kişisel bir başarısızlık olarak değerlendirirler. Dolayısıyla kadınlar, kocalarıyla ilişkilerini kendi kapalı kutularında sürdürmeye ve birtakım değerlere sahip işler bulmaya çalışmanın çifte yükünü taşımak zorunda kalıyorlar. Medyanın cinsiyetçi mesajları da cabası.
Anaakım medya (kitaplar, dergiler, TV reklamları ve programlar, filmler aracılığıyla), mahvedilmiş, pasif, iştahsızlık hastası kadın görüntüleriyle kadınları ezip geçiyor. Buna maruz kalan genç kadınlar bu durumun önüne geçmiyorlar da, dünyadaki önemlerinin görünüşlerinde ve cinsel açıdan erkeklere ulaşılabilirliklerinde olduğunu düşünüyorlar. Daha yaşlı olanlar durumu değiştirmeye çalışmıyor da, önemlerini aile içinde, erkeklere ücretsiz hizmetçiler olarak yaptıkları hizmete dayandırıyorlar.
Kadınları devamlı güvensizlik durumunda tutan diğer kalıplar: kiloları; ten renkleri; saç renkleri; yüz hatlarının, göğüslerinin, kalçalarının büyüklüğü ve şekli vb.
Sağ kanat ideoloji; feministleri toplumun -yoksulluk, artan suçlar, evsiz barksız kadınlar, istikrarsız aileler, artan alkolizm ve terk edilmiş çocuklar gibi- bütün çarpıklıklarından sorumlu, erkek düşmanı olarak gösterir.
Popüler psikoloji; cinsiyetçiliği, yalnızca birbirimizi daha iyi anlarsak çözülebilecek bir iletişim eksikliği olarak sunar. Bir cinsiyetin diğer cinsiyeti ezmesi söz konusu değildir; “erkekler Mars’tan, kadınlar Venüs’ten” tezinin sunduğu türde bir ataerkilik yoktur. Daha ziyade, kadın ve erkek farklı iki kültürden geliyormuş gibi tanımlanır ve “problemlerimiz” daha iyi iletişimle, kitap satın almakla ve feminizm hakkında herhangi bir bilgisi veya ilgisi olmayan uzmanların seminerlerine para verip katılmakla çözülebilir. Popüler evrimci psikologlar, erkeklerin ve kadınların kalıplaşmış örneklerinin milyonlarca yılda geliştiğini ve onların şu an genlerimize ve beynimizdeki toplumsal cinsiyet farklılıklarına iyice yerleştiğini savunan bakış açısını geliştirmek için, şaibeli “bilimsel” çalışmaları kullanıyorlar. Bu görüşe göre, erkeklerin eskiden kadınların ikincil konumunu meşrulaştırmak için öne sürdüğü gayet dişil özellikler, şimdi akıl almazcasına eşitliğin temeli sayılıyor.
Yani kadınların seçenekleri sınırlı: Geleneklere meydan okuyabilirler, arkadaşlarının ve ailelerinin yanından ayrılabilirler ve ABD’deki feminist kültürün küçük alanlarının bir parçası haline gelebilirler –ve umarım dayanabilecekleri bir iş bulabilirler.
Veya hayatlarının onlar adına belirlendiği yerde, erkeklerin reis olduğu hanelerde kadınlar, bağımlı eşler ve anneler olarak biçilmiş olan sözde “tanrı vergisi” rollerini kabullenmeye devam edebilirler.
Veya kadınlar, radikal politikadan yoksun, feminizmin yaşamtarzı (life-style) bir seçeneğe dönüştüğü anaakım bir toplumda, çalışmanın ve alışverişin belirsiz özgürlüğünün peşinden gidebilirler. Yaşamtarzı feminizmde, kurtuluşu ve her an değişen kadın imgelerini kadınlar adına moda dergileri tanımlar. Feminist kurtuluş, bir ürünün satılmasını sağlayan her şeydir. Bir kadın mücadeleci olabilir ama turta gibi tatlıdır, maceraperesttir ama savunmasız bir kukladır, zekidir ama hiç çaktırmaz, güçlüdür ama yürüyen bir iskelet olmak için açlıktan ölür, saldırgandır ama kendi gölgesinden korkar, bağımsızdır ama âcizdir, eşittir ama değersizdir, önemlidir ama alâkasızdır, politika konusunda faşist, makyaj konusunda devrimcidir. Varsın olsun. Eğer kadınsa ve alışveriş yapıyorsa, feministtir.
Yaşamtarzı feminizmde devrim, Revlon’un “bir seferde dünyayı tek bir yüze çevirdiği” bir makyajdır. Feminizm, “erkeklerin içtiği kalın sigaralardan daha ince olan” sigaranı içmektir -ki bu “çok yol katettik tatlım.” demektir. Kendi bedenine sahip olmak demek, “sana kendini sevdiğini söyletecek bir şekil için” göğüs ameliyatı olmak demektir.
Evet, bu gelmiş geçmiş en iyi ve en kötü zaman.
Bu, tüm zamanların en kötüsü; çünkü feministler politik bilincin, somut devrimci toplumsal değişime nasıl dönüştürüleceğini çözmüş değil. Biz, kurumsallaşmış cinsiyetçiliği eleştirdik ama bu cinsiyetçi kurumları yerlerinde bıraktık. Hatta onlara katıldık.
Bu, tüm zamanların en kötüsü; çünkü ABD’deki solcular arasında, açık bir şekilde telaffuz edilen bir bakış açısı veya dayanışma yok. Bunun yerine -bazıları birlikte çalışma tecrübelerinin, bazıları Marksizmin merkeziliği ve onun feminizm, ırkçılık, hiyerarşi ve hatta sınıfla ilgili sınırları hakkında solcular arasındaki anlaşmazlıkların ortaya çıkardığı politik farklılıklardan kaynaklanan- bir güvensizlik mirası var. Marksist feministler, kadınların kurtuluşunun emek hareketine katılmalarına dayandığına inanır; radikal feministler, asıl sınıf ayrımını cinsler arasında görür ve kurtuluşun zorunlu cinsellik ve cinsiyet rollerini ortadan kaldırmakla geleceğini söyler. Sosyalist feministler, çözümü kapitalizm ve ataerkinin devrilmesini gerektiren, sınıf ve toplumsal cinsiyet kesişiminde görür. Liberal feministler, meseleyi yurttaşlık haklarından biri olarak ele alır. Bazı Siyah feministler, beyaz, üstünlük yanlısı, kapitalist ataerkine karşı çıkarlar; diğerleri açıklayıcı unsur olarak ırkı görürler. Yani beyaz feministler beyaz solculara güvenmez; siyah feministlerse beyaz feministlere… İşçi sınıfının radikalleri, elit görünen solculara güvenmez; anarşistler anonim şirketler gibi yapılanan sol örgütlenmelere güvenmez. Kalıplaşmış parti siyasetleriyle sekter örgütlenmeler ve hiyerarşik, antidemokratik yapılar, kolektif olarak ilerleme girişimlerini dağıtırlar. Vesaire, vesaire...
Bu, tüm zamanların en kötüsü; çünkü, cinsiyetçiliğin temel öğretilerinden biri, değişmeden ve meydan okunmadan durabiliyor: iyice yerleşmiş bir inanç olan erkeklerin insanlığın esas, en mükemmel örneği olduğu inancı. Bu yüzden kadın, erkekle olan ilişkisine göre tanımlanıyor. Asla erkeğe eşit olamaz, sadece neyse o olabilir -mesela erkek olmayan.
Bu, tüm zamanların en kötüsü ama aynı zamanda en iyisi de. Bu, tüm zamanların en iyisi; çünkü üstesinden gelinemez gibi görünen sorunlara rağmen, değişiklikler yapılmakta. Burada, ABD’de ve dünyada yıllardır toplumsal değişim için çalışan, adı anılmayan bizim gibi pek çok insan var. Örneğin; ben kişisel olarak aktivist mücadeleyi izleyerek haber yapmak ve radikal çözümlemeler sunmak için anaakım haber ve bilgilere karşı çıkan iki medya kuruluşunun oluşumunda yer aldım. Ayrıca, işyerlerimiz birleşik hiyerarşiye karşı demokratik alternatifin modelleri olarak yapılandırıldı. 1977’de kurulan “South End Press” bu kuruluşlardan biri. Diğeri Z dergisi; ismini, Yunanistan’daki askeri darbeyi ve ona direnişi anlatan Z filminden esinlenerek aldı.
Bu, tüm zamanların en iyisi; çünkü şu anda radikal toplumsal değişim olanakları insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar fazla. Bu, tüm zamanların en iyisi; çünkü direnişin ruhu sadece ABD’de değil -Z dergimizin ismi gibi- tüm dünyada yaşıyor.
:
İlgili kaynakça:
Joanna Brenner, Women and the Politics of Class, Monthly Review Press.
bell hooks, Feminism Is For Everybody, South End Press. (Feminizm Herkes İçindir, Çitlembik Yayınları)
Çeviren: Songül (Feminist Kadın Çevresi)