|

Türkün
her şeyi güzeldir ve her şeyden güzeldir. Mehmet
Emin Yurdakul
DOKUZ
IŞIK DOKTRİNİ
Gaye
olarak düşündüğümüz şeyi evvela belirtmek ve
ondan sonra bu gayenin gerçekleşmesini sağ/ayacak
yollan görüşmek isabetli olacaktır. Gaye Türk
milletini, insanca usullerle, en kısa yoldan,
kendi gücüyle ayakta durabilecek, kuvvetli,
müreffeh, mutlu, hak ve şereflerine sahip bir
millet hâline getirmek ve modern uygarlığın
en ön safına geçirmektir.
İnsanlar
nasıl her şeyden önce kendi kendilerine hürmetkar
olmak, kendi benliklerini hürmet duygusu ile
hissetmek mecburiyetinde iseler, mîlletlerin
de kendi kendilerine hürmetkar olmaları, kendi
varlıklarına güvenmeleri ve kendi varlıklarına
duyulan saygı ve güvenle çalışmaları sayesinde
mutluluğa ermeleri mümkündür.
Bir insanın, kendine saygısı yoksa, kendini
aşağı görürse, kabiliyetsiz hissederse, o insanın
büyük iş yapması, içinde bulunduğu çevreye yararlı
olması mümkün olamaz. Bir insan bir hendeğe
doğru "Ben bu hendeği atlayamam, gücüm
yetmez, kabiliyetim yoktur endişesiyle ümitsiz
ve tereddütlü gelirse, o hendeği aşamaz, atlayamaz.
Bir insan kendine güvenerek "Ben kuvvetliyim,
ben bu hendeği hiç yûksünmeden atlayabilirim"
diye korkusuzca gelirse atlar. Zafer, hiçbir
zaman mahvolduklarını zannedenler tarafından
kazanılamaz. Milletlerin hayatı da böyledir.
Milletler kendi varlıklarının değerini hissederler,
kendi kudretlerine inanç duyarlar, kendi izzetinefislerini
her şeyin üstünde tutabilirler ve kendi varlıklarına
saygı duyarlarsa, uygarlık âlemine büyük varlık
gösterirler, büyük eserler meydana getirirler
ve aynı zamanda kendi toplumları içinde yaşayan
bütün insanları mutluluğa, refaha erdirirler.
Bundan dolayıdır ki, biz prensiplerimizin başına
milliyetçiliği koyuyoruz.
Dünya üzerinde
insan toplulukları milletler hâlinde yaşamaktadırlar.
Her millet kendi özelliklerini korumaya, geliştirmeye
gayret etmekte ve kendi topluluğunu diğer milletlerden
daha ileri, daha yüksek, daha refahlı yapmaya
çalışmaktadır. Milletler arasındaki bu rekabet
ve karşılıklı yarışma, milleti meydana getiren
insanların müşterek duygular hâlinde birleşmeleri
ve müşterek bir millî şuur etrafında toplanarak
kendi toplum varlıklarını belirli hedeflere
yöneltmek şuuruna sahip olmalarıyla mümkündür.
Milletlerin faaliyetlerinde, yükselmelerinde
ve kendi toplumlarını refaha kavuşturmak, geliştirmek
çabalarında milliyetçilik şuuru ve milliyetçilik
duygusu başlıca tesir yapan faktör olmaktadır.
Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir toplumun
millet manzarası göstermesi mümkün değildir.
Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan, millî
şuura sahip olmayan bir topluluğun bir arada
yaşaması mümkün değildir. Böyle bir duygudan
ve şuurdan mahrum toplulukların dış olayların
en ufak bir tesirine karşı kendilerini koruyamadıklarını,
hatta dış tesirler olmasa dahi kendi kendilerine
dağıldıklarını ve belirli vasıfları olan, belirli
hedefleri olan bir topluluk hüviyetinden çıktıkların
görmekteyiz.
Türk milletini yükselmesi ve tehlikelerden korunması,
Türk milletini meydana getiren kişilerin teker
teker millî şuur sahibi olmasına ve kalplerini
millet sevgisi, vatan sevgisi ile çarpmasına
bağlıdır. Bunun için millî doktrin Dokuz İşık'ın
birinci ilkesi olarak milliyetçiliği koymuş
bulunmaktayız. Şüphesiz burada bahis konusu
edilen milliyetçilik
Türk milliyetçiliğidir. Türk milliyetçiliği
ne demektir? Türk milliyetçiliği, Türk milletine
karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun,
müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme
şuurunun ifadesidir. Türk milliyetçiliği insani
duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk milliyetçiliği
ki ne garazı esas kalmayan, sevgiyi esas alan
bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilik, milletinin
sevmek, vatanının sevmek ve milletinin tehlikelere
karşı korunması için her fedakarlığı göze almak
duygusu ve düşüncesidir. Türk milliyetçiliği
bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan
ve kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul
eden herkesi kardeş sayan bir düşünce ve görüştür.
Türk milliyetçiliği Türk milletinin gözüyle
olayları görmek ve değerlendirmek zihniyetini
ifade etmektedir. İster Türkiye içinde olsun,
ister Türkiye dışında olsun, cereyan eden her
olayın Türk milletine zarar getirmemesini istemek,
düşünmek ve denilebilir. Bunun yanı sıra Türk
milletinin gerek Türkiye'de gerek Türkiye dışında
meydana gelen olaylardan azamî ölçüde yararlanmasını
istemek,meydana gelen her olayın Türkiye'ye
azami ölçüde yarar sağlamasını düşünmek ve bunun
için çaba harcamakta Türk milliyetçiliğinin
bir gereği olarak görülmelidir. Millet tarifini
ele almakta Türk milliyetçiliğini belirlemek
için yarar vardır.
Türk millet dediğimiz gerçek nedir? Bugün Türk
milleti dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek
mümkün. Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek
bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup,
aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş,
yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve
bayrağı altında yaşayan, sınırları içinde yaşayan
insan topluluğu Türk milletini teşkil etmektedir.
Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan
ve Türklüğü benimseyen, aynı tarihe mensup,
aynı tarih şuurunu taşıyan ve aynı kültürle
yoğrulmuş, aynı dine mensup insan topluluğu
bugünkü milletimizi meydana getirmektedir. Türk
milleti tarifi, bu çizilen çizgilerin dışına
ayrıca taşmaktadır. Türk milleti büyük bir millet
olduğu için bugün dünya yüzerinde geniş sahalara
yayılmış ve dağılmıştır. Bugün dünya üzerinde
yaşayan aynı dine mensup, aynı tarihe mensup
ve aynı dili konuşan Türk topluluklarının sayısı
yüz yirmi milyon civarında tahmin edilmektedir.
Bunların ancak üçte biri Türkiye sınırları içinde
bulunmaktadır. Bugünkü Türkiye sınırları dışında
kalan Türkleri Türk milletinden saymayacak mıyız?
Bugünkü Türkiye Cumhuriyet sınırları dışında
kalan Türkler de Türk milletindendir. Onlar
da Türk milleti deyiminin içindedirler. Ancak
Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan
Türkler başka topraklarda, başka milletlerin
idaresi altında bulunmaktadırlar. Bugün dünya
üzerinde biricik bağımsız Türk Devleti olarak
Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti
bütün Türklük meselelerini sahibi ve temel varlığıdır.
Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyetinin birinci plânda
ele alınması ve korunması, yüceltilmesi başlıca
konuyu teşkil etmelidir. Türk milletinden olmak,
Türk milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle
hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu
içinde bulmak ve Türk Milletinin yükselmesi
için elinden gelen her fedakârlığı yapmak ve
çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve bu
şuuru taşıyan herkes Türk'tür. Kalbinde yabancı
başka bir milletin özlemini özentisini taşımayan,kendisini
Türk hisseden Türklüğü benimseyen ve Türk milletine,
Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk'tür.
İşte Türk milliyetçiliğinin temel görüşü budur.
Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek zorunluluğu
vardır. Türk milliyetçileri sadece Türkiye Cumhuriyeti
sınırları içinde bulunan Türklerle mi ilgilenecektir?
Türkiye Cumhuriyeti sınıriarı dışında kalan
Türklerle münasebetlerimiz ve bunlara karşı
tutumumuz ne olmalıdır? Bu sorulara verilecek
cevap şudur: Türk milliyetçiliği, dünya üzerinde
nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara
karşı derin bir sevgi ve ilgiyle doludur. Dünyanın
neresinde Türk varsa bu Türklerin iyi durumda
olmaları, bu Türklerin yükselmeleri, korunmaları,
kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve
desteğin sağlanması Türk milliyetçiliğinin şaşmaz
düsturudur. Ancak Türk milliyetçiliği Türkiye
Cumhuriyeti sınırları dışında bulunan Türklerle
ilgisinde ve münasebetlerinde, bu ilgi ve münasebetlerin
Türkiye Cumhuriyetimi tehlikeye sokmayacak,
Türkiye Cumhuriyeti'ne zarar vermeyecek şekilde
yürütülmesi prensibini esas alır.
Yurdumuzda iç politika mücadeleleri, politika
menfaatleri dolayısıyla Türk milletinin yüksek
davaları çiğnenmiştir; zarara sokulmuştur.
Türkiye'de Turancılık görüşleri hakkında yalan
yanlış iddialar ortaya atılmış ve Turancılık
düşüncesi, Turancılık fikri kötü, zararlı bir
düşünce olarak Türk milletine tanıtılma yoluna
gidilmiştir. Yunanlılar için Enosis neyse, Ruslar
için Panislâvizm neyse, Almanlar için Alman
Birliği neyse, Araplar için Arap Birliği neyse,
İranlılar için Panaryanizm neyse, Türkler için
de Turancılık odur.
Milliyetçilik, Türk milletine karşı beslenen
derin sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir
ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimî
olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes
Türk'tür. Biz; Türk milletine mensup olduğumuza
göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza
göre, elbette ki kendi milletimize karşı derin
bir bağla bağlı olacağız ve bu milletin yükselmesi
için, bu milletin haklarını daima her çeşit
tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması
için çalışmayı görev tanıyacağız. İşte bu sebeplerden
dolayı bizim milliyetçiliğimiz, Türk milletine
karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk
milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan
bir an önce, en modern uygarlığın en ön safına
geçirilmesini sağlamak duygusundan kuvvet alır.
Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garez
duygularıyla beslenmez. Demek ki, Türk milliyetçiliği,
Türk milletine karşı duyulan derin sevgi, bağlılık
ve onu güç durumdan, baskıdan uzak, şerefiyle
yaşayan, müreffeh, mutlu ve modern uygarlıkta
en ön safa geçmiş bir hâle getirmek isteği ve
bu isteğin yarattığı duygudur. Birinci prensibimiz
olan milliyetçiliğimizin özet olarak tarifi
budur.
Bunun yanında Türkçülük kelimesini de ilâve
ediyoruz: Milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz?
Çünkü milletimiz Türk milletidir. Türkçülük
ne demektir? Türkçülük, Türk milletinin hayatının
her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna,
Türk geleneğine uygun olması ve Türk'e yararlı
olması amacının, fikrinin ön plânda tutulmasıdır,
Türkçe konuşacağı, Türkçeyi daima her şeyin
üstünde tutacağız. Yapılacak her işte Türklük
ruhuna, Türk'ün özelliğine uygun ve Türk milletine
yararlı olması şartını göz önünden kaçırmayacağız.
Türkçülüğün de kısaca tarifi budur. Birinci
prensibimiz olarak aldığımız Milliyetçilik ve
Türkçülük, kısaca yaptığımız bu izah ve tarifle
işte bu şekilde ortaya konmuş oluyor.
Ülkücülük
batı dillerinden dilimize giren idealistlik
kelimesiyle aynı olan bir anlam belirtmektedir.
Ülkücülük veya idealizm insan kafasının içinde
elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel,
kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması
ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu
gösterilmesi ve çalışılması anlamını taşır.
İnsanlar arasında idealistler yetişmeseydi insanlık
bugün dünyayı aydınlatan birçok gelişmelerini,
birçok alanlardaki yükselişlerini sağlayamazdı.
Her gerçek, her fikir önce insanların kafasında
bir hayal olarak doğar. İnsanlar hayal ederler.
Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için
iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle
mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım
özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle
büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle
diğer canlılardan bir ayrıcalık gösterirler
ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar.
İşte ülkücülük de yani idealizm de insanların
ve insan toplulukların kendileri için varılması
mutluluk sağlayacak, varılmasıyla en gelişmiş,
en yükselmiş bir durum sağlayacak, bir hayalin
düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesidir.
Her toplumda idealistler vardır, ülkücüler vardır
ve ülkücülerin, idealistlerin bulunuşu toplumlar
için bir saadettir; büyük bir talihtir! Türk
milleti için bizim düşündüğümüz ülkü nedir?
Türk milleti için tasarladığımız ideal nedir?
Her şeyden önce Türk milletinin ahlâkta, maneviyatta,
insanlık duygularında en yüksek seviyede bulunması,
yaşaması ve ilimde, teknikte dünyanın en ileri
gitmiş varlığı hâline gelmesi ve ekonomik açıdan
kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre geliştirmiş
ve modern sanayii kurulmuş, refahlı bir toplum
hâline gelmesi, Türk toplumu için bir Türk milliyetçisinin
düşüneceği ülkünün esaslarından mühim bir kısmını
teşkil etmektedir. Türk milliyetçiliğini, ülkücülüğünün
sınırları içinde sade bunlar mı vardır? Sade
bunlar değil başka düşünceler, başka hedefler
de vardır. Bu hedefler Türk milletinin hiç kimseden
merhamet dilenmeyecek bir duruma gelmesi, kendi
gücüyle ayakta duran, kendi gücüyle varlığını
koruyabilen ve sözünü dünyanın her yerinde saydırabilen
bir varlık hâline gelmesi düşüncesidir.
Bunun yanı sıra Türk milletinin haklarını her
zaman dünyaya tanıtabilmesi, dünyaya duyurabilmesi
düşüncesidir ve bunun yanı sıra bütün Türklerin
kölelikten, yabancıların buyruğu altında yaşamaktan
kurtulmaları ve Self Determination, yani
kendi mukadderatına kendilerinin hâkim olması
kutsal prensibine göre, hepsinin bağımsız hâle
gelmeleri, bağımsız olmaları Türk ülkücülüğünün
bir diğer görüşü, düşüncesidir. Bunun için millî
doktrinin önemli bir ilkesi olarak ülkücülüğü
almış bulunmaktayız.
Türk milliyetçilerinin ülkücülük tarifinin sınırları
içinde bulunacak görüşleri, fikirleri ancak
genel olarak işaret etmiş bulunmaktayız. Türk
ülkücülüğünün hedef aldığı düşünceler genel
olarak belirtilmiş olan bu fikirlerden ibaret
değildir. Ülkücülüğümüzün içerisinde her mesleğe
mensup Türk milliyetçilerinin kendi mesleklerinde
en ileri, en yüksek ve gerek kendi milletimiz
için. gerek insanlık için en çok yararlı neticeleri
elde etmek görüşü de yer alacaktır. Bir Türk
Milliyetçisi kendi toplumu için, kendi milleti
için idealizmi daima göz önünde bulunduracak,
bu genel idealizm prensipleri ile birlikte kendi
sahası, kendi branşı ile ilgili çalışmalarında
da bu temel ve genel mahiyetteki ülkücülüğün
esaslarına uygun, onunla bütünleşmiş
bir hâlde kendi branşı ile ilgili ülkücülüğünü
de tespit edip güdecektir. Ülküler uzak hedeflidir,
uzun vadelidir. Bir ülkünün hemen yarın gerçekleşmesi
mümkün olmayabilir. Ülküler önümüzdeki yılları,
önümüzdeki yüzyılları kapsayabilir. Ama ülkü
insanının kalbini aydınlatan bir ışıktır. Ülkü
insanlara yönünü tayin etmesini sağlayan bir
kılavuzdur. Milletler için de millî ülkü, milletin
kılavuzu, milletin yolunu aydınlatan güneşidir.
Ülküsüz insan çamurdan bir varlık gibidir. Ülküsüz
insan dümensiz, pusulasız bir gemi gibidir.
Bunun için her Türk milliyetçisi, her Dokuz
Işıkçı mutlaka ülkücü olacaktır, mutlaka ülkü
sahibi bulunacaktır. Hem milli ülkü sahibi olacaktır,
hem insanî ülkü sahibi olacaktır, hem de kendi
mesleğiyle ilgili ülkücü bir kişiliğe sahip
olacaktır ki, hem de kendi mesleğinde başarılı,
yararlı bir kişi olarak gelişsin hem de mensup
olduğu topluma, milletine yararlı hizmetler
yapsın,insanlığa yararlı faaliyetler gösterebilsin.
Bunun için Dokuz Işık doktrininin çok önemli
ilkelerinden olan ülkücülüğe büyük değer vermekteyiz.
Ülkücüyüz! İnsanlık ailesi, yeryüzünde yaşayan
bütün insanlar, milletler denen aynı aynı üyelerin
bir araya gelmesinden meydana gelir. Bir insan,
insan olmak isterse, insanlığa hizmet etmek
isterse, evvelâ kendi milletine hizmet etmeli,
kendi milletini yükseltmeye, kendi milletini
mutlu kılmaya çalışmalıdır. Bunu yaptığı takdirde
aynı zamanda insanlığa da hizmet etmiş olur.
Çünkü bir insan kendi ailesini düşünür ve ona
karşı vefalı kalırsa, insanlık duygulan en olgun
seviyeye erişeceği için, kendi ailesi dışındaki
insanlara karşı da yaranı ve vefalı olur. Bir
insan kendi milletine faydalı olamaz, kendi
milletine karşı bağlılık duymazsa, onun insanlığı
düşünmekten bahsetmesi nihayet bir fantazi olur.
İnsan, yetiştiği toprağın, yetiştiği milletin
refahını, iyiliğini, saadetini ve şerefini temin
etmelidir. Bunu yaptığı takdirde, o millet insanlığın
bir parçası olduğu için, dolayısıyla insanlığa
da hizmet etmiş olur.
Ülkücülüğümüz nedir? Ülkücülüğümüz; Türk milletini
en kısa yoldan en kısa zamanda modern uygarlığın
en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh
hale getirmek; bağımsız, özgür, kendi haklarına
sahip bir hayata kavuşturmaktır.
Kişilere hürriyet, milletlere istiklâl başta
gelen prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve
eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet
ve görevlerinin dışında insanlar haklarına tam
olarak sahip kılınmalıdırlar.
Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve
kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir
sıraya konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber
ayrımsız olarak herkese bir imkân eşitliği sağlanmalıdır.
İmkân eşitliği derken mücerret anlamda bir eşitlik
anlaşılmamalıdır.
Bu ülkücülüğümüzün içine bu günkü sınırlarımızın
dışında bulunan Türklere ait herhangi bir şey
girer mi?
Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin
çevresi içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her
milletin tabiî hakkı olduğu gibi Türk milletinin
de tabii hakkıdır. Bu günün Birleşmiş Milletler
Anayasası, yeryüzünde yaşayan her millete "kendi
mukadderatına hâkim olma" (şelf determination)
dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak
ilân etmiştir. Bugün Afrika'da yaşayan ve bugüne
kadar hiçbir bağımsız devlet kuramamış olan
Zencilere dahi, kendi mukadderatına hâkim olma
(şelf determination) hakkı kutsal bir hak olarak
tanınır ve bunların her biri yabancı boyunduruğundan,
sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını
alırken, başkalarının boyunduruğu altında tutsak
bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını
istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler taşımak,
Türk olan herkes için en tabiî ve kutsal bir
haktır.
Fakat biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı
ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye'yi hiçbir
zaman
tehlikelere, risklere, , maceralara sürüklemeyecek
bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz.
Ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir. Ülkücülüğümüz,
Türk milletinin en kısa, yoldan, en kısa zamanda
modern uygarlığın en üst kademesine yükseltilmesi,
müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi
gücüyle ayakta durabilecek bir hâle getirilmesi
ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak,
hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı
zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi
göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve
onların mutluluğunu, Türkiye'yi risklere, tehlikelere
maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak
şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir
ülkücülüktür.

Bir
toplumda insanların birbirlerini incitmeden,
birbirlerine zarar vermeden, sağlıklarını koruyarak,
tabiat güçlerinin tesirlerinden en iyi yararlanacak
şekilde hareketlerini tanzim etmelerini sağlamaya
yarayan kurallarının toplamı ahlâkı meydana
getirir. Ahlâk, kişinin davranışlarını ayarlayan,
sınırlayan ve bu davranışların hem kendisi için
yararlı olmasını, kendisine mutluluk sağlayacak
şekilde düzenlenmesini hem de çevresini rahatsız
etmeden, zarara sokmadan çevresiyle uyuşmasını
sağlamak üzere konulmuş olan kaidelerdir; münasebet
prensipleridir, yaşama prensipleridir. Ahlâk
insanların inancından ve dünya görüşünden doğmakta,
kaynağını almaktadır. Bunun için, gerek toplumun
gerekse toplumu meydana getiren kişilerin ayrı
ayrı inançları, yaşama görüşleri, yaşama felsefeleri
ahlâkın kaynağını, temelini teşkil etmektedir.
Bu bakımdan kişilerin ve toplumun dünya görüşü,
yaşama felsefesi ve taşıdıkları inanç çok önemlidir.
Biz, Türk toplumunun dünya görüşünün, yaşama
felsefesinin kendi dinî inançlarından, İslâmiyet'ten
ve millî tarihten kökünü aldığını görmekteyiz.
Bunlara ilâve olarak, milletimizin geçirdiği
tecrübeler ve yurdumuzun içinde bulunduğu şartlar
da toplumumuzun düşünce ve inançlarında tesirli
faktörlerdir. İşte bu kaynak ve faktörlerin
tesiri altında, Türk milletinin mutluluğunu
sağlayacak, Türk millî ahlâkına önem vermek
zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Ahlâksız
kişi, ahlâksız toplum mutlu olamaz. Böyle bir
toplum kalkınamaz, böyle bir toplum yüksek düşünceler,
kutsal inançları uğruna fedakârlık ve feragat
gösteremez, insanlık tarihine şeref veren büyük
eserler, insanların uzun sabır yıllarıyla güçlüklere
göğüs gererek, katlanarak, feragatle çalışmalarıyla
meydana getirdikleri yüce hizmetler, inancın
insanlığa kazandırdığı, , köklü imanın ve yüce
bir ülküye, ideale bağlanmanın kazandırdığı
varlıklar, olmuştur. Bunun için biz de Millî
doktrin Dokuz Işık'ın önemli bir ilkesi olarak
ahlâkçılığı almış bulunmaktayız. Ahlâkçılıkla
kastettiğimiz şey, her şeyden önce kişilerin
ve toplumun millî ahlâk kurallarına bağlı olarak
yetiştirilmesi ve millî ahlâk kurallarına bağlı
olarak
yaşaması ilkesidir. Bu sağlanmadıkça toplumumuzun
kalkınması ve toplum içinde haksızlıkların önlenmesi,
ıstırapların önlenmesi, kişilerin ve toplumun
mutluluğunun sağlanması mümkün olamaz. Ahlâkçılık
derken her şeyden önce milletimizin dini olan
islâmiyet esaslarını ve İslâm inançlarını bunun
başlıca kaynağı olarak almaktayız Bunun yanı
sıra kendi millî geleneklerimizi, millî tarihimizi
ve milletimizin geçirmiş olduğu çeşitli tecrübelerin
bize kazandırdığı kuralları göz önünde bulundurmaktayız.
Ahlakçılığımızın içinde İslâmiyet esasları.
İslâm inançları başlıca yer almakla beraber
bununla yoğrulmuş olan ve tarihimizden gelen
Türk töresi de yer almaktadır. Gerek dinimizin,
bize emrettiği ahlâk gerek millî törelerimizin
bize emrettiği ahlâk kurallarından başta geleni
millet varlığının, kişi ve toplum kurallarından
başta geleni, millet ve toplum varlığının üstünde
yer aldığıdır. Toplumun milletin, vatanın, devletin
menfaatleri daima kişilerin menfaatlerinden
önde gelir ve önde tutulması gerekir. Bunun
yanı sıra yine kaynaklarımızın bize göstermiş
olduğu kuralların başlıcalarından birisi de
her ne olursa olsun dürüst hareket etmek, sabırlı
hareket etmek ve büyüklere karşı saygılı, itaatli
olmak, küçüklere karşı şefkatli olmak ve sevgi
göstermek ilkesidir. Bunun yanı sıra disiplinli
yaşamak, disiplinli bir toplum olarak hareket
etmek de töremizin dayandığı başlıca ilkelerdendir.
Disiplin dediğimiz zaman neyi kastetmekteyiz?
Disiplin dediğimiz zaman ahlâk kurallarına bağlı
olmak, kanunla saygılı ve itaatli olmak, büyüklere
saygılı olmak, küçüklere karşı daima adaletli,
şefkatli olmak ve büyük küçük karşılıklı olarak
herkesin birbirlerinin hakkına, hukukuna riayetkar
olmasını kastetmekteyiz. Bunların yanı sıra
yine törelerimizin bize tavsiye etmiş olduğu
bir diğer ilke de yüksek vazife duygusuna sahip
olmak, yüksek görev duygusu taşımak ve görevi
namus saymaktır. Görev, kişinin kendisi için,
yurdu için, milleti için yapmakla yükümlü olduğu
iş demektir. Bunda ciddî olması ve görevini
aksatmadan yapması törelerimizin gereğidir.
Ahlâkçılığımız dinî, millî, manevî değerlerimize
dayanmakla beraber tabiat kurallarına aykırı
olmamak şartını da içinde bulundurmaktadır.
Tabiat kurallarıyla bağdaşacak şekilde ahlâk
kurallarının tanzimi ve yürütülmesi, onun işlerliği
için gerekli bulunmaktadır. Ahlâk her şeyin
esasıdır. Ahlâkı olmayan bir toplumun hiçbir
işi başarılı olamaz ve o toplumda hiçbir şey
iyi bir durumda bulunamaz. Fakat ahlâkçılığın
dayandığı birtakım temeller vardır. Bizim ahlakçılığımızın
dayanacağı temeller şunlardır : Türk ahlâkı,
Türk geleneklerine, Türk ruhuna, Türk milletinin
inançlarına uygun olacaktır. Türk ahlâkı, hiçbir
zaman insan ruhuna aykırı olmayacak, inançlarımıza
da bağdaşan bir takım temellere dayanmış bir
ahlâk olacaktır. Ahlâkçılıkta gözeteceğimiz,
araştıracağımız şeylerden biri de, Türk ahlâkının,
Türk milletinin yükselmesi, yaşaması ve korunmasını
sağlamaya yarayacak esasları içinde toplanması
olacaktır. Yani Türk milletinin yaşamasına zararlı
olacak kaideler, Türk ahlâkçılığının içinde
yer alamaz. Demek ki, ahlâkçılık ilkesine esas
olarak kabul ettiğimiz şeyler Türk milletinin
ruhuna uygun olmak Türk milletinin geleneklerine
âdetlerine ve inançlarına uygun olmak, tabiat
kanunlarına uygun olmak ve Türk milletine yararlı
olmak esaslarına dayanacaktır.

Toplumculuk
demek : Toplum menfaatinin, toplum varlığının,
kişi varlığının üzerinde gözetilmesi demektir.
Bu ilke de Türk töresinden kaynağını almaktadır.
Türklerin tarih boyu yaşayışlarında daima milletin
varlığı, vatanın menfaatleri, devletin menfaatleri
ve varlığı kişi varlığının üzerinde, kişi varlığının
önünde yer almıştır. Onun için millî doktrin
Dokuz Işık'ın toplumculuk ilkesi de bu görüşü
ortaya koymak için millî doktrin içinde yer
almıştır. Kişiler, toplumun yararını, toplumun
yükselmesini, Türk milletinin korunmasını, yükselmesini,
yaşatılmasını her şeyin üstünde görecekler ve
her hareketi Türk milletine yararlı mı yoksa
zararlı mı olur düşüncesiyle değerlendireceklerdir.
Bu ilkenin genel anlamda ifadesi budur.
Toplumculuk görüşü başlıca iki bölüme ayrılır.
Birincisi : Ekonomik görüşü teşkil eden bölümdür.
Diğeri ise sosyal yapıyı ilgilendiren, sosyal
görüşü temsil eden bölümdür. Ekonomik görüşümüzü
şöylece ifade edebiliriz. Türk milletinin süratle
kalkınması, tarımını modern hâle getirmesi ve
modern sanayi kurması gerekmektedir. Bize göre
Türkiye bir tarım ülkesi olarak kalamaz. Türkiye'nin
sadece bir tarım ülkesi olduğunu kabul etmek
mümkün değildir. Buna karşılık Türkiye'yi tarımı
ihmal ederek yalnız sanayi ülkesi hâline getirmek
de düşünülemez. Bir milletin güçlü olması, bir
milletin refahlı ve mutlu olması hem tarımda
hem de
sanayide dengeli bir şekilde kalkınmış, ilerlemiş
bulunmasına bağlıdır. .Bunun için. biz tarıma
da en yüksek önemi vereceğiz, sanayileşmeye
de en yüksek önemi vereceğiz ve her iki alanda
milletimizin süratle ileri gitmesini sağlayacak
tedbirleri alacağız. Tarımımızı ilme ve tekniğe
dayanan modern bir tarım hâline getireceğiz.
Türkiye'mizi süratle sanayileştireceğiz ve her
çeşit modern makineleri, fabrikaları, araçları,
gereçleri kendi ilim adamlarının, teknisyenlerinin
bilgisiyle ve kendi insanlarının el emeğiyle
kendi topraklarında kurulmuş fabrikalarda yapabilen
bir hale getireceğiz. Ülkemizin kısa zamanda
refaha kavuşabilmesi için tarımda ve sanayide
modern, standart kitlevî çok üretim sağlamak
başlıca hedefimizi teşkil edecektir. Çok üretim
ancak Türkiye'yi refahlı yapabilir ve sıkıntılardan
kurtarabilir. Bununla beraber, bunlardan ayrılmaz
kabul ettiğimiz diğer bir görüş de gerek devlet
idaresinde, gerek milletimizi meydana getiren
her vatandaşın yaşayışında, tasarrufu hâkim
kılmak görüşüdür. Yurdumuzda büyük israflar
yapılmaktadır. İsrafların önlenmesi ve her alanda
tasarrufa gidilmesi sermaye birikimi sağlamakta
ve Türkiye'nin süratle kalkınmasını teminde
başvuracağımız tedbirlerden birisi olacaktır.
Çok üretim sağlamak, çok ihracatta bulunabilmek
ve aynı zamanda tasarrufu hâkim kılan bir yaşayışı
memleketimizde yürürlüğe koymak Türkiye'mizin
kalkınmasını sağlayacak genel esaslardır. Bunları
belirttikten sonra Türk milletinin kalkınması
için uygulayacağımız model nedir?
Bu model "Üçlü Esasa Dayanan Karma Ekonomi"
modeli olacaktır. Yeni hem özel teşebbüs desteklenecek,
yardım görecek hem devlet eliyle kamu yatırımları
yapılacak hem de bunlardan başka milletimizin
insanlarını sosyal dilimler, gruplar hâlinde,
kooperatifler hâlinde, üretim ve tüketim birlikleri
hâlinde teşkilâtlandırarak, tasarruf sandıklan
kurarak, Meyak gibi, Oyak gibi kuruluşlar meydana
getirerek millet eliyle yatırımlar yapılması
sağlanacaktır. Özel sektör, kamu sektörü, ve
millet sektörü hâlinde Türkiye ekonomisinin
tanzimi sağlanacaktır. Türk milletini altı sosyal
dilim hâlinde mütalâa etmek mümkündür. Bugün
milletimizi meydana getiren insanların yaşayışları,
mesleklere bölünmeleri yönünden incelediğimiz
zaman % 65'ini teşkil eden kısmının köylü olduğunu,
köylerde yaşadığını ve çiftçilikle geçindiğini
görmekteyiz. Bunlardan başka sayılan 4,5-5 milyonu
bulan bir esnaf kütlesinin bulunduğu da bir
gerçektir. Bunun yanı sıra bir memur tabakasını,
sayısı bugün 3 milyonu bulan bir işçi grubunu
görmekteyiz. Bunlardan başlıca da serbest meslek
erbabı dediğimiz bir grup vardır. Avukat gibi,
doktor gibi eczacı gibi kendi bilgileri ve emekleriyle
serbest olarak çalışan insanlarımızın meydana
getirdiği bir grubu görmekteyiz. Bunların yanı
sıra bir de iş veren grubu vardır. Bunları kısaca
şöyle sıralayabiliriz. Köylü dilimi, işçi dilimi,
esnaf dilimi, memur dilimi, iş veren dilimi,
serbest meslek mensupları dilimi. Böylece, Türk
toplumunun bugünkü sosyal yapısı itibarıyla
6 sosyal dilimden meydana geldiği görülmektedir.
Dokuz Işık'ın ekonomik görüşüne göre bu 6 sosyal
dilimin kendi içerisinde teşkilâtlandırılması
gerekmektedir. Kendi içinde bu sosyal dilimin
ayrı ayrı bir tasarruf teşkilâtı kurması gerekmektedir.
Millî doktrinin görüşüne göre mülkiyet hakkı
insanlar için vazgeçilmez, kutsal bir haktır.
İnsan tabiatına uygun bir haktır. İnsan kendisinin
olan bir şeye sahip çıkar. Kendisinin olan bir
şeyi korur, saklar, onun bakımını sağlar. Kendisinin
olmayan bir şeyle ilgisi zayıflar veya hiç kalmaz
Bunun için milli doktrin Dokuz Işık mülkiyeti
insan haklarının vazgeçilmez bir bölümü kabul
etmektedir. Fakat mülkiyetin kapitalist sistemde
olduğu gibi belirli kimselerin elinde yığılmasına
ve mülkiyet hakkının başka kimselerin üzerinde
sulta kurmak vasıtası olarak kullanılmasına
karşıdır.
Dokuz Işıkçı ekonomik görüş, bir toplumda, o
toplumu meydana getiren kişilerin her birinin
ayrı ayrı mülkiyet sahibi olması görüşündedir.
Onun için millî doktrin mülkiyeti bütün vatandaşlara,
halka yaygınlaştırma ilkesini kabul etmiştir.
Bu maksatla her sosyal dilim bir tasarruf sandığına,
bir tasarruf teşkilâtına, sahip olacaktır. Hisse
senetleri vasıtasıyla, kurulan fabrikalar, kurulan
tesisler bu tasarrufları yapan vatandaşlarımızın
malı olacaktır, mülkü olacaktır. Böylece her
vatandaşa mülkiyet hakkı sağlanacak ve mülkiyet
yaygınlaştırılmış hâle getirilecektir. Dokuz
Işık'ın öngördüğü ekonomik model budur. Bunun
yanı sıra Türkiye'nin kalkınması için hızlı,
büyük yatırımlara girişmek ihtiyacı vardır.
Hızlı büyük yatırımlara girmek ihtiyacı dolayısıyla
büyük sermaye birikimine ihtiyaç vardır. Bugün
biliyoruz ki Türkiye'de büyük sermaye birikimi
şöyle dursun, normal sayılacak bir sermaye birikimi
dahi yoktur. O hâlde süratli büyük yatırımları
sağlamak için bu büyük sermaye birikimi nasıl
sağlanır, nasıl temin edilir? Bunların temini
için Dokuz Işık'ın öngördüğü yollar şunlardır:
Birisi millet sektöründe açıklandığı üzere Türk
milletinin tasarrufa sevk edilmesi ve bu tasarruf
dolayısıyla her vatandaşın sahip olduğu küçük
imkânların birleştirilerek büyük sermaye birikimi
sağlanması yolu olacaktır. İkincisi halkın kullanılmayan
emeğinin kullanılması. Halk enerjisinin seferber
edilmesi yoluna başvurulacaktır..... Biliyoruz
ki insan emeği zamana bağımlı olarak değerlendirilmedikçe,
zaman aşımıyla muhafazası, depolanması ve gerektiği
zaman kullanılması mümkün olmayan bir varlıktır.
Bu sebepten insan emeğini zamanında, ilmi şekilde,
randımanlı şekilde değerlendirmek gerekmektedir.
Bunun yanı sıra Türkiye'nin kalkınmasını sağlamada
öncelikler tayin etmek zorunluluğuyla karşı
karşıyayız. Bugüne kadar Türkiye'yi idare eden
iktidarlar, bu öncelikler tayininde yanılmışlardır
veyahut da öncelik tayinini düşünememişlerdir.
Türkiye'nin bir an önce kalkınması, refaha kavuşması,
güçlü hâle gelmesi her şeyden önce onun modern
sanayie sahip olması, modern tarıma sahip olmasıyla
mümkündür. O hâide yatırımları öncelikle bunu
sağlamaya yöneltmek lâzımdır. Süratle Türkiye'nin
bütün tarımını teşkilâtlandırmak, modern hâle
getirmek ve Türkiye'yi süratle sanayileştirmek
yönüne yatırımları yoğunlaştırmak lâzımdır.
Buna katkıda bulunmayan alanlara yatırım yapmak
doğru değildir. Bunları daha sonraya bırakmak
lâzımdır. Misal ne olabilir? Misal; süslü binalar
yapmak, opera binaları yapmak, kapalı spor salonları
yapmak gibi faaliyetlerdir. Bunu söylemekle
spor faaliyetlerine karşı olduğumuz veyahut
sanat faaliyetlerine, tiyatro faaliyetlerine
karşı olduğumuz anlamı çıkmamalıdır. Fakat öncelikle
Türk üretimini arttıracak. Türkiye'nin üretimini
çoğaltacak ve bu yoldan .Türkiye'nin gelirini,
iktisadi gücünü artıracak faaliyetlerin yapılması
gereklidir. Gelir sağlandıktan sonra, refah
sağlandıktan sonra bu gibi imar faaliyetlerinin
yapılması çok kolaylaşmış olur. Bunları bir
sıraya koymak görüşünü savunmaktayız. Yani biz,
hemen ekonomiye katkıda
bulunmayan ve üretimin artışını sağlamayan yatırımlara
ölü yatırım demekteyiz. Türkiye'yi kalkındırmak
için ölü yatırımlardan kaçınmak lâzımdır. Ölü
yatırım dediğimiz zaman şunu kastetmekteyiz:
Yatırdığımız sermayenin hemen Türk ekonomisine
fazla üretim sağlamayan, fazla gelir sağlamayan
teşebbüsler demektir. Biz buna karşıyız. Bunu
hatalı bulmaktayız. Bunun yanı sıra memleketin
sahip olduğu, tabiî birçok imkânları süratle
değerlendirmek gerekmektedir.
Türkiye'nin hızla kalkınmasında başvurulması
icap eden tedbirlerden biri de sahip olduğumuz
tabiî kaynaklan süratle seferber etmek, değerlendirmektir.
Bundan başka çeşitli ekonomik faaliyetler ve
dış ticaret konularında da devletçe enerjik
tedbirler alınması görüşündeyiz.
Toplumculuk ilkesinde gözettiğimiz hususlar
üç ayrı bölümde açıklanabilir:
l- ÖZEL TEŞEBBÜS :
Toplumun kalkınmasında özel teşebbüs desteklenecek,
himaye edilecektir. Ancak bu konuda iş verenle
işçinin karşılıklı olarak haklarının korunması
ve bu iki tarafın münasebetlerinin milletin
zararına olmayacak şekilde kontrol, tanzim ve
nezaret altında bulundurulması şarttır. Demek
ki, özel teşebbüsü korumak, himaye etmek prensibimizdir;
desteklemek, teşvik etmek amacımızdır. Fakat
bunu yaparken iş veren işçi ilişkilerini karşılıklı
olarak iki tarafın da haklarını koruyacak ve
her iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına
olmayacak şekilde denetlenmesi, düzenlenmesi,
nezaret altında bulundurulması esasını şart
koşuyoruz.
II-KÜÇÜK
SERMAYENİN BİRLEŞMESİ :
Memleketimizde yapılması gereken pek çok büyük iş vardır. Bunların başarılması
için halkın elindeki küçük tasarrufların teşvik edilerek, devlet tarafından tanzim
ve organize edilerek birleştirilip halkın sermayedar olacağı büyük ekonomik teşebbüslere
girişilmesini gaye edinen bir görüşe sahibiz. Ayrı aynı kimselerin elinde bulunan
küçük tasarruflar, mesela, on bin kişinin yirmi bin kişinin katılıp birleşmesiyle
büyük sermaye hâline gelir ve bu sermaye büyük tesislerin kurulmasını sağlar.
Bu nasıl olacaktır? Halkımız buna alışmıştır. Halkı buna teşvik etmek, alıştırmak,
cesaretlendirmek, organize etmek ve ön ayak olmak devletin görevleri arasında
olacaktır. Bunun dışında yapılması icap eden birçok büyük işin ayrıca yine devlet
eliyle bizzat ele alınarak başarılması gerekir. Bugün Amerika gibi en kapitalist
memleketlerde dahi, bazı büyük işler vardır ki, tamamıyla devlet tarafından yapılmaktadır.
Bunlar meselâ : Atom, füze araştırmaları ve ilmî araştırmalar gibi büyük organizasyon
isteyen, büyük masraflar isteyen işlerdir. Bunların tamamıyla devletçe ele alınıp
planlanması ve süratle başarılması esasını içine alan bir görüşü tutuyoruz.
III-
SOSYAL YARDIM VE GÜVENLİK TEŞKİLATI : Bu
da, Türk milletini içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve güvenlik teşkilâtı meydana
getirmek görüşüdür. Türk milleti bugün sosyal bakımdan organize edilmemiş, dağınık
bir durumdadır. Eskiden onun birtakım sosyal bağları, sosyal kuruluştan vardı.
Bunlar dağıldı, yıkıldı. Meselâ eskiden vakıflar vardı, mahalle heyetleri vardı.
O günün şartlarına göre, zamana uygun düşecek birtakım sosyal ve ekonomik organizasyonlar
vardı. Loncalar vardı, loncaların da aynı zamanda sosyal fonksiyonları vardı.
Bunlar zamanla yok oldu, kalktı. Bugün milleti tekrar organize etmek
lâzım geliyor. Bunların en başında gelen işlerden birisi de bütün halkı içine
alacak bir sosyal yardımlaşma ve sosyal güvenlik teşkilâtı kurmaktır. Yani Türkiye
içerisinde hiç kimse sahipsiz, yardımsız, himayesiz, desteksiz, işsiz kalmamalı,
kalmak korkusuna düşmemelidir. Bir ailenin reisi mi öldü, çocukları, ailesi mutlaka
bu teşkilât tarafından derhâl himaye edilmelidir. Çocukları okuyacaksa okutulmalı,
tahsillerine devam ettirilmelidir. Ailesine iş bulunmalıdır. Bütün bu problemleri
üzerine alan bir organizasyon meydana getirilmelidir. Böyle bir organizasyon olmaksızın
cemiyette büyük haksızlıklar, büyük facialar meydana gelir ve böyle bir durum
milleti sıhhatli olmaktan çıkarır. Birçok yerlerde sizler, kendiniz de, bu gibi
olaylara her hâlde tesadüf ediyorsunuz. Birçok facialar görüyorsunuz, işitiyorsunuz.
Bunları önleyecek böyle bir organizasyon kurmayı esas kabul eden bir görüşün sahibiyiz.
Yani toplum içerisinde herkes bilecek ki, her-, kesin sosyal güvenliği sağlanmıştır.
İş mi? Başvuracaksınız, iş verecek. Hastalık mı? Tedavi görecek. Tahsil mi? Çocuğuna
tahsil imkânı sağlayacak. Ayrıca sağlık ve adalet güvenliği, sağlanmasını
düşündüğümüz bir diğer iştir. Yani bir dava ve mahkeme konusu olduğu zaman, vatandaş
ihtiyacı olan avukat, mahkeme masrafı ve diğer zaruri masraflar gibi yardımları
kolayca elde edebilmelidir. Bugünkü gibi öyle parası olanın kendisine çifter çifter
avukat tutup, şahit masraflarını ödeyip hukuk imkânlarından rahatça faydalanması
ve parası olmayan vatandaşların ise, bunlardan yoksun kalarak haklarını koruyamaması
durumu ortadan kaldırılmalıdır. Ayrıca ceza ve tevkif evlerinin durumu da insanlığa
yakışır şekilde ıslâh edilmeli ve oraya düşen vatandaşlar tam bir imkân eşitliğine
kavuşturulmalı, henüz sanık durumunda olan vatandaşın haysiyeti korunmalıdır.
Toplumculuk ilkemizin içine aldığı önemli bir husus da şudur: Türk
milleti yüzyıllar boyunca büyük ihmallere uğramış, sıkıntılara düşmüş, felâketler
geçirmiş bir millet olduğu için özellikle halk ve köylü, aydınlara, kendisine
yol göstermeye, yardım etmeye gelenlere karşı güvensizdir ve aynı zamanda ümitsizdir:
Yani kötümserdir. Bunun en açık misalini şarkılarımızda, türkülerimizde görürüz.
Daima bir kötümserlik sonucu olarak halkımızda hareket, büyük hamle yapma kabiliyeti
durdurulmuştur. Bunu açmak lâzım. Büyük işlerimizi, büyük tasarılarımızı çözebilmek
için halk enerjisini seferber etmeliyiz. Halkı uyandırmalıyız. Halkı uyandırabilmek
için de güzel sanatları bu amaçla seferber etmeliyiz. İnsanlara, önce neş'e, yaşama
sevinci ve şevk aşılamalıyız. Heyecan aşılamalıyız. Neş'e, ümit ve şevk duyan
insan yorulmadan çalışabilir : Enerji gösterebilir. Ümitsizliğe düşen, kötümserliğe
düşen insan yaşama iştahını kaybeder. Çalışma, kuvvetini kaybeder. Bunu kendi
hayatımızda birçok kere duymuş, üzgün olduğumuz zamanlarda çalışma isteğimizin
olmadığını anlamışızdır. İşte Türk milletinin kalkınması için başvuracağımız önemli
çarelerden birisi budur. Sanatı, kültür faaliyetlerimizi, halk! heyecana getirmek;
ona ümit, zevk, neş'e vermek ve böylece halk enerjisini seferber ederek hareket
yaratmak istikametinde kullanmalıyız. Bunun için de biz bir ilke olarak diyoruz
ki, sanat toplum için, toplum yararına kullanılacaktır! Toplum yararı için seferber
edilecektir. Böyle boşa giden halk enerjisini (ki, bizim halkın büyük bir çoğunluğu
senede üç buçuk ay çalışıyor, geri kalan sekiz buçuk ay bu enerji heder oluyor.seferber
edip, erozyon problemimizin çözülmesi, memleketin ağaçlandırılması, sulama işleri,
yol meseleleri gibi büyük meselelerimizin haili yolunda faydalanmalıyız.
Bu arada halka yine boş vakitlerini değerlendirecek elişleri, el sanatları, öğretmek,
göstermek, okuma melekesi ve kültürünü arttıracak kurslar açmak ve hiçbir dakikasını
heder etmeyecek şekilde organize etmek toplumculuk prensibi içine aldığımız hususlardan
bir diğeridir.

Bugün
dünya üzerinde ilimdeki büyük gelişmeler insanlığa uçsuz bucaksız gelişme ve mutluluk
ufukları açmıştır. Bir memleketin refahlı olması, güçtü olması her şeyden önce
o memlekette yaşayan insanların ilimde, teknikte ileri bir seviyeye ulaşmış olmaları
ile mümkündür. Bir milletin askerî gücü de ilim ve teknik gücüne, medeni seviyesine
bağlıdır. İlimde, teknikte geri kalmış bir ülkenin insanları ne kadar kahraman
yaratılıştı olurlarsa olsunlar, onların millî savunma yönünden, askerlik yönünden
güçlü olmaları mümkün değildir. Bu sebeplerden Türkiye'yi kalkındırmayı düşünürken
Türk milletinin hızla bir an önce refaha kavuşmasını, mutluluğa kavuşmasını ve
güçlü bir varlığa sahip olmasını sağlamak için ilim ve teknikte büyük bir ilerleme
kaydetmek mecburiyetindeyiz. Bunun için Türkiye'nin ilimde, teknikte
süratle en yüksek seviyeye çıkmasını, hızla modern sanayii kurmasını, tarımını
modernleştirmesini sağlamak için dünya çapında yüksek kaliteli, liyakatti ilim
adamları ve teknisyenler yetiştirmek zorunluluğu vardır. Bu vasıfta insan gücü
yetiştirmedikçe Türkiye'nin ilimde, teknikte süratte ilerlemesi ve modern sanayie
sahip olması, tarımını modernleştirmesi mümkün olamaz. Bunun için Türkiye her
şeyden önce öğrenimde bulunan gençler içinden en kabiliyetlilerini seçerek bunlara
geniş öğrenim imkânları sağlamalı ve süratle dünya çapında her konuda yüksek seviyeli
ilim adamları ve teknisyenler kadrosunu kurmalıdır. İster matematikte, ister fizikte,
ister kimyada, ister tarım bilgilerinde, ister sosyal bilimlerde olsun dünya çapında
ve en yetenekli ilim adamları yetiştirmek ve Türkiye'yi kalkındırmaya yetecek
bir ilim adamları kadrosunu teşkil etmek Türkiye için başlıca önemli meseleyi
teşkil etmektedir. Bugüne kadar Türkiye'yi idare eden iktidarlar bu konuyu karıştırmışlardır.
Türkiye için her kasabada ortaokul, liseler açmak, her yerde okulları çoğaltmak
başlı başına Türkiye'nin meselelerini çözmeye yetmez. Öncelikler tespit etmek
zorunluluğu vardır. Öncelikleri düşündüğümüz zaman da, Türkiye'nin kalkınmasını
sağlamada birinci öncelik yüksek seviyeli, liyakatli ve üstün kaliteli ilim adamları,
teknisyenler kadrosunu kurmaya önem vermek gerekmektedir. Birinci öncelik buradadır.
Böyle bir kadro kurulduktan sonra bu kadronun varlığı sayesinde Türkiye'nin süratle
modern sanayie sahip olması ve tarımını modernleştirmesi mümkün olacaktır. Ve
bu üstün, seçkin ilim adamları kadrosu sayesinde Türkiye ilim ve teknik yönünden
büyük bir güç elde etmiş olacaktır. Buna işaret etmeyi çok gerekli saymaktayım.
Bunun yanı sıra millî eğitimin ele alınması ve millî eğitimin Türkiye'nin
ilimde, teknikte süratle dünyanın en ileri gitmiş ülkesi haline gelmesini sağlayacak
bir plânlama yapmak ve buna göre bir millî eğitim faaliyeti göstermek gerekmektedir.
Millî eğitimin başlıca dört gayesi olduğu ortaya konulmalıdır. Bu gayeleri sırayla
şöyle ifade edebiliriz : Birincisi, Türk insanını yaşı ne olursa olsun Türk milletinin
tarihinden şuur almış olan, Türk geleneklerinden şuur almış olan, Türk milletinin
milliyetçilik duygularıyla ve manevî değerleriyle beslenmiş olan insanlar olarak
yetiştirmek teşkil etmelidir. Millî eğitimin birinci gayesi bu olmalıdır.
Türk insanını Türk milletinin örnek bir kişisi, Türk milletinin bütün vasıflarını
üzerinde taşıyan müşterek vasıfları benimsemiş insan olarak yetiştirmek olmalıdır.
Kendi tarihinden habersiz, geleneklerinden habersiz, örfünden habersiz, manevî
değerlerinden habersiz çıplak bir varlık olarak insanlarımızın yetişmesi, yurdumuzun
büyük zaafını teşkil etmektedir. İkinci gaye : Millî eğitim Türk milletinin
sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarına göre hedeflerini tayin etmeli ve Türk insanı
ona göre yetiştirmelidir. Türk milletinin sosyal ve ekonomik ihtiyaçları önce
tespit edilmelidir. Yani Türkiye'nin modern sanayii kurması, Türkiye'nin modern
tarım kurması, Türk toplumunun kalkınması için ne kadar doktora ihtiyacı vardır,
ne kadar kimyagere ihtiyacı vardır, ne kadar mühendise ve yüksek mühendise ihtiyacı
vardır, ne kadar makine mühendisine ihtiyacı vardır, ne kadar öğretmene ihtiyacı
vardır, ne kadar tornacıya, tesfiyeciye ihtiyacı vardır ; bunlar gayet dikkatli
olarak, ilmî bir şekilde tespit edilmeli ve Türk toplumunun bu sosyal ve ekonomik
ihtiyaçlarına göre Millî eğitimin hedefleri tespit edilerek ona göre okullar açılmalı,
ona göre teşkilâtlanma yapılmalı ve bu okullara ona göre öğrenciler alınarak bu
hedeflere göre Türk insanı eğitilerek yetiştirilmelidir. Millî eğitimin
üçüncü gayesi : Türk insanını topluma yük olmadan yaşayacak, üretici olarak
yetişecek ve topluma katkıda bulunacak şekilde yetiştirmesi esas olmalıdır. Okullardan
birtakım gereksiz bilgi yüküyle yüklenmiş ve gözünü devlet kapısına dikmiş, devlet
kapısında memuriyet peşine düşmüş insanlar yetiştirmek özellikle bundan sonra,
memleketimiz için çok zararlı ve tehlikelidir. Türk insanını üretici olacak şekilde
yetiştirmek, Türk toplumuna katkıda, bulunacak şekilde yetiştirmek, hem bu şekilde
bilgili yetiştirmek, kabiliyetli yetiştirmek hem de bu ruhta ,bu anlayışta; bu
zihniyette yetiştirmek büyük önem taşımaktadır. Dördüncü gaye :
Bugün dünya üzerinde tekniğin, teknik bilginin önemi hayatî derecede artmıştır.
Bunun için Türk çocuklarını teknik eğitime yönelik yetiştirmek gerekmektedir.
Türk çocuklarını, Türkiye'nin ihtiyacı olan kalkınmayı sağlayacak bir eğitim göstererek
yetiştirmek yoluna gidilmelidir. İlim ve teknik milletlerin sayısı ne olursa olsun,
durumu ne olursa olsun diğer milletler arasında durumunu sağlamlaştırmakta ve
etkin hâle getirmektedir. Bunun için bu konu Türk milleti için de hayatî değer
taşımaktadır. Karşılaşılan her olayı, önümüze getirilen her meseleyi
gördüğümüz her işi ön yargılardan ayrılarak, art ;düşüncelerden sıyrılarak gerçekçi'
bir gözle göstermek ve ilim zihniyetiyle bunu muhakeme etmek değerlendirmek başlıca
usul olmalıdır. Her çeşit peşin hükmü kafalardan bir kenara bırakacağız.
Her olayı incelerken ilim metodunu takip edeceğiz. Bu da nedir? Müşahede, inceleme,
araştırma, analiz, tecrübe ve müspet sonucu bulmak. Demek ki, bütün memleket meseleleri
ile ilgili olayları, tutumları düşünürken en doğru neticeye varabilmek için uygulayacağımız
îlke ilim metodu, ilim mantalitesi olacaktır ve bütün faaliyetlerimizde bize yol
gösterici olarak ilmi önder kabul edeceğiz. Bunu da görüşümüze esas olarak almakta
çok fayda gördük. Çünkü çoğu zaman birçok kimseler ilk hamlede ortaya ön yargılarla,
art düşüncelerle çıkıyor ve daha ilk anda muhakeme yürütüp, doğru sonuca varma
yolların tıkamış oluyor. Bunun için ilimciyiz. İlimcilikten de kastettiğimiz şey,yukarıda
da belirttiğimiz gibi olayları incelerken, ilim mantalitesini, ilim metodunu kullanmak
ve her işimizde ilmi kendimize önder kabul etmektir. Yalnız ve sadece ilmi , müspet
ilmi önder kabul edeceğiz.

- Hürriyetçilik
ve Şahsiyetçilik :
İnsanlar
için mutluluk her şeyden önce hür olmaya bağlıdır. İnsanlığı aşağılatan en tiksindirici
hâl insanların köle olmaları, köle yapılmalarıdır. Biz millî doktrin Dokuz Işık'ta
ne başkalarını uşak olarak kullanmayı, ne de başkalarına uşak olmayı kabul eden
bir görüşü esas almış bulunmaktayız. İnsanları aşağılatan, en tiksindirici hâl
olan, köleliğe karşıyız. Türk milletinin, Türk toplumunun her manada özgür olmasıyla
mutlu olacağına, yükselebileceğine inanmaktayız. Bu bakımdan her ne bahane ile
olursa olsun, her ne isim altında olursa olsun insanları hürriyetsizliğe sürükleyen
her çeşit davranışa karşıyız. Hürriyet derken sadece siyasî hürriyeti değil, ekonomik
hürriyeti, sosyal hürriyeti, ilim hürriyetini, kısacası İnsan Hakları Beyannamesi'nde
ve Birleşmiş Milletler Anayasası'nda ifadesini bulan tüm hürriyetleri bir bütün
olarak kastetmekteyiz. Türk milleti için uygun gördüğümüz yönetim sistemi
de "Hürriyetçi demokrasi" sistemidir. Bu bakımdan demokratik nizamın
korunması, geliştirilmesi ve demokratik nizam içinde halkın desteğinin sağlanması
Dokuz Işık görüşü için başlıca esastır. Hürriyetçilik ilkesiyle beraber Halkçılık
deyimini de kullanmaktayız, "halkçılık" deyimiyle kastedilen şudur:
Her şeyin halkla beraber, halk için olması ve halka doğru olması ve halk tarafından
olması. Halkın yaşayışını paylaşarak, halkın yükseltilmesini birinci plânda düşünerek,
halkın dertleriyle yoğrularak halkla el ele iş birliği yapmak suretiyle halk için
ve halk tarafından her hareketin düzenlenmesi ve yürütülmesi fikrini kastetmekteyiz.
Halka rağmen hareket etmeyi doğru ve uygun bulmamaktayız. Türk milletinin yükselişi,
milliyetçilik ülküsünün siyasî hareket olarak gelişmesi her şeyden önce "halk
demokrasilinin Türkiye'de yaşatılmasına, ve geliştirilmesine bağlıdır. Türk milliyetçiliğinin
korunması ve hedefine varması demokrasiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bunun için halkçılık
ve hürriyete dayanan halk idaresi millî doktrinin temel görüşüdür. Yalnız
memleketimizde hürriyet birçok zamanlar kalıp, klişe hâlinde siyasî bir manada
anlaşılmış, kabul edilmiştir. Böyle bir hürriyet yaşayan bütün insanlar için,
bütün milletler için hürriyet olmaktan çok zaman uzak kalmıştır. Hürriyet deyince,
siyasî hürriyeti esas almayacağız, hürriyeti bütün bölümleri ile beraber düşünmek
ve o şekilde bir hürriyeti istemeyi esas kabul ediyoruz. Bunlar Birleşmiş Milletlerin
Anayasası'nda yer almış olan hürriyetlerdir. Bu, söz hürriyeti, yazı hürriyeti,
bilim hürriyeti, sosyal hürriyet, ekonomik hürriyet, korkudan ve baskıdan azade
olmak hürriyeti ve sefaletten kurtulma hürriyeti gibi bütün hürriyetleri içine
alan bir hürriyet görüşüdür. Bir insana hürsünüz işte size siyasî haklarınızı
tanıyoruz, istediğiniz yere reyinizi verebilirsiniz", fakat arkasından el
altından "Şu tarafa rey vermezseniz işinizden çıkarırım" korkusunu,
tehdidini koyarsanız, onun hürriyeti bir mana ifade etmez. Veyahut "Bu tarafa
rey verirseniz akşam eve giderken beş tane adamım sizi çevirir, adamakıllı döver"
gibi tehdit eder bir durum ortaya çıkarsa, hürriyetin anlamı kalmaz. Yani hürriyetin
gerçek hürriyet olabilmesi için Birleşmiş Milletler Anayasası'nda ayrı ayrı sayılmış
olan bu hürriyetlerin bütün olarak herkese sağlanmış olması şarttır. Hürriyetçilikle
beraber şahsiyetçiliği de esas alıyoruz. İnsanlar şahıslarına karşılıklı saygı
ve karşılıklı teminat içinde bulunmalıdırlar. İnsanlar her zaman hakarete uğrarlarsa,
her zaman haklarından emin durumda bulunmazlarsa, o insanların o memleket içinde
faydalı olmaların huzur içinde olmalarına ve mesut olmalarına imkân yoktur. Onun
için bu prensibimizi de hürriyetçiyiz ve şahsiyetçiyiz diye ifade ediyoruz.

Millî
doktrin Dokuz Işık'ın önemli esaslarından birisi de köycülüktür. Türk milletinin
bugün hâlâ % 65'i köylerde yaşamaktadır. Onun için nüfusumuzun % 65'ini teşkil
eden köylünün dertlerini süratle çözecek çareler bulmak ve köylümüzün elinden
tutarak kalkındırmak, Türk milletinin kalkınması için başta gelen bir konudur.
Bugün Türkiye'mizde 45 bin civarında köy ve mezralar, ufak ufak, çeşitli yerleşme
yerleriyle beraber 70 bini aşan yerleşme yeri bulunmaktadır. Bunların hepsinin
ilgiye ihtiyacı vardır, ihtimama ihtiyacı vardır, bakıma ihtiyacı vardır. Nüfusumuzun
% 65'i köylü olduğuna, köylerde yaşadığına göre, bu, aşağı yukarı 26 milyon insan
demektir. Yâni 42 milyonu aşan nüfusa sahip olan Türkiye'nin 26,5 milyon
insanı köylerde, mecralarda yaşamaktadır demektir < Burada verilen rakamlar
güncelleştirilmemiş olup eserin Alparslan Türkeş tarafından kaleme alındığı
1969 yılı itibariyledir.>. Bu insanlar bugün % 90 denecek kadar
doktorsuz, bakımsız, ışıksız ve birçok ihtiyaçları halledilmemiş durumdadırlar.
Bunların süratle ellerinden tutularak kalkındırılması, teşkilâtlandırılması milletimizin
yükselmesi için en başta düşünülecek bir konudur. Böyle olduğu hâlde yıllardan
beri yurdumuzda ihmal edilmiş olan bu köylü kütlesidir. Köylü vatandaşlarımız
çok ihmale uğramışlardır. Nüfusun % 65'ini teşkil ettiklerine göre köylülerin
öncelikle ele alınması, teşkilâtlandırılması, her çeşit donatımla donatılması,
her çeşit yardıma mazhar edilerek bu kütlenin bir an önce kalkındırılması gerekmektedir.
Bu kütleyi kazındırdığımız nispette diğer kesimlerdeki insan topluluklarımızın
kalkınması âdeta kendiliğinden gerçekleşecektir denebilir. Köylülerimizin kalkındırılması
için bunların öncelikle teşkilâtlandırılması gerekmektedir. Türkiye nüfusunun
medeni ve mesleki iş bölümünden meydana gelen topluluğu altı bölüm hâlinde mütalâa
ettiğimizi belirtmiştik. Bu altı bölümün en kalabalık ve en önemli kısmını köylü
kesimi teşkil etmektedir. Köylünün teşkilâtlandırılması, hızlı kalkınması için
şarttır. Bu teşkilâtlandırma nasıl olacaktır? Bu, köylerimizi tarım kentleri hâlinde
gruplaştırarak teşkilâtlandırmak suretiyle yapılmalıdır. Tarım kentleri teşkilâtı
şöyle kurulmalıdır: Köylerimiz birçok yerlerde birbirine yakın olarak bulunmaktadır.
Bunları inceleyerek durumlarına uygun biçimde bu köyleri guruplaştırmak gerekmektedir.
Birbirlerine yakın bulunan on köyü veya daha ziyade on iki, on dört, on beş köyü
veyahut durumlarına göre sekiz köyü, yedi köyü, dokuz köyü bir grup hâlinde teşkilâtlandırmak
ve bunların durumu müsait olanı, daha ziyade merkezî yerde bulunan bir köyü, cazibe
merkezi olarak ele almak ve burada bütün köyün ilkokul, ortaokul ihtiyacını karşılayacak
eğitim merkezlerini açmak, ayrıca köylünün modern tarım esaslarına göre tarım
yapmasını sağlayacak şekilde onları teşkilâtlandırmak ve onlara bilgi vermek üzere
bu merkezde tarım uzmanları bulundurmak, yine bu merkezde modern tarım aletleri
parkı kurmak, gübre depoları, ilâç depoları ve mücadele teşkilâtı, mücadele üniteleri
meydana getirmek ve bu grubu içinde bulunan köylerin ihtiyacını bu merkezden temin
etmek gerekmektedir. Ayrıca bu merkezde bir sağlık teşkilâtı bulundurmak, bu sağlık
teşkilâtında doktor, sağlık memuru, ebe, hasta bakıcı gibi sağlık ekibi kurmak,
bulundurmak ve bunlara, altlarına cip vs. gibi araçlar da vermek suretiyle köylümüzü
teşkil eden insanlarımızı da sağlık bakımından yararlandırmak gerekmektedir.
Kırk beş bin köyün her birisine doktor vermeye kalkışsak en azından kırk
beş bin doktor ihtiyacı ile karşılaşırız. Kırk beş bin doktorun devlet bütçesine
yükleyeceği masraflar ve birçok güçlükle karşılaşırız. Fakat köylerimizi; şematik
olarak izah etmek için, onar köylük gruplar hâlinde teşkilâtlandıracak olursak
kırk beş bin köy dört bin beş yüz grup hâline gelir. Dört bin beş yüz gruba doktor
vermek, sağlıkçı vermek, ebe vermek, hasta bakıcı vermek ve bunların altlarına
taşıt aracı vermek, gerekli donatımı ve gereçleri sağlamak kolaylaşmış olur ve
bunların devlet bütçesine yükleyeceği masraflar da kısa zamanda karşılanabilir,
göze alınabilir bir miktarda olur. Bunun için köylümüzün kalkındırılmasını sağlayacak
yol, köylerimizi tarım kentleri grupları hâlinde, tarım kentleri birlikleri hâlinde
teşkilatlandırmaktır. Merkez seçilen köylerde kurulacak olan bu kolaylıklar, o
gruba dahi! olan diğer köylerin de zaman içinde bu merkez köylere taşınmalarını,
merkez köyde toparlanmalarını sağlar. Bunun için köylülerimizi zorlamaya gerek
yoktur. Köylülerimiz kendileri için kolaylık, çocukları için okuma imkânı sağlayan
merkezlere kendiliklerinden akmaktadırlar. Bugün büyük şehirlerin çevresinde bulunan
gecekondular bunu göstermektedir. Köylülerimizin şehirlere akmalarından gecekondu
mahalleleri meydana gelmektedir. Köylülerimiz niçin şehirlere akmaktadırlar?
Çocuklarını okutacak okullara kavuşmak için, hastalarının bakımını sağlayacak
sağlık imkânlarına kavuşmak için, kendilerine daha iyi geçim sağlayacak iş bulmak
için ! O hâlde bu imkânları onların ayağına götürecek ve onların köylerinin dibinde
bu imkânları ona sağlayacak merkezler meydana getirdiğimiz takdirde, bu cazibe
merkezlerine o gruba dahil olan köylerin zaman içinde akması ve böylece bu merkezlerde
tarım kentleri diyebileceğimiz kentlerin meydana gelmesi mümkün olacaktır. Bu
kentlerde, o gruba dahil olan köyleri içine alan kooperatifler kurulacak ve yine
bu kentlerde köylü yardımlaşma kurumlan meydana gelecek ki, bu, Köy-Ak diyebileceğimiz
teşkilâttır. Bu sayede köylünün de memleketin kalkınmasında, yatırımlara katılmasını
kanalize edecek bir teşkilâtlanma, meydana, gelecektir. Tarım kentlerinin bulunduğu
grubun ihtiyaçlarına ve özelliklerine göre o bölgede veyahut birkaç: tarım kentinin
katılacağı onların bölgesi içinde, onlarla ilgili, tarımla ilgili endüstri, küçük
endüstri, küçük imalâthaneler de meydana gelecektir. Böylece hem köylümüz teşkilâtlanacaktır
hem de Köy-Ak vasıtasıyla büyük yatırımlara katılma imkânı doğacaktır; aynı zamanda
köylülerimiz, insanlarımız köy ekonomisinden, site ekonomisinden, bölge ekonomisinden,
ülke ekonomisinden cihan ekonomisine süratle geçme imkânını elde edeceklerdir.
Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu büyük problemlerden birisi de cihan ekonomisine
geçebilmesidir. Köycülükte köylümüzü kalkındırmak için öngördüğümüz önemli meselelerden
birisi köylerimizi tarım kentleri hâlinde gruplaştırmak ve teşkilâtlandırmaktır.
Diğer bir görüşümüz de köylümüzün kalkınması için tarımı teşkilâtlandırmaktır,
tarımı modernleştirmektir. Bugün ülkemiz erozyon problemiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Erozyon problemi topraklarımızın aşınmasıdır. Topraklarımızın rüzgârlar ve seller
dolayısıyla tarlalarımızın, meralarımızın üst kısmını teşkil eden, en verimli
kısmının zayi olması, seller yoluyla, denizlere akıp gitmesidir. Aşınan topraklar
zaman içinde verimliliğini kaybetmekte ve çölleşmeye gitmektedir. Bunun için Türkiye'nin
erozyonu önleme, erozyonu giderme ve memleketi ağaçlandırma gibi büyük meseleleri
bulunmaktadır. Bunun yanı sıra akarsularımızı değerlendirme meselemiz vardır.
Bugün bol olan sularımız akıp gitmekte, henüz bunlardan tam olarak yararlanamamaktayız.
Sularımızın bize sağladığı imkânların ancak yüzde beş buçuğundan bugün yararlanabilmekteyiz.
Yüzde doksan dört buçuk sularımız akıp gidip boşa zayi olmaktadır. Bunları süratle
değerlendirmek Türkiye'nin kalkınmasını hızlandıracaktır. İşte bütün bu ihtiyaçları
düzenlemek üzere yurdumuzda tarım reformu ve toprak reformu yapmak gerekmektedir.
Tarım reformu, tarımı modernleştirmek, ilmî esaslara göre teşkilâtlandırmak ve
ilmî esaslara göre gübre kullanarak, mücadele ilâçları kullanarak, modern tohumlama
yaparak, tohum ıslâhı yaparak verimi arttırmak, birim başına randımanı yükseltmek
meselelerini kapsamaktadır. Tarım reformu aynı zamanda sulama imkânlarını geliştirmek
ve millî bir tarım envanteri yaparak, stratejik bir tarım plânlamasına gidilmek
suretiyle, tarım planlamasına göre tarımımızı en ekonomik bir yöne çevirmektir.
Bunun içerisine bölge bölge topraklarımızın en randımanlı olarak kullanılmasını
sağlayacak araştırmalar o toprağa uyan en elverişli tarımı uygulamak girer. Bunun
yanı sıra toprak reformunu da e!e almak gerekmektedir. Toprak reformu çok geniş
toprakları rantabl bir ölçü içinde tanzim etmeyi ön görmekle beraber gayri iktisadî
bir işletmeciliğe sebep olan aşırı derecede ufalmış, küçülmüş toprakların da rasyonel
bir işletmeciliğe göre tanzimini öngörmeyi gerektirmektedir. Bugün Türkiye'nin
problemi büyük toprakların, büyük mülk sahiplerinin var oluşundan ziyade, toprakların
gayri iktisadî işletmeciliğe yol açacak şekilde parçalanmış, bölünmüş olmasıdır.
Yıllardan beri yurdumuzda toprak reformu sözleri söylenmiştir. Bunu daha ziyade
komünistler istismar etmeye çalışmışlardır. Bir ağalık edebiyatı ileri sürerek,
toprakların toprak ağalarının elinde bulunduğunu ileri sürerek, topraksız köylünün
ezildiğini söyleyerek devamlı toprak reformu istismarını yapmışlardır. Oysa tarafsız,
gerçekçi ve ilmî bir gözle baktığımız zaman meselenin bambaşka olduğu görülmektedir.
Bugün çiftçilikle geçinen nüfusumuz 28,5 milyon civarındadır. Bugünkü sınırlar
içinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak genişliği 782 bin kilometrekaredir.
Bu 782 bin kilometrekarenin içinde Van Gölü, Tuz gölü, diğer göller, ormanlar
ve tarıma elverişli olmayan bölgeler de dahildir. Fakat biz meseleyi iyice açıklayabilmek
için, bir an bütün Türkiye topraklarının tarıma elverişli olduğunu kabul edelim.
28,5 milyon köylüye bu Türkiye topraklarını eşit olarak bölmeye çalışalım. 782
bin kilometrekare demek 782 milyon dönüm demektir. Bu 782 milyon dönümü 28,5 milyon
insana taksim ettiğimiz zaman aşağı yukarı insan başına 3 dönüm civarında toprak
düşmektedir. Bütün Türkiye tarıma elverişli olsa, göller, her taraf ekilebilir
olsa ve elde bulunan tapuları hükümsüz kıldık desek ve yeniden Türkiye topraklarını
bugünkü çiftçi nüfusumuza eşit olarak dağıtacağız desek ve taksim etsek köylü
başına çok cüzi bir miktar düşmektedir. 782 milyon dönüm toprağı böylece toptan
ve teorik olarak bölmeye kalksak köylü nüfus başına 3 dönüm civarında toprak düşmektedir.
Bunu aile başına bölmeye kalksak, aşağı yukarı ortalama ö milyon köylü ailesi
bulunduğunu kabul etsek, o takdirde de yine düşecek olan miktar 13-14 dönüm olacaktır.
Kaldı ki Türkiye'nin bugün tarıma elverişli olarak işlenen topraklan 300 milyon
dönüm civarındadır. Ki bu da bir kısmı meralar aleyhine, hayvancılık aleyhine
sürülerek açılmış, tarla yapılmış toprakların da katılmasından meydana gelmektedir.
Gerçekte ilmî olarak Türkiye'nin 250 veya. 260 milyon dönümlük kısmının tarım
için kullanılması, geri kalan meraların da hayvancılığa tahsisi gerekmektedir.
O takdirde tarıma elverişli toprakların çiftçilere taksimine kalksak, köylü başına
düşecek miktar büsbütün az olacağı gibi köylü ailesi başına düşecek miktar da
çok az olur. Bütün bunlar şunu göstermektedir: Türkiye'de ekonomik yönden tarım
sektöründe bulunan nüfus çok sayıdadır. Bugün Fransa'da nüfusun 0/°15'i
tarım sektöründedir, bugün İngiltere'de nüfusun %7'si tarım sektöründedir, bugün
Amerika'da nüfusun % 4,5'u tarım sektöründedir. Ama Amerika'nın nüfusunun % 4,5'u
çiftçilik yapmakla beraber bu % 4,5, bütün Amerika'yı doyurduğu gibi bütün dünyaya
da yetiştirdiği ürünleri satmakta, dağıtmaktadır. O hâlde Türkiye'nin
bugün tarım sektöründe yaşayan 26,5 milyon insanına, çiftçisine Türkiye'nin bugünkü
sınırları içinde yetecek miktarda toprak vermek, toprak sağlamak mümkün değildir.
Türkiye'yi süratle sanayileştirmek, Türkiye'yi süratle modern endüstri sahibi
yapmak ve tarım sektöründe bulunan nüfusu endüstriye ve genel hizmetler sektörüne
aktarmak suretiyle % 65 olan çiftçi oranını plânlı bir şekilde % 50'ye -% 40.3,
% 30’a, % 20'ye doğru düşürmek, bununla beraber tarımı da modernleştirerek ve
teşkilâtlandırarak, her çiftçi ailesine rantabl işletmecilik yapacak miktarda,
toprak tahsis ederek tarımı düzene sokmak gerekmektedir. Yoksa bu tedbirleri almaksızın
herkese toprak dağıtacağız iddiaları ile ortaya çıkmak, Türkiye'yi büsbütün perişan
hâle düşürmek olur, Türkiye'yi iyice karıştırmak olur ve memleket ekonomisini
baltalamak olur. Bugün ilmî araştırmalara göre bir çiftçi ailesinin normal
şekilde rantabl olarak işleyebileceği toprak miktarı 300 dönüm civarındadır. Toprak
miktarı ne kadar küçülürse, o miktarda işletmecilik gayri iktisadî bir hâl alır.
Buna göre tarım ve toprak reformunu plânlamak, düzenlemek gerekmektedir. Bir taraftan
nüfusu ekonomik yönden endüstri sektörüne ve genel hizmetler sektörüne aktarmak
diğer taraftan da toprakların miras yoluyla devamlı parçalanmasına, ufalanmasına
sebep olmayı önleyecek tedbirler düşünmek gerekmektedir. Bunlar yapılmadıkça Türkiye'nin
tarımını düzene sokmak ve Türkiye'yi ekonomik yönden kalkındırmak mümkün olmaz.
Bunun için köycülük ülkemizin dayandığı iki temel görüş bunlardır. Yani birisi
tarım kentleri görüşüdür; tarım kentleri esasına göre köy grupları meydana getirmek,
köyleri köy grupları hâlinde teşkilâtlandırarak ihtiyaçlarını karşılamak. Diğeri
de tarımı hızla modernleştirmek ve rantabl bir işletmeciliğe kavuşturmak, teşkilatlandırmak
için tarım ve toprak reformuna başvurmak, tarım ve toprak reformunu birlikte yapmak.
Bunların ikisi birbirinden ayrılamaz. Bunların ikisini beraber düşünmek, gerekmektedir.
Bir soru sorulabilir. Denilebilir ki bugün Türkiye'de 60 bin dönüm, 80 bin dönüm
toprak sahibi olan kimseler vardır, bu büyük topraklara dokunulmayacak mı? Bu
büyük toprakların da reforma tâbi tutulması gerekmez mi? Elbette gerekir. Elbette
bunlar da ekonomik işletmeciliğe uygun bir şekilde reforma tâbi tutulacaktır.
Fakat bunların miktarı Türkiye'de %1'i aşmamaktadır. Genel duruma oran yapıldığı
zaman bu geniş toprak sahiplerinin sayısı, oranı %1!i aşmamaktadır.
Bunun yanında Türk tarımının en önemli konusu topraklarımızın küçük çiftçi
elinde 30 dönüm, 20 dönüm, 50 dönüm, 70 dönüm, 100 dönüm gibi, gayri iktisadî
işletmeciliğe sebep olan, bölünmüş durumda bulunmasıdır. Bu ufak birimleri ya
kooperatifler hâlinde teşkilâtlandırarak iktisadî bir işletmecilik düzenine kavuşturmak
gerekmektedir. Veyahut miras meselesini yeni kanunlarla düzenleyerek, miras yoluyla
bölünmeleri önlemek ve diğer taraftan da köy yardımlaşma kurumuyla bütün köylüyü
içine alan bir teşkilâtlanmaya giderek, aynı zamanda köylünün kalkınmasına hizmet
edecek şekilde geniş yatırımlara girişmek gerekmektedir:

- Gelişmecilik
ve Halkçılık :
Millî
doktrin Dokuz Işık'ın sekizinci ilkesi "gelişmeciliktir. Gelişmecilik şu
demektir: Daima daha iyiyi, daha gelişmiş bir durumu elde etmek için araştırma,
yapmak; daha iyiye, daha mükemmele varmak arzusu taşımak ve bunun için çareler
aramaktır. Gelişmecilikte içinde bulunulan durum düzeltilerek, o durum basamak
yapılarak bir merdivenden yukarı doğru yükselir gibi bulunduğumuz basamağın önüne
daha yüksek basamaklar kurarak, bu basamaklara basarak daha iyiye yükselmek, daha
güzele yükselmek, daha olgunu bulmak, elde etmek demektir. Gelişmecilikte içinde
bulunulan durumu yıkmak, devirmek söz konusu değildir. İçinde bulunulan durumu
düzeltmek, yeniden düzenlemek, geliştirmek bahis konusudur. Yâni devrimcilik,
gelişmeciliğin zıddı bir düşüncedir; görüştür. Gelişmecilikle, devrimciliği milletimizin
kalkınması için bir yol olarak görmediğimizi, benimsemediğimizi anlatmak istemekteyiz.
Neden devrimciliği bir yol olarak kabul etmiyoruz?
Çünkü
devrimcilik geçmişe ait her şeyi yıkmak.geçmişe
ait her çeşit değerlerimizden vazgeçmek ve bizimle,
tarihimizle ilgisi olmayan, nereye varılacağı
kestirilemeyen bir başka durum meydana getirmek
anlamını taşımaktadır. Milletler de ulu ağaçlar
gibidir. Ulu bir pınarın toprağın üzerinde gövdesi
ne kadar yükselmişse. toprağın altında da o
kadar derinliğe inmiş, geniş kökleri vardır.
Ulu bir ağacın köklerini kesecek olursak o ağacı
yaşatmak, toprağın üstünde dik olarak tutmak
mümkün olmaz. Bunun için milletin kökleri de
kendi millî tarihidir, kendi binlerce yıllık
yaşayışı içinde meydana getirdiği kültür hazineleri,
manevî değerleridir. Millî gelenekleridir. Onun
için bunlarla, bağlantıyı kesmek, her şeyi yıkmak,
devirmek bizim kabul etmediğimiz bir görüştür,
bir yoldur. Bunun için devrimcilik değil, evrimciliğe
dayanan gelişmecilik ilkesini benimsemiş bulunmaktayız.
Gelişmecilik ilkesiyle düşündüğümüz anlam şudur
: İnsanlar yaratıldıkları günden beri daima
içinde bulundukları durumla yetinmemişler daha
iyi yaşamak, daha güzel bir durum elde etmek,
daha olgun sonuçlara varmak için çırpınmışlardır.
Bunun için biz bu duygu ve bu zihniyeti bir
ilke olarak doktrinimize koymuş bulunmaktayız.
İnsanlar tabiat kuvvetlerinin tutsaklığından
kurtulmak, tabiat kuvvetlerinin kendileri için
yararlı olacak şekilde kullanılmasını sağlamak
ihtiyacını, düşüncesini yeryüzünde, yaratıldıkları
ilk günden beri düşünmüşler, bunu sağlamaya
çalışmışlar, bunun için çare aramışlardır. İşte
bu da, gelişmeciliğin bir diğer önemli faktörüdür.
Yani tabiat olaylarının, tabiat güçlerinin insanlara,
insan toplumlarına zarar vermesini önlemek,
buna karşılık tabiat güçlerinden tabiat olaylarından
insanların, insan toplumlarının mümkün olduğu
kadar büyük ölçüde yararlanmasını sağlamak gelişmecilik
ruhunun, gelişmecilik düşüncesinin güç aldığı
önemli bir kaynaktır.
Bu
sayededir ki yeryüzünde insan medeniyetleri meydana gelmiştir ve bu medeniyetler
gelişmiştir. Bugün, yirminci yüzyılın son çeyreğinde insanlık, övündüğümüz büyük
medenî hamleleri sağlamak imkânını bulmuştur. İşte bütün gençlerimize, bütün memleketimizin
insanlarına, gerek kendi şahsî yaşayışlarında ve şahsî işlerinde, mesleklerinde
daima daha iyiye varmak, daha mükemmele ulaşmak, daha güzeli elde etmek aynı zamanda
milletimiz için, vatanımız için, devletimiz için daha yükseğe çıkmak, daha kalkınmış,
daha ileri bir duruma gelmek isteğiyle, ihtirasıyla yol aramak, çare aramak, çalışmak
gerektiğini ortaya koymak istemekteyiz. Bunun içindir ki, gelişmecilik ilkesini
millî doktrinin içine koymuş bulunmaktayız. Bu duygu, bu ihtiras çok olumlu bir
duygudur; olumlu bir ihtirastır. İnsan enerjisinin, gençlik enerjisinin kanalize
edilmesini gerektiren en meşru, en yararlı bir ihtirastır. İçinde bulunduğumuz
durum ve şartları düzeltmek, daha iyi yapmak, daha ileriye götürmek, daha olgun
hâle getirmek, daima bunu düşünmek, bunun yollarını araştırmak, bunun için çalışmak,
bunun için çırpınmak insanlığı yükselten en kutlu duygu ve düşünceyi teşkil etmektedir.
Böyle bir düşünce, böyle bir istek ve görüşten yoksun olan kişiler ve toplumlar
sürünmeye mahkum varlıklardan başka bir şey kabul edilemezler. Bunun
için, bütün Türk milleti daima daha iyiyi arayacağız. Daha olguna varmak için
tedbirler düşüneceğiz, çalışmalar yapacağız, gece demeden, gündüz demeden her
şeyin en güzelini, en iyisini, en olgununu elde etmek için uğraşacağız. Bunu hem
kendi yaşayışımızda, kendi mesleğimizde, işimizde sağlamak için çırpmacağız. Hem
de milletimizin vatanımızın, devletimizin hızla, bir an önce en yüksek seviyeye
çıkarılması, en ileri bir duruma gelmesi için uğraşacağız. Eğer insanlar
elde ettikleriyle yetinseler ve "Bu bize yetiyor" deselerdi medeniyetler
olduğu gibi kalır, gelişemezdi. Hâlbuki görüyoruz, bundan 40 yıl önceki durum
bugün yoktur. Bundan 5 yıl önceki durum da yoktur. Bundan 5 yıl sonra
da daima bugünkü durumdan daha ileri gidilmiş, daha birçok yeni şeyler bulunmuş
olacak. Çünkü insanlar daima daha iyiyi araştırıyorlar, daha mükemmeli istiyorlar.
O hâlde kalkınmamızın ve yaşamamızın dayanacağı temel ilkelerden birisi de daima
elde ettiğimizle yetinmemek, daha iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli araştırmak
duygusu olacaktır. İşte gelişmeciliğimizin dayandığı ilke budur.

- Endüstricilik
ve Teknîkçilik :
Bugün
dünya atom, nükleer ve uzay çağına girmiş bulunmaktadır.
İnsanlığın hayatında endüstri, makine ve önemli
yeri almış bulunmaktadır. Türk milletinin 300
yıla varan bir dönem içinde uğramış olduğu yenilgiler
ve karşılaşmış olduğu felâketler, acılar, gelişen
makine gücünün endüstri gücünün karşısında Türk
milletinin kol gücüyle, hayvan gücüyle yalın
bir durumda kalmış olmasıdır. Bugün bir toplumun
güçlü alması her şeyden önce modern sanayi kuruluşu
olmasına, teknikte ve endüstride en yüksek seviyeye
çıkmış bulunmasına bağlıdır. Yıllarca memleketimizde
birtakım tartışmalar olmuştur. Türkiye bir ziraat
memleketi mi olmalıdır, ziraatını mı geliştirmelidir,
sanayileşmeye fazla yönelmemeli midir, yönelmeli
midir? gibi tartışmalar ortaya atılmıştır. Modern
bir toplum olmak, güçlü bir devlet, millet hâline
gelmek için Türkiye'nin en kısa zamanda dünyanın
en ileri endüstri ülkesi hâline gelmesi gerekmektedir.
Bu tarımın ihmal edileceği, tarımın terk edileceği
anlamına gelmez. Türk milleti endüstri sahibi
bir toplum olmakla beraber tarımını
da modernleştirerek, tarıma da aynı derecede
önem verecek ve modern bir tarım kuracaktır.
Esasen modern bir tarım kurmak da endüstrisiz
mümkün değildir. Bunun için; Türkiye tarıma
yönelmelidir, bir tarım ülkesidir. Tarım üzerinde
çalışmalarını yoğunlaştırması daha doğru olur.
Endüstri yönünden de tarımla ilgili hafif endüstri
kurmakla yetinmelidir, görüşü doğru bir görüş
değildir. Türkiye ağır endüstriye dayanan ve
her çeşit fabrikaları, modern aletleri, makineleri
yapabilecek kapasitede bir endüstri sahibi olmak
zorundadır. Bunun için millî doktrin Dokuz Işık'ın
içerisine ilimcilik ilkesi bulunmakla beraber
ayrıca bir endüstricilik, teknikçilik ilkesi
de konulmuştur. Yaşadığımız çağ teknik çağıdır.
Bugün insanlar artık uzaya gitmektedirler, Ayı
ziyaret etmektedirler. Yarın diğer yıldızlara
da gitmeleri şüphesiz mümkün olacaktır. İleri
milletlerin bu derecede teknik alanda, endüstri
alanında atılım yaptıkları bir çağda Türkiye'nin
endüstri ve tekniği ihmâl etmesi düşünülemez.
Türkiye'nin 300 yıllık geçirdiğimiz son dönem
içerisinde bir türlü kalkınamamış olmasının
önemli bir sebebi, ağır endüstriye ve teknikçiliğe
gerekli önemi vermemiş olmamız, bir an önce
bunu Türkiye'de kurmak, geliştirmek için kuvvet
yoğunlaştırması, gayret yoğunlaştırması yapmamış
olmamızdır. Türkiye ile. ileri milletler, ileri
devletler arasındaki geri kalmışlık mesafesi
300 yıldır küçülmemiştir, aksine büyümüştür.
Bundan 100 sene önceki Türkiye ile 100 sene
önceki ileri Avrupa ülkesi İngiltere, Almanya
veya Fransa arasındaki geri kalmışlık mesafesi
geçirdiğimiz 100 yıl içinde kapanmak şöyle dursun
aksine olarak daha büyümüştür. Bugün ileri milletler
artık füzelerle uzaya çıkabilme imkânını elde
etmişlerdir. Türkiye ise hâlâ elektrik çağına
girmek için uğraşmaktadır.
İşte bütün bunları dikkate alarak Türk milletinin
bir an önce refaha kavuşması, mutlu olması ve
her tehlikeye karşı kendi gücüyle ayakta durabilecek
bir hâle gelebilmesi için Türkiye'yi büyük bir
seferberlik yaparak en kısa zamanda en ileri
bir endüstriye sahip kılmak ve teknikte en ileri
bir toplum haline getirmek başlıca amacımızı
teşkil etmektedir.
Bugün dünya atom ve füze çağından içeriye girmiştir.
Artık buhar çağı geride kalmıştır. Elektrik
çağı da arkada kalmak üzeredir. İnsanlık yeni
bir çağa giriyor. Bu çağ atom ve füze çağıdır.
Bu ne ile mümkün olabilir? Teknikle mümkün olur
ve bir de milletlerin endüstri sahibi, ağır
endüstri sahibi olmalarıyla mümkün olur. Endüstri
de yine neye dayanır? Tekniğe dayanır. O hâlde
teknik sahada en ileriye gitmek, yükselmek ve
büyük endüstri sahibi olmak, kalkınmamız için,
kurtuluşumuz için temel ilkelerimizden bir diğeridir.
Ana
ilkelerimizi bu şekilde özetlediğimi zannediyorum.
TÜRK MİLLETİNE yararlı olabilmek için bu ilkelerin
uygulanmasında ULU TANRI'dan bize güç ve imkân
vermesini dilerim.
Ancak bunu yaparken geçmişimize karşı hakaret
ve onunla olan bağlantıyı kesmeyi asla düşünmüyoruz.
Çünkü millet devamlı olarak bir akıştır. Onun
hayatının herhangi bir yerden kesip , evvelkini
silip çıkarmağa imkân yoktur. Onun için gelişmecilikte
devamlılığı esas kabul ediyoruz. Yani yapacağımız
bütün faaliyetlerde, bütün ilerleme ve kalkınma
hamlelerinde yapacağımız bütün işlerin millî
ruhumuza ve millî geleneklerinize uygun olması
esasını kabul ediyoruz. Gelişmecilik ilkesiyle
kast ettiğimiz görüşün özeti budur.
|