'Sınırımız sonsuzluktur'
|
|
Türkiye-İsrail
ilişkileri 40 yıl boyunca inişli çıkışlı, gizli kapaklı yürütüldü. Oysa artık
ortak füze savunma sistemi kurmayı tartışacak kadar 'derin' ve açık
İsraillilere göre Türkiye 'ABD'den sonra en iyi dost.' Netanyahu, 'Sınırımız
sonsuzluktur' diyordu. Ama bu noktaya gelinmesi hiç de kolay olmadı
20/07/2001
Ayşe KARABAT
'Sınırımız sonsuzluktur.' İsrail'in eski başbakanlarından Benyamin Netanyahu,
Türkiye-İsrail ilişkilerinin hangi noktaya kadar gidebileceği sorusunu böyle
yanıtlamıştı.
İsrail Savunma Bakanı Benyamin Ben Eliezer'in önceki hafta başında bir
günlüğüne Ankara'ya gelip, Türkiye ve
İsrail'in İran'a karşı ortak füze savunma kalkanı geliştirmesi fikrini ortaya
atması, Netanyahu'nun 'sınırımız sonsuzluktur' sözlerini doğruladı adeta.
Ne var ki ilişkilerin bu noktaya gelmesi hiç de kolay olmadı. Türkiye,
kendisiyle stratejik bir izdivaç yapmak isteyen
İsrail'in flört teklifine bile, bazen umut vererek bazen de kestirip atarak ve
naz yaparak yaklaşık 50 yıl direndi.
En iyi ikinci dost
Zaman zaman büyükelçilik seviyesine çıkan, bir ara ikinci katipliğe kadar düşen
ilişkiler, İsrail'in ASALA terörüne karşı birlikte mücadele etme gibi cazip
önerilerine karşın 1994 yılına kadar dalgalı bir seyir izledi.
Ama en sonunda ilişkiler İsrailli yetkililere
'ABD'den sonra en iyi dostumuz Türkiye' dedirtecek noktaya taşındı.
Netanyahu farklı konuşuyordu ve Ben Eliezer ortak füze kalkanı oluşturmayı
öneriyor ama İsrail, 'ikinci iyi dostu' Türkiye ile stratejik ilişkilerinin
sınırını 1998'de gösteriverdi: Türkiye PKK lideri Abdullah Öcalan'ı almak için
gerekirse Suriye ile savaşacağını çok açık bir biçimde ortaya koyduğunda
İsrail, Suriye sınırındaki askerlerini çekti.
Buna karşılık Öcalan'ın Suriye'den çıkıp Rusya Federasyonu'na gittiğini Türk
basını İsrail basınından öğrendi.
Gelgelelim İsrail'in, doğru koşullar oluştuğunda bağımsız bir Kürt devletinden
memnunluk duyabileceğini bilmek, geçmişte ve Körfez Savaşı'ndan sonra İsrail'in
Kürt kartı ile oynadığını hatırlamak da Ankara'yı düşündürüyor.
Türkiye'nin sınırı
Türkiye için şimdilik dostluğun bir sınırı var. Ankara, İsrail'in bütün
ısrarlarına karşın Birleşmiş Milletler'de Ortadoğu sorunu ile ilgili
oylamalarda 'hiç olmazsa çekimser' kalmıyor, tersine her zaman Filistin'den
yana tavır alıyor. Araplardan pek de hazzetmediğini gizlemeyen Türk halkı için
de Filistin davasının ve Filistinlilerin
özel bir yeri var.
İsrail'in 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sırasında Türkiye'ye gönderdiği
kurtarma ekipleri, Yunanistan ekiplerinden sonra en fazla ilgi gören ekipti.
Deprem bölgesinde kurulan Türk-İsrail Köyü takdir topladı.
İsrail'de depremin hemen ardından başlatılan ve geniş yankı bulan yardım
kampanyası
İsrail'e duyulan sempatiyi artırdı ama Türkiye-İsrail ilişkileri henüz insani
boyutta, diplomasi ve askeri boyutta olduğu kadar güçlenmedi.
İsrail, önce askeri, sonra da diplomatik ve ardından bilimsel işbirliği için
ikna ettiği Türkiye'nin halkını şimdilik insani ilişkiler için yeteri kadar
ikna edemedi.
İsrail'in film festivali, kültür haftası gibi düzenlediği etkinlikler yoğun
ilgi görüyor ama hâlâ sınırlı bir çevrede kalıyor, çünkü Türk halkı ne ilk
İntifada sırasında kolu İsrail askerleri tarafından kırılan Filistinli
görüntüsünü ne de bir duvar dibinde babası ile birlikteyken öldürülen 12
yaşındaki Muhammed Duri'yi hafızasından silebiliyor.
Revivo faktörü
Ama öte yandan Fenerbahçe'de top koşturan Haim Revivo, Türk halkının sevgilisi
olmayı başarıyor. O derece ki Başbakan Ariel Şaron telefonla arayıp Revivo'ya
Türkiye-İsrail yakınlaşmasına katkıtısından dolayı teşekkür ediyor.
İsrail'de Türkiye'yi ziyaret etmeyen hemen hemen yok gibi, Türk Hava
Yolları'nın Tel-Aviv uçuşları her zaman dolu. Turist olarak gelenler daha çok
İsrailliler. Özellikle kumurhaneler kapanmadan önce Türkiye'yi komşu kapısı
yapan İsrailliler yüzünden Kapalıçarşı esnafı bildiği pazarlık dillerine
İbraniceyi de ekledi. İsrail'de
'Türk'üm' demek her zaman büyük bir sempati yaratıyor ve hemen Türkiye anıları
anlatılmaya başlanıyor.
Gün gelir gerçek bir Ortadoğu barışı yapılır umuduyla aradaki Suriye'yi hesaba
katmadan Karayolları Taşımacılığında İşbirliği Protokolü bile imzalayan Ankara
ve Tel Aviv bir gün halklarının sabah arabalarına atlayıp akşama İsrail'de ya
da Türkiye'de olabileceği hayalini kurmaktan da çekinmiyor.
Ancak bunun zaman alacağı da bilinen bir gerçek. Tıpkı İsrail-Türkiye
ilişkilerinin bugüne gelmesinin aldığı gibi.
Çevredeki ülke
İsrail devletinin kurucusu David Ben Gurion için Türkiye'nin özel bir önemi
vardı. Bu önem yalnızca Ben Gurion'un İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu
olmasından kaynaklanmıyordu:
İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiği gün savaş çıkacağını, İsrail'in
çevresini saran Arap ülkelerince uzun süre tanınmayacağını ve sık sık savaşmak
zorunda kalacağını hesaplayan Ben Gurion, ülkesinin güvenliği için geliştirdiği
strateji kapsamında Türkiye'ye özel bir önem veriyordu:
Ülkesinin sınırlarının hemen dışında düşmanların olduğunu bilen Ben Gurion, bu
sınırların hemen dışında kalan ikinci kuşak çevresinde dostlar edinilmesi
gerektiğini düşünüyordu. Dost edinilmesi gereken ülkelerin başında da Türkiye
vardı.
Ama bu İsrail için o kadar kolay olmadı. Türkiye, Arap ülkelerini küstürmeme
adına İsrail'e uzunca bir süre nazlandı ve 14 Mayıs 1948'de kurulan İsrail'i,
bir yıl sonra tanıdı. 1950'de ilk anlaşma ticaret alanında imzalandı. Altı yıl
sonra ise ilişkiler koptu. Süveyş Kanalı yüzünden çıkan savaşın ardından
Türkiye ve İsrail, büyükelçilerini karşılıklı çekti.
Hayırlı 'arıza'
Bu durum İsrail'i ve 'çevre ülke' doktrininin
kurucusu BenGruion'u küstürmedi. Bir yıl sonra Ankara'ya yeniden büyükelçi
atayan
İsrail'in Başbakanı Ben-Gurion'u, efsanevi Dışişleri Bakanı Golda Meir'i ve
Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Şimon Perez'i taşıyan uçak, tam da Ankara
üzerindeyken 'arızalanı
verdi' ve Ankara'ya zorunlu iniş yaptı.
Hazır yetkililer biraraya gelmişken Türkiye ve İsrail istihbarat alanında
işbirliğini öngören anlaşmaya imza attıverdi. Bu işbirliğine o zamanlarda Şah
tarafından yönetilen İran'da katıldı. Uzun süre gizli kalmayı başarabilen bu
işbirliği, İran
İslam Devrimi'nden sonra bulunan belgelerle su yüzüne çıktı. Bu işbirliğinde
Türkiye işkence literatürüne 'Filistin askısı' deyimi de girdi, çünkü anlaşma
istihbarat servislerinin üyelerinin eğitimini de öngörüyordu.
İsrail, kendilerini Sovyet tehdidi altında hisseden Türkiye ve İran'a bu ülke
ile ilgili bilgi aktarırken, karşılığında da Arap ülkelerinde olan biteni
öğrendi.
'Karşı' istihbarat
İsrail'in 'en iyi dostu' ABD'de İsrail için casusluk yaptığı 1988 yılında açığa
çıkan John Pollard ile ilgili soruşturmada, istihbarat alanındaki işbirliğinin
ucunun Türkiye'ye dokunduğu gündeme geldi. Türkiye'deki NATO binalarının
yapımını bir İsrail firması üstlenmişti. İsrail, Sovyetler Birliği'ndeki
Yahudileri İsrail'e taşımak için Türkiye'deki NATO binalarının planlarını
Moskova'ya vermekten kaçınmamıştı.
Türkiye ve İsrail'in kurduğu istihbarat alanındaki işbirliği 1971 yılında
başarısız bir deneyim yaşadı. İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom,
yasadışı THKP-C tarafından kaçırıldı ve kurtarılamadı. Elrom öldürüldü. Kendi
insanlarının kanını yerde bırakmama konusunda hak ettiği bir üne sahip İsrail,
Türk solunun peşine düştü ve intikamını aldı. İstihbarat alanındaki bu
işbirliği askeri alanda devam etti ama diplomasi alanına geçmesine daha vardı.
Askeri flört başlıyor
Diplomaside İsrail ile ilişkiler inişli çıkışlı bir seyir izlerken askeri
alanda işbirliği de gündeme geldi. Daha 1986 yılında elindeki F-4 uçaklarının
en iyi İsrail'de modernize edebileceğini düşünen Türkiye askeri uzmanlarını
gönderdi.
İsrail'deki modernizasyonu yerinde inceleyen uzmanlar pasaportlarına giriş
damgası bile almak istemedi. Ama bir kez bu alanda da flört başlamıştı ve son
sürat devam etti.
1994 yılında havada yakıt ikmali yapan tanker uçaklarının ABD'den alınması için
pürüz çıkınca, Türkiye, İsrail'den yardım istedi. İsrail kendi tanker uçağını
Türkiye'ye teknik incelemeler için göndermekten çekinmedi.
İsrail'e havale
Bugün gelinen noktada Türkiye 632.5 milyon dolarlık F-4 uçaklarının
modernizasyonu ile 48 adet F-5 uçağının modernizasyonu projelerini İsrail Havacılık
Endüstrisi'ne vermiş bulunuyor. 250 milyon dolarlık casus uydu projesinde
İsrail hâlâ şanslı.
İsrail'in ABD'ye kaptırdığı halde hâlâ vazgeçmediği başka bir proje de saldırı
helikopterleri. 600 milyon dolar değerindeki 160 adet M60 tankının modernizasyonu
için İsrail lobi faliyetlerine devam ediyor. Temmuz başında bu proje için gelen
İsrail Savunma Bakanı Benyamin Ben Eliezer, kesin söz almadığı için önümüzdeki
ay İsrail Başbakanı Ariel Şaron Ankara'ya gelecek ve evrak çantasında İsrail'in
tank modernizasyonu önerilerini de taşıyacak.
Kıbrıs Rum Kesimi ile de iyi ilişkileri olan İsrail, Türkiye ve Yunanistan
arasında
Kıbrıs'a S-300 füzeleri yerleştirilmesi planı nedeniyle kriz çıktığında Türk
pilotlarını Negev Çölü'nde S tipi füzelere karşı elektronik eğitimden
geçirmekten geri kalmadı. O dönemde Tel Aviv, Güney Kıbrıs'ta Türkiye yararına
casusluk yaptığı iddiası ile yakalanan iki İsrailli nedeniyle başağrısına da
katlandı.
Meşhur silahlar İsrail'den
İsrail ile Türkiye arasındaki askeri alandaki işbirliği güvenlik güçlerinin
işbirliğinde de yaşandı. İsrail Türkiye'ye hafif silahlar da sattı. Hatta
Susurluk kazasının ünlü silahlarının İsrail menşeili olduğu da anlaşıldı.
İsrail, Lübnan sınırında elde ettiği sınır güvenliği ile ilgili deneyimi Türkiye
ile paylaşmaktan da çekinmedi. Sınır güvenliğinde kullanılan insansız hava
araçlarını Türkiye'ye satabilmek için de İsrail faaliyetlerini yürütüyor.
Şimdilerde ise İsrail Temel Reis olarak bilinen Popeye füzelerinin birlikte
üretimini öneriyor Türkiye'ye.
Bu arada iki ülke Güvenilir Deniz Kızı adı altında iki kurtarma ve arama deniz
tatbikatının yanı sıra Anadolu Kaplanı denilen bir de hava tatbikatı yaptılar.
Kara tatbikatı yapmak için de düğmeye basıldı.
İki ülke askeri akademileri birbirlerini ziyaret ediyor, liman ziyaretleri de
eksik olmuyor.
Emekli Orgeneral Çevik Bir'in Genelkurmay 2. Başkanı'yken, İsrail ile Türkiye
arasında üst düzey askeri yetkililerin karşılıklı ziyaretleri o kadar
yoğunlaştı ki çetelesi bile tutulamamıştı. Askeri alandaki işbirliği ve silah
satışlarının en çok bu dönemde gerçekleşmesi de dikkat çekti. Merkezi ABD'de
bulunan Milli Güvenlik İçin Yahudi Enstitüsü (JINSA) Bir'e uluslararası devlet
adamı ödülü de verdi.
Osmanlı'dan kalan izler
Bütün Akdeniz'i kendi gölü haline getirmeye ve bu gölde bütün ticareti elinde
tutmaya çalışan Osmanlı İmparatorluğu, kendilerine tarımla uğraşmak
yasaklandığı için biraz da mecburiyetten parasal işlerde özel yetenekler
geliştiren Yahudilere topraklarını açtı. İspanyol Engizisyonu'ndan kaçan Doğu
Yahudileri kendilerini yok olmaktan kurtaran imparatorluk içinde rahat bir
nefes aldılar. İmparatorluğun ticaretinde ve biliminde önemli bir yere sahip
oldular.
Birinci Dünya Savaşı'nda imparatorluk milliyetçilik akımlarının baskısı altında
çatır çatır dağılırken Siyonizm de gelişmeye başladı. Siyonizmin kurucusu
Teodor Herzl Osmanlı imparatorluğu Padişahı 2. Abdülhamit ile iki kez
görüşerek, imparatorluğun artan borçlarının ödenmesi karşılığında Yahudilerin
Filistin'e göçüne izin verilmesini istedi ama bu teklifi kabul edilmedi.
2. Abdülhamit daha önce de Rusya'dan kaçan Yahudileri Doğu Anadolu'da
barındırma ve onlardan 10 bin kişilik bir
ordu kurmak istemişti. Ancak bu teklif o zaman Bakanlar Kurulu'nda uygun
bulunmadı. 1908'de Meşrutiyet ilan edildiğinde Yahudilerin Filistin'e göçü
üzerindeki yasaklar biraz da olsa hafifledi ama 31 Mart Vakası'nın ardından
İttihat ve Terakki Cemiyeti, Siyonizmi imparatorluğu parçalayacak akımlardan
biri olarak gördü.
Aynı senaryo çok daha dar kapsamlı bir biçimde 2. Dünya Savaşı sırasında
yaşandı; bu sefer de Nazi işgalinden kaçan Yahudi bilim adamları, Türkiye'de
sığınacak bir yer buldu.
-------------