|
KALP VE BÖBREK HASTALIĞI
|
|
Diyalize giren böbrek yetmezlikli hastaların başlıca morbidite ve
ölüm sebebi kardiyovasküler sistem hastalıklarıdır. Diyaliz
hastal arında; hipertansiyon, diabetes mellitus, hiperlipidemiler,
hemodiyaliz sırasında oluşan hipotansiyon, hiperparatiroidi ve buna
bağlı kalsiyum-fosfat metabolizması bozukluklarıyla vasküler
kalsifikasyon gibi risk faktörlerinin prevalansı yüksektir.
Perikardiyal hastalık, infektif endokardit ve sıvı elektrolit
dengesizlikleri de bu hastalarda sıktır.
Hipertansiyon
Diyaliz hastalarının %50’nden fazlasında muhtemelen anemi ve
hipertansiyona bağlı olarak EKO’da sol ventrikül hipertrofisi
gözl enebildiği bildirilmiştir. Hastaların hipertansiyonunda
hipervolemi son derece önemli bir rol oynar. Ancak ekstraselüler
sıvının diyalizle azaltılmasına rağmen
hastaların %15-30’unda dialize dirençli hipertansiyon görülür. Bunlarda
yüksek renin düzeyi en başta gelen faktör olup bilateral nefrektomi
ve/veya renin-anjiyotensin aksını inhibe eden ilaçlarla tedavi
gerekli olabilir. Renin dışında plazmada Digitalis benzeri madde artışı
(Na-K-ATPaz inhibitörü), sempatik aktivite artışı gibi faktörlerin
yanısıra vasodilatör prostoglandinlerin yapımında azalma ve plasma
endotelin düzeyinde artış gibi faktörler de önemli
olabilir.
Aneminin düzeltilmesi için kullanılan rekombinan eritropoetin
hastaların yaklaşık üçtebirine yakınında hipertansiyonu
kötüleştirebilir. Anemi düzeldikçe gelişen (kan viskositesininde
artmasınında kısmen etkilediği) periferik vasküler direnç artışı,
kan basıncının yükselmes ine ve kalp debisinin
azalmasına katkıda bulunabilir.
Kuru ağırlığa ininceye kadar yapılan hemodiyalize rağmen
hipertansif kalan hastalarda seçilmesi akılcı olan
antihipertansifler betablokerler ve anjiyotensin konverting enzim
(ACE) inhibitörleridir. Diğer antihipertansifler de (kalsiyum
antagonistleri, Minoxidil gibi) diyaliz yapılana kadar etkin
olabilirler. Ancak diyaliz günü hipotans iyondan korunmak için
ilaçların kesilmesi yararlı olabilir.
Hiperlipidemi
Hastaların %50’sinden fazlasında yüksek trigliserid ve düşük HDL
düzeyleri olduğu bildirilmiştir. Burada, hipertrigliseridemiden
lipoproteinlipaz aktivitesinin azalması sorumlu tutulmaktadır.
Periton diyalizi olanlarda yüksek glukoz konsantrasyonları
nede niyle hipertrigli-seridemide ağırlaşma görülebilmektedir.
Betablokerler, diüretikler ve asetat tamponlu veya yüksek glukoz
konsantrasyonlu diyaliz sıvıları da aynı etkiyi yapabilir. Ayrıca
Carnitine yetersizliği de hipertrigliseride-minin muhtemel diğer
bir nedeni
olabilir. Plasma Homosistein düzeyi normalden yüksektir.
Tedavide diyet ve hipertrigliseridemi yapıcı ajanlardan
k açınmak temel basamaktır. Balık yağı, egzersiz ve alkol
kısıtlaması yararlı olabilmektedir. Bu hastalarda fibratlara bağlı
miyozit ve hepatotoksite riski yüksektir. Ayrıca bu ilaçların
klerenslerinde azalma olmaktadır. Bu nedenle ortalama dozlarının
normalin %50-25’i kadar olması tavsiye edilmiştir. Statinler daha
güvenli olabilirler.
Özellikle böbrek naklinden sonra hastaların %50-80’inde
hiperkolesteroleminin gelişebildiği
bildirilmiştir.
Hiperparatiroidi
Bu hastalardaki sekonder hiperparatiroidinin başta gelen
n edeni diyetle alınan fosfatların atılamamasıdır. Çünkü
hiperfosfatemi nedeniyle plasmadaki iyonize kasiyum, kalsiyum fosfat
kompleksine dönüşür. Ayrıca proksimal tübül hücrelerindeki
1-alfahidroksilasyon aktivitesinin azalmasıda aktif vitamin D
yapımının azalmasına neden olur. Sonuçta plazmadaki iyonize
kalsiyumun azalması parat hormon salımını aktive eder ve
hiperparatiroidiye
yol açar. Kalsiyum fosfat kompleksleri yumuşak dokularda birikerek,
özellikle de damarlarda, koroner damarlarda ve miyokartta
kalsifikasyona neden olurlar. Kalp kapaklarında aşırı kalsifikasyon
oluşarak ciddi fonksiyon bozukluklarına neden olabilir. Bu
nedenlerle
bu hiperparatiroidinin tedavisinde fosfat kısıtlaması temel basamağı
oluşturmaktadır. Diyetin günlük fosfat içeriği 800 mg/günden az
olmalı ve beraberinde kalsiyum karbonat veya asetat
verilmelidir. Buna rağmen hipokalsemisi olanlara aktif
vitamin D-3
verilmesi tavsiye edilmektedir.
Hemodiyalize bağlı
hipotansiyon
Hemodiyalize bağlı hipotansiyon oldukça sık olabilen bir
s orundur. Genellikle hafiftir. Ancak bazen serebral veya
miyokardiyal iskemiye yol açabildiği bildirilmiştir. Burada sorumlu
tutulan
nedenlerin
başında aşırı ve hızlı ultrafiltrasyon ve buna bağlı aşırı
ekstraselüler sıvı kaybı ve hızlı plasma osmolalite azalmasıdır.
Diyaliz
sıvısının sodyum içeriği plasma osmolalitesinin değişimlerinde son
derece önemlidir. Ayrıca nadir de olsa diyalizör sterilizasyonunda
kullanılan etilen oksit hipersensitivitesine bağlı anafilaksi
gelişiminden dolayı oluşan hipotansiyon olguları da bildirilmiştir.
Özellikle cuprophane membran-lara bağlı olarak kompleman kaskadının
aktive olabildiği ve bunun pulmoner damar yatağındaki
dolaşımda şant oluşmasına, hipoksiye ve hipotansiyona neden olabileceği
bildirilmiştir. Hipotansiyona yol açan diğer nedenlerin başında
kalbe ait perikardiyal tamponat, iskemik veya valvuler kalp
hastalığına bağlı kalp yetmezliği gibi nedenler,
özellikle diyabetik hastalarda otonomik nöropati, serum potasyum ve
kalsiyumda hızlı azalmaya bağlı kardiyak kontraktilite azalmaları,
diyaliz günü antihipertansif ilaç kullanımı, sepsis, kanama (Femoral
ven kanülasyonu yapılanlarda retroperitenoeal alana!!), diyaliz
öncesi veya sırasında yemeğe bağlı splanknik vasodilatasyon akla
gelmelidir.
İskemik kalp hastalığı ve böbrek
yetmezliği
Anginalı hastaların tedavisi tıpkı böbrek yetmezliği
olmaya nlardaki gibi yapılmalıdır. Ancak nitrat, betabloker, kalsiyum
antago-nistleri gibi ilaçların diyaliz günlerinde hipotansiyon riski
nedeniyle dikkatli uygulanması veya kesilmesi gerekebilir.
Aneminin eritropoetinle düzeltilmesi efor kapasitesini
artır abilmektedir. Hematokritin %30’un üzerinde tutulması
tavsiye
edilmektedir. Gerekirse eritrosit suspansiyonu tranfüzyonu
yapılması önerilmektedir.
Diyaliz sırasında angina pektoris olursa ultrafiltrasyonun
du rdurulması, oksijen verilmesi ve diyalizör kan akımının
azaltılması, hipotansiyon gelişmişse trendelenburg pozisyonu ve
serum fizyolojik infüzyonu yapılması önerilmekte, hipotansiyonu
olmayan olgularda yakın kan basıncı takibiyle sublingual nitratların
verilebileceği bildirilmektedir. Kandaki
elektrolit ve kalsiyum değişiklikleri hemen incelenmeli ve varsa
diyaliz
esnasında tedavi edilmelidir.
Diyaliz hastalarının mortalitesinin %20-30’u akut miyokart
infarktüsüne bağlıdır. Miyokart infarktüsünde tedavi diğer
hastalarla aynıdır. Ancak renal yoldan atılan ilaçların kullanımında
dikkatli olunmalıdır. Hastalar diyalize bağlı hipotansiyondan
korunmalıdır.
Koroner anjiyo yapılan diyaliz hastalarına ventrikülografi
y apılmaması ve ventrikül fonksiyonlarının radyonüklid
ventrikülografi veya ekokardiyografiyle değerlendirilmesi tavsiye
edilmektedir. Özellikle hala mevcut olan sınırlı renal
fonksiyonların korunması için koroner anjiyo yapılırken mümkün olan
en az miktarda kontrast ajan kullanılması önerilmektedir.
Koroner arter by-pass mortalitesi yaklaşık %10 civarındadır.
Ancak hayat kalitesinde anlamlı bir iyileşme sağlanabilmektedir.
Buna karşın PTKA (anjiyoplasti) olgularında şaşırtıcı derecede
yüksek restenoz oranları olduğu bildirilmiştir. Bu nedenle ancak
ameliyat edilemeyen olgularda yapılması veya son çare olarak tavsiye
edilmiş tir.
Konjestif kalp yetmezliği ve böbrek
yetmezliği
Son dönem kronik böbrek yetmezliği olan hastaların %20-30’unun
ölüm nedeni konjestif kalp yetmezliğidir. Bu hastalarda;
h ipertansiyon, ekstraselüler volüm yüklenmesi, anemi, fistül,
iskemik kalp hastalığı, metabolik asidoz, hiperparatiroidi,
elektrolit imbalansı (hiperpotasemi+hipokalsemi) ve üremik durum
gibi faktörler kalp yetmezliği gelişiminden sorumludurlar. Bu
nedenle bu hastalardaki kalp yetmezliğinde kalp fonksiyonlarını en
çabuk düzeltme veya kompanzasyon sağlama metodu
hemodiyalizdir. Hemodiyaliz sayesinde hipertansiyon
kontrol altına alınır, volüm yüklenmesi ortadan kaldırılır, üremik
toksinler temizlenir, kan asiditesi normalleşir ve elektrolit bozuklukları
düzeltilebilir.
Üremik hastalarda akciğer ödemi tablosu gelişiminde pulmoner
kapiller permeabilite artışı ve plasma onkotik basıncının azalması
gibi etkenlerin de rolü vardır. Bu nedenle pulmoner kapiller wedge
basıncının üremik olmayan hastalardan daha düşük bulunab ileceği bildirilmiştir.
Branham bulgusu (fistül bası yoluyla kapatıldığında kalp hızının
azalması) pozitif olan olgularda, kalbin aşırı oksijen ihtiyacının
ve iş yükünün azaltılması için fistül revizyonu yapılması tavsiye
edilmiş tir.
Kalp yetmezliği gelişen hastalarda sıvı ve tuz kısıtlaması
y apılması ve diyalizlerde kuru ağırlığa inilebilmesi
ekstraselüler sıvı hacminin ve hipertansiyonun kontrol altına
alınabilmesi için gereklidir. Burada tedaviye dirençli olgularda
dikkat edilmesi gereken önemli bir püf noktası, kuru ağırlık
hesabında kas atrofisinin gözden kaçırılıp kaçırılmadığının
araştırılmasıdır.
Kalp yetmezlikli olgularda tedavide yatak istirahati + oksijen
tedavisi + ultrafiltrasyonla sıvı çekilmesi + altta yatan diğer
nedenlere göre (infarktüs, aritmi, infektif endokardit gibi) tedavi
+ Digitalis ger eken olgularda yakın dozaj takibi ve sık plasma düzeyi tayini tavsiye
edilmiştir.
İleri evre böbrek yetmezliği olanlarda ve diyaliz hastalarında
ekokardiyografik olarak hipertrofik kardiyomiyopati bulgusu
(konsantrik hipertrofi, asimetrik septal hipertrofi ve/veya bozulmuş
kontraktilite) dilate kardiyomiyopati bulgusu kadar sıktır. Sol
ventrikül hipertrofisinin hematopoetin kullanan diyaliz hastalarında
1 yıldan daha az bir süre içinde gerilediği bildirilmiştir. Bu
tedaviyle sol ventrikül kitlesinde tam bir normali zasyon sağlanmasının
şimdilik çok nadir olarak mümkün olduğu ve bunun yaşam süresi
üzerine olan etkisinin de şimdilik bilinmediği
bildirilmiştir.
Böbrek hastalarında kalp yetmezliği gelişmesi böbrek
fonks iyonlarının daha da kötüleşmesine neden olur. Özellikle kapak
darlığı gibi nedenlere bağlı olarak kardiyak debinin azalmış olduğu
olgularda operasyonla ve/veya medikal tedaviyle kalp debisinin
iyileştirilmesi böbrek fonksiyonlarının da iyileşmesini
sağlayabilir.
Aritmiler ve böbrek
yetmezliği
Kronik börek ye tmezlikli ve diyalize giren hastalarda oluşan aritmilerin altında;
hemodiyalize bağlı hipotansiyon, diyalize bağlı elektrolit
(hiper-/hipopotasemi, hipo-/hiperkalsemi, hipermagnazemi gibi) ve
asit/baz dengesizlikleri, hipoksemi, sekonder
hiperparatiroidiye bağlı kardiyak ileti sistemi kalsifikasyonu, perikardit veya
iskemik kalp hastalığı gibi nedenler sıktır. Özellikle digitalis
alan hastalarda diyaliz sırasında oluşan atriyal ve ventriküler
aritmilerin altında hızlı potasyum kaybının rolü çok büyüktür.
Bundan dolayı bu hastalarda digitalis sadece şart olduğunda ve
mümkün olan en düşük dozlarda kullanılmalıdır. Digitalis kullanılan
hastaların diyaliz sıvılarındaki potasyum
konsantrasyonunun uygun şekilde ayarlanması bu aritmileri
baskılayabilmekte ama bu sefer de hastaların aşırı sıkı bir potasyum
kısıtlaması altına girmesi gerekmektedir. Diyaliz hastalarının
yaklaşık %10’unun hiperpotasemiden öldüğüne inanıldığı
bildirilmiştir.
Böbrek yetmezliği ve perikart
hastalığı
Diyaliz olanağının olmadığı dönemlerde perikardit preterminal bir
olay olarak karşımıza çıkardı. Günümüzde ise diyaliz tedavisinin
rutin olarak uygulanabilir hale gelmesi sayesinde sıklığı oldukça
azalmıştır. Yine de diyaliz hastalarının %15-20’sinde
asemptomatik, hafif ve hemodinamik zararı olmayan perikardiyal
effüzyon izlenmektedir. Bu hastalarda günlük yoğun diyaliz başta olmak
üzere yapılacak tedavilerin gerekliliği, etkinliği ve yararı tam
açıklığa kavuşmamış olmakla beraber effüzyonun genişliğinin ve
hemodinamik etkilerinin yakın takibi, alınması gereken bir önlem olarak
tavsiye edilmiştir.
Böbrek yetmezliğinde görülen perikarditin başlıca nedeni üremik
toksinlerdir. Peritoneal diyalize giren hastalarda hemodiyaliz
hastalarından daha az sıklıkta perikardit oluşmaktadır. Bu durum,
periton d iyalizinde middle moleküllerin klerensinin daha fazla
olmasına
bağlanmıştır. Böbrek yetmezliği olan hastalarda, üremik toksinlerin
dışında viral enfeksiyonlar, tüberküloz, sistemik lupus
eritamatosus, veya ilaçlara (Minoxidil gibi) bağlı olan
perikarditler gibi, diğer nedenlerle de perikardit
gelişebileceği unutulmamalıdır.
Diyalizle ilgili /ilişkili perikarditlerde ilk tedavi, yoğun
günlük (ilk 1-2 hafta her gün) diyalizdir. Diyaliz sırasında ağır
hipotansiyon gelişmesinin bir tamponat bulgusu olduğu
unutulmamalıdır. Diyalizin yanısıra bu hastalara kortikosteroid
ve/veya İndomethazin tedaviler inin de uygulanabileceği
bildirilmiştir. Ancak İndomethacin tedavisinin yararı tartışmalıdır.
Yoğun diyalizin etkisiz olduğu perikardiyal effüzyonlarda
hemodinamik etki varsa subxiphoid perikardiyektomi ve perikart
penceresi
açılması tavsiye edilmektedir.
Konstriktif perikardit nadir olup sıklıkla tanının kalp
kateteri-zasyonuyla desteklenmesi gerekir. Tedavisi cerrahi
perikardi-yektomidir.
İnfektif
endokardit
Böbrek y etmezliği ve diyaliz hastalarında yıllık insidans %3-5 olarak
bildirilmiştir. Eğer kapak bozuklukları (kalsifik aort kapağı,
mitral
kapak bozuklukları ve diğerleri gibi) varsa insidansın %10’a
ulaşabildiği bildirilmiştir. En sık görülen ajan patojen
Staph.
aureus’tur. Staph. epidermidis, Strep.viridans, enterokoklar, gram
negatif mikroorganizmalar da sıklığa göre önemi olan ajan patojenlerdir
(Bkz. İnfektif endokardit).
Böbrek yetmezliğinde kalp
ilaçları
Digoxin
Vücuttaki sıvıların redistribüsyonu nedeniyle yükleme dozu %30-50
azaltılmalıdır. Digoxin’in yarı ömrü 1.6 günden 4.4 güne
k adar
uzayabilir. Bu nedenle idame dozunun 0.0625 mg ile 0.125 mg arasında
tutulması ve yakın plasma düzeyi izlemi tavsiye edilmekte ve gerekli
olan dozun izlem bulgularına göre belirlenmesi
önerilmektedir. Digoxin’le birlikte Verapamil veya Kinidin gibi bir
ilacın kullanılması Digoxin’in plasma düzeyini arttırarak klinik toksisiteye
yol açabilir.
Procainamide
Hem Procainamide’in hemde aktif metaboliti olan NAPA’nın klerensi
azalır. Bu nedenle Procainamide kullanılırken NAPA’yla
bi rlikte plasma düzeyi izlemine göre doz ayarı tavsiye
edilmektedir. Diyalizlerde vücuttan atıldıkları için diyaliz bitince bir doz
Procaiamide’in verilmesi uygun olabilir.
Phenytoin
Üremik hastalarda plasm a proteinlerine bağlanma
oranı azalır, buna karşın karaciğerden atılımı artar. Bu nedenle özel
bir doz ayarlaması genellikle gerekmez. Ancak toksisite için klinik
takip önemlidir. Çünkü laboratuarların çoğu plazma serbest Phenytoin
düzeyini değil, plasma toplam Phenytoin düzeyini ölçmekteler ve
buna göre doz ayarı yapılması da toksisiteye neden
olabilir.
Betablokerler
Atenolol ve Nadolol böbrekten atıldıkları için böbrek
yetme zlikli hastalarda dozlarının %50-70 azaltılması tavsiye
edilmiştir. Hemodiyaliz günü diyaliz öncesi
alınmamaları ve diyaliz sonrasında normal dozda alınmaları tavsiye
edilmektedir.
ACE inhibitörleri
Diyaliz hastalarında dozlarının %50 azaltılması ve diyaliz
s abahı alınmamaları tavsiye edilmektedir. Böbrek yetmezliği
olan hastalarda birikimlerinin
hematolojiktoksisitesinin olabileceği unutulmamalıdır. Diyaliz öncesi
dönemdeki hastalarda özellikle bilateral renal arter stenozu
olanlarda yetmezliğin çabuk ağırlaşmasına neden olabilirler. Ayrıca
aldesteron azalmasına neden olarak hiperpotasemi riskini
arttırabilirler.
Cyclosporine
Hem afferent hemde efferent ateriyolün konstriksiyonuna
ne den
olarak glomeruler filtrasyonun azalmasına neden olabilir. Ayrıca
proksimal tubul harabiyeti veya zedelenmeleri (vakuoler
değişiklikler, inklüzyon cisimcikleri, dev mitokondri)
bildirilmiştir. Cyclosporine kullanan hastalarda
hiperpotasemi ve renal tubuler asidoz da olabilir. Ancak ilacın dozu
azaltılır veya ilaç kesilirse bu etkiler düzelebilir. Cyclosporine
kullananlarda hemolitiküremik sendrom olabilir. Ayrıca interstisyel
fibrozis ile giden obliteratif arteryopati ve glomeruler
skleroz da
görülebilir.
Sodyum Nitroprussid
Diyaliz ve prediyaliz hastalarında Sodyum Nitroprussid infüzyonu
yapılması tiyosiyanat birikimine neden olarak toksisiteye yol
açabilir (Konfüzyon, hiperrefleksi, konvülsyonlar). Bu ilacın
verilmesi şartsa mümkün olan en kısa sürede kesilmesine çalışılmalı,
siyanad ve tiyosiyanad düze yleri
izlenmelidir. |
| |