| ...::: İSLAM TEK YOL :::... |
|
NOT: " YENİ SOL İSLAM" BASLIĞI İSLAMÎ AÇIDAN UYGUN BİR BAŞLIK DEĞİL,İSLAM SOL BİTİNCE ÖN PLANA ÇIKMADI O HER ZAMAN VARDI , SADECE İNSANLAR - " YENİDEN " - YENİ YENİ O'NU FARK ETMEYE BAŞLADI... İSLAM HAYAT KAYNAĞI , ONDAN FAYDALANMAK İSTEYEN O'NA YÖNELİR,O'NDAN KANA KANA İÇER...AMA BAZEN DE YANI BAŞINDA ŞIRIL ŞIRIL AKAN PINAR SUYUNDAN İNSANLAR İSTİFADE ETMEZDE, PİS SUYA YÖNELİR...NEFİS,GÖZ BOYAMA,ÖNYARGI,CAHİLLİK...
SOLUN TARİHİ SERÜVENİ VE İSLAM
Marxizm , pozitivizmin en katı şeklidir.Din tamamen dışlanmakta, tarih ise belli bir akışa bağlanmaktadır.bu determinist şema günümüzde pozitivist yöntem gereği çökmüş durumdadır...Türkiye'de sol sosyal adalet yerine pozitivizmi ön plana çıkarmıştır.Ekonomik adaletsizlik yerine toplumsal değerlerle kavga yolu tutulmuştur.Sınıf bilincini dinin geciktirdiği düşünülüp dine husumet beslenmiştir.Sonunda dinsiz ve kapitalist düşmanı bir ideoloji ortaya çıkmıştır ve sonuçta mü'minin imanı gibi materyalizme iman edenler ortaya çıkıştır. Tarihi II. Meşrutiyet dönemine kadar götürülen Türk solunun iki yüz yıllık macerası düşünsel ve örgütsel bunalımlarla geçti. Türkiye’de sol düşünce, başlangıcından beri, kendi düşünsel bütünlüğünü ve istikrarını sağlayacak altyapı ve tecrübeden yoksun kaldı. Önce Fransız düşüncesi daha sonra da Rus sosyalist hareketlerin yansıması olarak şekillenen Türkiye solunun, ilk devirlerinde Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler ve Selanik Yahudileri gibi etnik ve dinsel azınlıklar arasında geliştiği görülür. Sosyalizmin kuram itibariyle enternasyonel olduğu halde Osmanlı’daki “anasır” için etnik muhalefetin aracı olarak kullanılması, Türk solunda ulus ve sol kavramları bağlamında en önemli düşünsel sorunlardan birisi olmuştur. II. Abdülhamit döneminde gayr-i müslim sosyalistlerin radikalizmi bazı ittihatçı gençlere çekici geldi. Fransız devriminin ideallerini ve Jean Jaures’nin yurtsever sosyalizmini örnek alan bu yapılanmalar bir sosyalist kuramcı çıkaramadı. Osmanlı toplumunda sosyalizmin ön şartlarının var olmaması, fırka/parti, sınıf, amele/işçi gibi kavramların ilk dönemlerde sathî yorumlarla açıklanması sonucunu doğurdu. Düşünsel açılımın kısa vadede sağlanamaması ve özellikle devrim sonrası Rusya’nın Türkiye’deki sol hareketlere desteği, kuramsal tartışmaları engelledi. Sovyetler, öncelikle devrimi endüstrileşmiş Batı ülkelerine yaymak istediğinden, Batı sömürüsü altındaki yerli burjuva hareketlerine destek verdi. Bu durum Türkiye’de zihnî altyapısını kuramamış sosyalist hareketi diğer bir problemle karşı karşıya bıraktı ve solun ulusal sisteme karşı tavrının Rusya’nın stratejik tercihlerine endekslenmesi sorununu doğurdu. II. Meşrutiyet döneminde Hüseyin Hilmi tarafından kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesine kadar faaliyet gösterdi. İştirak gazetesi partinin yayın organıydı. Sosyalist Fırka’nın programı öncelikle üretim ve dağıtım araçlarının devletleştirilmesi ve bu doğrultuda uluslararası işbirliğinin gerçekleştirilmesini öngörmekteydi. Örgütlediği grevler ve diğer eylemler sürekliliğini koruyamadığı gibi, siyasî taleplerden ziyade ekonomik ihtiyaçların neticesiydi. Ayrıca eylemleri anlamlandıracak düşünsel bir açılım olmaması, yapıyı sosyalist nitelikten çok sendikal hareketten ibaret kıldı. Toplumsal hareketlerin bu durumu, Osmanlı aydının zihninde kavramsal karşılığını bulamayan sosyalist kuramla ilgilidir. Sosyalizmi, dinî geleneğe yaslanarak ve İslam toplumunun pratikteki karşılığı olarak tanımlama çalışmaları başarısız oldu. Yaşanan düşünsel açmaz siyasî faaliyetlerin istikrar kazanmasını engelledi. Sosyalist Fırka da zamanla liberal bir muhalefet platformuna kaydı ve mensupları İttihat ve Terakki Partisi’ne katıldı. Ekim devriminden önce, Rusya’da sosyalizmle tanışan Mustafa Suphi, 1918’de Türklerin yoğun olduğu bir çok bölgede komünist teşkilatlar kurdu. 3. Enternasyonal’e Türk delegesi olarak katıldı. Suphi’nin fikir dünyası hakkında sağlıklı bilgi fazla olmamakla birlikte Osmanlı coğrafyasında sol yapılanmaların Rus etkisine girmesinin onunla birlikte başladığı bilinir. Osmanlı’nın sanayileşememiş bir düzen olması ve Türk toplumunun köylülerden oluşması, Mustafa Suphi’yi Millet Meclisi’nin Sovyet örgütlenmesine benzediği tezine götürdü ve bu değerlendirmeler sonucunda Ankara’ya geçmek istedi. Mustafa Suphi, Ocak 1921’de aydınlatılamayan bir şekilde Trabzon açıklarında öldürüldü. 1920’de Mustafa Kemal emperyalizme karşı, Sovyetlerle müşterek mücadele edileceği yönünde beyanlar verdi ve Sovyet desteğini almak isteyen Ankara hükümeti bu yönde girişimlerde bulundu. Resmî Türkiye Komünist Partisi’nin kurdurulması bu çerçevede gerçekleşti. Parti Atatürk’ün yandaşlarından oluşuyordu. Dışta emperyalizm ve içte de kapitalizm ile mücadele edileceğini belirten parti, İslamiyet’i sosyalizmin esası gibi gösteriyordu. Milli mücadele döneminde bu “danışıklı” partinin dışında bir de gizli TKP kuruldu. Bakü kurultayına katılan gizli TKP’nin çalışmaları da Halk İştirakiyyun Fırkası’nın altyapısını oluşturdu ama fırka varlığını siyasî engeller nedeniyle devam ettiremedi.Kurtuluş dergisi çıkar.Alman ekolünün etkisindedir.Başını Şefik Hüsnü çeker.Aydınlık çıkar...24 Kominterni'de rusya Hüsnü'yü eleştiriri....25'den sonra sol ağır darbe yer- takrir-i sukun-N Hikmet'ten , M.Ertuğrul'a,S. Setrel'den S. Ali'ye... takibata uğrar, sürülürler...Zamanla kadro ekibi ortaya çıkar ama tarıhi derinlik, sosyalizmin felfefi temellerini ve Osmanlı tarihini tanımlayamamaları esas zaafları olur. Türk ve dünya sol'u .... Öyle bir hareketle karşı karşıyayız ki, onda her türden eğilimin izlerini bulmak mümkün: Yeşili de var, kızılı da, rengarenk olanı da. Resmî ve gayr-i resmî TKP’si var. Ulusal olanı da var, enternasyonalist olanı da. Marksist-Leninist, Troçkist, Maoist, Stalinist, Enver Hocacı, Castrocu vb. olanları var. Legali var, illegali var. Demokratik mücadele taraftarı olanı var, silahlı mücadele yanlısı olanı da. Şehir gerillacıları da var, kır gerillacıları da. Halkın partisi de var, işçi ve işçi-köylü partileri de. Sosyal demokrat olanı da var, anarşist olanı da. Güler yüzlü olanı da var, asık suratlı olanı da. Ortanın solu da var, solun solu da. Aydınlıkçısı, kurtuluşçusu, ilericisi var. Millî demokratik devrimcisi var. Konformisti, revizyonisti, hatta “sosyal faşist”i bile var. “Teori”si de var, “Eylem”i de. Dergi isimlerini bir araya getirmek suretiyle, gramer açısından düzgün cümleler kurmak bile mümkündür. Mesela: “Aydınlık” ve “Kurtuluş” “Yön”ünde hareket eden “İleri”ci ve “Devrim”ci “Kadro”... Kısacası, Osmanlı’da amele hareketleri şeklinde kendisini gösteren ve yüzyılı aşkın bir tarihe sahip bu harekette ne ararsak bulmamız mümkün. Fakat belli dönemlerdeki kısmî kitlesel başarılarına ya da edebiyat alanındaki etkinliğine rağmen, solun Türkiye’de “sahici bir muhalefet” yaptığından, Türkiye’deki mevcut yapının dönüşümünde, “birey” ve “halk/millet” lehine kalıcı kazanımlar elde ettiğinden bahsetmek mümkün müdür? Bu soruya, bugünkü durum itibariyle “evet” cevabını vermek o kadar da mümkün gözükmüyor.27 Mayıs'tan sonra sol biraz canlanır gibi oldu.TİP ama kısa sürdü...neden peki : cevabı sol kesimden alalım: sol ile kemalizmn karıştırılması , halka yukarıdan bakılması gerçekci ve oturaklı ,internasyonel söylemlerinin olmaması,cuntacılıktan kurtulamamaları... Yön ve özellikle de Devrim gazeteleri tarafından formüle edilen bu düşüncelerin temel vurgusu, emperyalist Batı tarafından geri bıraktırılan Türkiye’nin sosyalist bir kalkınma yöntemi ile ilerlemesini sağlamak, çok partili hayatın ve parlamenter sistemin doğası gereği ve Demokrat Parti’nin gayretleri neticesinde akamate uğrayan Kemalist devrimler sürecini kemale erdirmek, hakiki milliyetçiliği tesis etmek ve parlamento dışı bir muhalefet geliştirmek olmuştur. Tüm bu hedeflerin, askerlerin desteği alındığı takdirde gerçekleştirilebileceği varsayılmıştır. Devrimin başlıca aktörünün “zinde güçler” ya da “asker-sivil aydın zümre” olacağı düşünülmüştür. Neredeyse yazılan bütün yazılar, yapılan tüm eylemler askere bir mesaj niteliği taşımaktadır. Devrim gazetesinin o zamanki yazı işleri müdürü Hasan Cemal Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım adlı hatıratında şu itirafta bulunur: “Bir tek amacımız vardı: Askeri kışkırtmak. Darbe süreci bu kışkırtma ve provakasyonlar sayesinde hazırlanacaktı. (...) Şiddet şarttı devrime giden yolu açmak için. (...) Avcıoğlu, o tarihlerde bir örgüt kurulacaksa, bir bildiri yayımlanacaksa, hepsinin başında bir ‘ordu’ sözcüğünün geçmesini isterdi.” Bu mantık, Türkiye’de siyasetin militarizasyonu sürecini perçinlemekten, bir başka deyişle darbeler ve yıkımlar sürecine katkı sağlamaktan başka hiçbir işe yaramamıştır.Bugün bütünüyle organik bir birlikteliği ifade etmemekle birlikte, Türkiye siyasetinin militarizasyonu sürecini tırmandırmak isteyenleri biraraya toplayan Kızılelma Koalisyonu içerisindeki en önemli katkının sosyalist cenahtan gelmesi de yukarıdaki gelenekle ilintilidir. Metet Tunçay : " ... Hıristiyanlıkta Rahiplerin aracılığı olmazsa, özellikle Katoliklik’te Tanrı’ya erişmek mümkün değil. Dolayısıyla bir ruhban statüsü mevcut. Bunlar, sayıca az olmakla birlikte, birçok ayrıcalıkla donatılmış. Onun dışında asiller feodal sitemin sonucu olarak ayrıcalıklı statülere sahip. Geri kalanlara da Fransız Devrimi’ne gelinceye kadar “üçüncü tabaka” deniyor ve işçi, köylü, tüccar, ve şehirlilerden müteşekkil. Bu statü toplumunu yıkmak için üçüncü tabaka içerisinde bir işbirliği yapılıyor. Zenginlerle işçiler ve köylüler, elbirliği ile bu statü toplumunu, ancien régime’i yıkıyorlar. İşçiler, daha yoksul insanlar umuyorlar ki, yeni dünyada onların koşulları daha iyi olacak. Oysa bu gerçekleşmiyor. Çünkü fiilen daha varlıklı olan insanlar, eski rejimdeki hakim sınıfın yerini alıyor. Bu kez yoksul olanlar, -tabii bir yandan da bir endüstri devrimi başlamış, yani sadece tarımsal yoksullar değil, bir de sanayide çalışan şehirli yoksullar ortaya çıkmış- örgütleniyor. Oysa zenginler doğal olarak küçük bir azınlık; ama hakim sınıf mevkiine geçmişler. Demokrasi içinde kafa sayma sistemi olursa ve toplum daha demokratikleşirse, yoksullar da kendi çıkarlarına olan şeyleri gerçekleştirebilecek. Solun mücadelesi, doğal olarak, gelişmiş Batı ülkelerinde endüstri işçilerinin öncülüğüyle oluyor. Çünkü tarımın önemi Batı ülkelerinde göreli olarak gerilemiş ama Rusya’da, Osmanlı’da değil. Benim çocukluğumda, 50-60 yıl önce, hâlâ “Türkiye’de nüfusun %80’i köylerde yaşar ve tarımla uğraşır” derdik. Batıda 19. yüzyıl başında bile bu durum değişmişti; endüstri işçileri daha büyük ağırlık taşıyordu. Birçok insan başlangıçta hayırseverlik amaçlarıyla bu yoksulluğa üzülerek, birtakım acıların gerekli olmadığını düşünerek ve daha iyi bir düzenlemeyle bu acılardan kurtulmayı umarak örgütlenmelere girişiyor. Tabii, hakim sınıflar kolay kolay teslim olmak istemiyor. Demokrasi 2500 yıllık bir fikir olmakla birlikte, uzun bir süre iyi bir şey olarak değil; aşağı sınıfın, daha yoksul olanların hak etmedikleri halde toplumu yönetmeye kalkma iddiası olarak düşünülüyor. Yani ayak takımının hakim olma iddiası… Ama 19. yüzyıl başından itibaren demokrasi bir ideal haline dönüşüyor. Özellikle işçiler, eşit oy hakkı ve parlamento olursa, kendi lehlerine durumu değiştirebilmeyi umuyor. Bazıları ütopyacı, hatta dinî olan birçok teori ortaya atılıyor. Bütün dinlerin kendi içinde böyle bir eşitlik, yoksulu kayırma duygusu var.Bu büyük bir soru; ama bana öyle geliyor ki, doğal olarak her halk tutucudur. Yani yenemediği bir şeyi kabullenmekte o kadar hevesli olmaz; meğer ki bir kriz içinde yaşıyor olsun.Karl Marks’ın fikirlerinin ortaya çıktığı dönemde, çağın ruhunda bir pozitivizm vardı; Auguste Comte’tan gelen ve metafiziği yadsıyan, bilimsel gerçekliklerin bulunabileceği savı. Bir de pozitivizmle bağlantılı olarak materyalizm vardı; bu dünyanın düşünceler üzerinde değil, maddi olaylar üzerinde gittiği yaklaşımı. Marks’ın felsefî düşüncesi -tarihî materyalizm denen şey- üstyapıyı üretim güçleri arasındaki ilişkilerin belirlediğini söylüyor. Marksizm’i anlatırken, Marksizm karşıtlarının çabucak geçiştirdikleri bir nokta var: Marks, “Din halkın afyonudur” demiş. O pasajı, öncesiyle ve sonrasıyla birlikte, dikkatle okusalar Marks’ın orada o kadar kaba değil, tam aksine derinlikli bir şey söylediğini görürler. Çünkü Marks, materyalist olmakla birlikte din karşıtı bir siyaset önermiyor. Onun umduğu şey, maddi şartları değiştirerek, insanları dinde avuntu aramaya götüren şeyleri ortadan kaldırmak; dini ortadan kaldırmak değil. Maddi rahatlığa kavuşturulduktan sonra insanlar yine de Allah’a, kutsal kitaplara inanmaya devam edebilir. Bu sanki kesinlikle din karşıtı bir düşünce gibi sunulmuştur.19. yüzyılda mesele, Osmanlı İmparatorluğu’nu yaşatmak; “Bu devlet nasıl kurtulur?” sorusu. Onun için bizim reformcularımızla başka ülkelerin reformcularını, mesela Rusları karşılaştıracak olursanız, onlar Çarlık düzenini yıkmayı amaçlıyor; bizimkiler ise düzeni ayakta tutmayı. Temel bir fark var aralarında. Türkiye’de sosyalizmin, Batı’daki anlamda olması mümkün değil. Çünkü dayanacağı geniş bir endüstri işçisi tabanı yok. Bana öyle geliyor ki, pek çok şey gibi sol düşüncenin de mebdei, hürriyetin ilanıdır; II. Meşrutiyet’le, 1908 Temmuzu’nda Anayasa’nın yeniden yürürlüğe konulmasıdır. Ondan sonra birçok fikir fışkırıyor: Osmanlı Sosyalist Fırka, Sosyal Demokrat Fırka var. Ama bunlar marjinal. İlginç olan şeylerden bir tanesi, başından beri bir sol programla ortaya çıkan bu insanlar, halkla bağlantı kurabilmek için İslamiyet’e baş vuruyorlar. Mesela İştirakiyyun’un alt başlığında Abdülaziz Mecdî Tolun Efendi’nin dile getirdiği bir endişe var: “Taban olarak endüstri işçisi sınıfı yeteri kadar büyük değil, bu fikir acaba büsbütün yabancılanır mı, dışlanır mı?” Sadece Osmanlı sosyalistlerinde değil, Milli Mücadele’de gelişen Yeşil Ordu, Halk İştirakiyyun gibi oluşumlarda da sık sık İslamiyet’e göndermeler görüyoruz. Hatta daha komünist bir çizgide gelişen İstanbul grubunda da... Ben size ilginç bir şey söyleyeyim: 1925’te bunlar, Orak Çekiç diye işçiler için bir gazete çıkarıyorlar. Orada bir Mevlit ilanı gördüğümde, “Bunlar dalga mı geçiyor?” diye düşündüm. Hayır, gayet ciddi bir şekilde ölen yoldaşlarının ruhuna bir Mevlit ilanı, gayet uygun sözcüklerle çıkıyor. Bu bana çok şaşırtıcı geldiyse, pek çok insana da öyle gelebilir. Çünkü herkes, “Sol, dine karşıdır; onu ortadan kaldırmayı amaçlar” diye düşünüyor. En azından o dönem için bu doğru değil.Devlet kontrol etsin ama mülkiyet kimde olursa olsun.Devlet işletmesi kayırma,arpalık, adam istihdam alanı oldu... " Hegel:Evrensel bir Akıl’dan söz ediyordu Alman filozof. İngilizce metinlerde Mind diye geçen kavramın orijinalininse Geist (Spirit) olduğu belirtiliyordu. Türkçeye birini Akıl, diğerini ise Ruh şeklinde çevirmek daha uygundu. Kimin aklı, kimin ruhuydu bu? Benim, senin, onun, herkesin. Bütün bu tek tek akıllar, Evrensel Aklın tezahürleriydi. İlerledikçe, dinî demesek de, son derece mistik bir alanda buluyorduk kendimizi. Evrensel Akıl, belki de Tanrı’ydı. Tanrı, belki bütün evrendi. Tarih, bu evrensel aklın mantıken zorunlu bir yolda ilerlemesiydi.Akıl evrenseldi, fakat tek tek akıllar bu ortak evrensel mahiyetin farkında değildiler. Hegel bu duruma “Aklın kendine yabancılaşması” diyordu. Evrensel Aklın tezahürleri olan insanlar, aynı aklın tezahürü diğer insanları yabancı veya hasım görüyorlardı. Oysa hepsi aynı büyük bütünün parçalarıydı.Hegelciler iki gruba ayrılıyorlardı. Sağ Hegelciler, insan toplumunu Evrensel Aklın tezahürü sayıp haklılaştırıyor (“Reel olan, rasyoneldi.”); Sol Hegelciler ise mevcut toplum düzenine başkaldırıyorlardı (“Rasyonel olmayan, reel olamazdı!”)...Hegel sonunda tüm insanları aynı bütünün parçası ilan ederken nedense avrupalıları- özellikle almanları - evrensel aklın en büyük marifeti sayıyordu.Asya-Afrika başka bir türdü...!?
Avrupa'da Sol'u bitiren refahtı, Rusya ve Çin'de ise
refahsızlık.Batıdaki işçi sınıfı sömürgelerden elde edilenlerden kendi
paylarına düşenle sus pus olmuşlardı...ne sınıf mücadelesi ne emperyalizm
kalmıştı...! NOT: ÖZELLİKLE BU YAZIMIZLA BİRLİKTE AŞAĞIDAKİ DOSYALARIMIZIN OKUNMASI DA KONU BÜTÜNLÜĞÜNÜ SAĞLAMA AÇISINDAN ÖNEM ARZETMEKTEDİR :
dünyada sol sosyalızmın farklı modellerı : joseph stalın (1879-1953):LENİN'DEN SONRA İKTİDAR OLDU.mARXİST - LENİNİST ÇİZGİDEN ÇIKTIĞI İÇİN ÇOK ELEŞTİRİLDİ... JOSİP BROZ TİTO ( 1892-1980 ):SOSYALİST YUGOSLAV MODELİNİN KURUCUSU. MAO TSE TUNG (1893-1970):TARIM EMEKÇİLERİNİN ÖNCÜLÜĞÜNDE ÇİN HALK CUMHURİYETİNİ KURDU. ENVER HOCA ( 1908-1985):KENDİ İÇİNE KAPALI ARNAVUT SOSYALİZMİNİ ORTAYA KOYAR. ANTONİO GRAMSCİ ( 1891-1937):İTALYA'YA ÖZGÜ SOSYALİZMİN SAVUNUCUSU. FİDEL CASTRO ( 1927- )KÜBA'NIN YASAYAN TEK ÖZGÜN KOMİNİSTİ.AMA ARTIK KİLİSE'YE O KADAR UZAK DEĞİL...! CHE GUEVERA ( 1928-1967):CASTRO'NUN SİLAH ARKADASI.BAZI KONULARDA FARKLI DÜŞÜNÜNCE , DEVRIMI GUNEY AFRIKA ULKELERINE YAYMAK ISTERKEN ÖLDÜRÜLDÜ. HO CHİ MİNH ( 1890-1969 )VİETNAMİŞÇİ PARTİSİNİN KURUCUSU.ÖLÜMÜNDEN SONRA BAŞLATTIĞI HAREKET FRANSA VE ABD'Yİ YENİLGİYE UĞRATIR. BATIDA YENI - ILIMLI - SOL: OLOF PALME ( 1927-1986 )İSVEÇ'İN SOSYAL DEMOKRAT LİDERİ, ÖLDÜRÜLÜR. FRANÇOİS MİTTERAND (1916-1996 )58'DEN BERİ MUHALEFETTE OLAN FRANSA SOSYALİST PARTİSİNİ 81'DE İKTİDARA TASIR, CUMHURBAŞKANI OLUR. FELİPE GONZALEZ (1942- )İSPANYOL SOSYALİZMİNİN LİDERİ.82'DEN SONRA SERBEST PAZAR POLİTİKASI İZLER. TONY BLAİR (1953 - ) 97'DEN BERİ İNGİLTERE'DE İKTİDARDA OLAN İNGİLİZ İŞÇİ PARTİSİ , MARKSİST ÇİZGİDEN UZAKLAŞIR. JOSHKA FİSCHER ( 1948- )ALMAN YEŞİLLER PARTİSİ LİDERİ .
|
| ...::: www.islamustundur.com :::... |