|
...::: ÖNYARGILI ,TAASUP KOKAN ,TARAFGİL- SUBJEKTİF,MANTIK VE BİLİM DIŞI İDDİALAR :::... |
|
... Dursun’un babası, oğlu daha doğmadan onun için kitaplar satın almaya başlar ve onu daha küçük yaşta, “Basra ve Küfe’de bulunmayacak ölçüde büyük bir din alimi” olması yönünde yoğun olarak koşullandırır. Bu amaçla babası onu 7-8 yaşlarına geldiğinde, daha ilkokula gidip okuma yazmayı öğrenmeden, camilerde medrese usûlü dinî eğitim veren hocaların yanına gönderir. Daha küçük bir çocuk olan Dursun kendisinden ileri yaştaki talebelerin eğitim gördüğü bu ortamlarda büyük sıkıntılara maruz kalır: Genelde Türkçe bilmeyen kürt hocalardan eğitim aldığı için öncelikle Kürtçe’yi öğrenmek durumunda kalır. Diğer talebelere göre yaşça küçük olduğu için bir çok açıdan zorluklarla karşılaşır. Temizlik imkanları sınırlı olduğu ve henüz kendisine bakabilecek yaşta olmadığı için bacaklarını zedeleyecek kadar kaşıntıya sebebiyet veren bitlerle boğuşur. Ama her şeyden önemlisi de anne-baba sevgisinden mahrum kalır, çocukluğunu yaşayamaz. Güzel elbiseler içinde oynayan, okula giden çocuk resimlerine imrenerek bakar. Tatil için gittiği memleketinde yaşıtlarıyla “tadına doyulmaz” oyuna daldığı bir zamanda babasının ‘pençesiyle’ yere yuvarlanır.[1] Bütün bu olumsuzluklara rağmen onu büyük bir hırsla okumaya motive eden yegane sebep “Basra ve Küfe’deki alimlerin derecesine ulaşmak, hatta onları geçmek”; en büyük alim olur, en akıllı insan olduğunu kanıtlarsa “başa geçebilirdi”, hatta “cumurbaşkanı” bile olabilirdi. Yine kendi tanımlamasıyla “ne yapıp edip herkesi geçmeyi kafasına koymuş bir yarışçının tutkusu vardır içinde. Tüm varlığını sarıp sarmalayan bir tutku, aşk gibi.”[2]... Bütün bu öğrendiklerini de onu “hedefine götürecek bir basamak” olarak görür.[3] Ancak Türkçe okuma-yazmayı bile henüz bilmeyen, yaşadığı dünyadan habersiz olan Dursun’un, hem de daha çocuk yaşta, kelam, felsefe ve mantık ile ilgili eserleri kavraması beklenemez. Bundan dolayı okuyup ezberlediği bu eserler çoğu zaman onun kafasını karıştırır, zaman zaman kendi deyimiyle Tanrı’yla “kavga” eder; okuduğu kitaplarda “Adem’in topraktan, Havva’nın onun kaburga kemiğinden, Hz. Muhammed’in nurdan, Hz. İsa’nın Cebrail’in üfürüğünden, kendisinin ise meniden yaratıldığını” okur ve bunu haksızlık olarak yorumlar. Özürlü bir kızı, ormanda başı kesilmiş bir insanı, nehri geçerken boğulan arkadaşını, kurbağayı yutan yılanı gördüğünde bütün bunlardan dolayı sorumlu tuttuğu Tanrı’yı rüyasında görür ve O’na yaptığı işleri beğenmediğini söyler. Çocukluğunda koşullandığı “en önde olma”, “kendisinden herhangi bir şekilde söz ettirme” tutkuları, din adına yaşadığı bütün negatif tecrübeleri, ileride bilinçaltından çıkacak, büyük ölçüde şahsiyetini ve dine bakışını etkisi altına alacaktır. Çocukluğunu anlatırken bütün olumsuzlukların sebebi olarak, annesine ve kendisine şiddet ve baskı uygulayan, sürekli “Abdul Hoca” diye bahsettiği ve dinle özdeşleştirerek “zalim baba” şeklinde nitelendirdiği babasını gösterir. Diğer yandan masumâne, insanî duygu ve güdülerini de din karşıtı bir bağlamda konumlandırır ve kendisine şefkatle davranan annesi ile özdeşleştirir. Babasının zulmünden kurtulup, insanî ideallerini gerçekleştirmek için çok okuyup ‘en öne’ geçmesi gerektiğini düşünür.Dursun için “din ve ilim” sözü edilen duygular denkleminde hayatı boyunca hep “araçsal” bir niteliğe sahip olmuştur. Öyle görünüyor ki, İslâm adına küçük yaşta, henüz anlamayacağı seviyede aldığı eğitim, ezberlediği kitaplar ve çektiği sıkıntılar, hayatı boyunca onu hedefine ulaştırması bakımından işlevsel olmuştur. Fakat diğer yandan da bütün bunlar hakikatte dini anlayıp kavramasına, Tanrı ile içsel bir iletişim kurmasına hayatı boyunca aşamayacağı bir engel oluşturmuştur. Bundan dolayı onun dini inanç ve anlayışının, aslında hayatının hiçbir döneminde, dinin özü olan Allah’a duygusal yakınlık ve içten bağlılık düzeyine ulaşmadığı anlaşılıyor...TRT’ye geçtiği yıllarda dine bakışı da değişir, namazı ve orucu da bu yıllarda bırakır. Dursun’a, dini varoluş meselesi olarak algılayan, samimi ve bilgi temelli inanç sahibi bir mü’min gözüyle baktığımızda onun bu değişimini anlamamız güçleşir. Şöyle ki, Türkiye Gençlik Teşkilatı aydın bir dindar olarak gördüğü Dursun’a Papa ile tartışma teklifi götürdüğünde, okuma ihtiyacı hissettiği Tevrat ve İncil’de Kur’an’da anlatılanların benzerini görünce, Hz. Muhammed’in bir “sahtekâr” olduğu fikrine vardığını ve Peygamberlik inancını yitirdiğini anlatır.[4] O’nun bu iddiasında samimi olduğunu kabul etmemiz için, Kur’an’ı da hiç okumadığını düşünmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’ın birçok ayeti zaten bu benzerlikten bahseder, hatta bazı tahrifleri dışında bu kitapları onayladığını belirtir. Dursun, “Allah İnancı” konusunu işlerken anlatacağımız, bilimsel olarak nitelediği ilginç bir deneyle Allah’ın da olmadığına karar verir. Bu aşamadan sonra din, şahsiyetinin belirleyici yönlerinden biri olan ve İslâm’a karşı şekillenen “kin, nefret ve saldırganlık” duygularını besler. Bunu kendisi de ifade etmekten çekinmez: “O an bende öyle bir hınç oluştu ki, çünkü o (din, peygamber) benim gençliğimi, çocukluğumu aldı, onun yüzünden çocukluğumu yaşayamadım. Hiçbir hastalığın, kanser AİDS vb. hiçbir felâketin korkunçluğu, dinden gelen korkunçluk kadar korkunç değildir. O dakikadan itibaren dinle savaşa girdim.”[5] Bundan dolayı Dursun’un önerdiği dünyada öncelikle dinsizlik olacaktır.[6]Dursun aslında sadece dinle kavgalı değildir. Çevresiyle de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerektir. TRT’den emekli olmasına sebebiyet veren son sürgüne gerekçe olarak “bunalım içine düşmek”, “iş çevresiyle uyumsuzluk” ve “psikolojik dengesizlik” gibi nedenlerin gösterildiğini yine kendisi anlatır.[7] O, bu sürgünlerini her yerde doğruyu söyleme kararlılığına bağlarsa da bu tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü o hayatının her döneminde bulunduğu yer ve konumla uyumlu görüşleri, en sivri ve uç düzeyde savunmuştur. Dursun’un kişiliğinde belirgin olarak öne çıkan unsurlardan birisi de cinsel içerikli tecrübeleridir. Bunda bulunduğu eğitim ortamlarında kendisinden yaşça büyük olan talebelerde şahit olduğu, sağlıksız cinsel davranış ve konuşmaların yetiştiği ortamdaki katı geleneklerin vs. etkisi olmuş olabilir. Çünkü Kulleteyn isimli romanında bunlara uzunca yer verir. Dursun yine aynı romanında köpeklerin, koyunların çiftleşmesi gibi anlatımlara doğal görünmeyen bir tarzda yer verirken, koça masturbasyon yaptırdığını da anlatır. Rüyasında gördüğü peygamberden, sevdiği kızı elinden alacağı endişesiyle kaçar. Çocukluğunu anlattığı bu çalışmasında yazar, bazen aynı sayfada onlarca olmak üzere, yüzlerce defa argo ve iğrendirici ifadeye yer verir. Çoğu zaman da bu kullanımlarla İslâmî kavram ve değerler arasında irtibat kurar. Bütün bunlar aynı zamanda onun çocukluğunda din adına yaşadıklarının kişiliğinde bıraktığı derin izlerin işaretleri olarak görülebilir. Dursun’un bu üslûbu sadece bu romanında değil, başta Hz. Muhammed’i tanıtırken olmak üzere bütün yazılarında öne çıkar. Öyle ki kitaplarının yayıncısının bile, zaman zaman küfür derecesine varan bu ifadeleri “.......” işareti koyarak çıkarmak durumunda kaldığı anlaşılmaktadır. Onun İslâmî değerleri tanımlarken kullandığı üslûp ancak kendi kişiliğini tanımlaması bakımından bir anlam ifade edebilir. Çünkü herhangi bir nesneyi/değeri tanımlarken kullanılan sıfatların gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ancak tartışmalı yollardan sabit olabilir, fakat uslûp ve ifade tarzının sahibiyle alakası direkt ve tartışmasızdır. Şimdi buraya kadar saydığımız bütün bu şahsiyet özelliklerinin, esası nesnellik ve tarafsızlık olan ilmi şahsiyeti zedeleyeceği açıktır. Onun değerlendirmeleri çoğu zaman hamâsi, agresif, hatta isterik denebilecek özellikler gösterir. Dursun’un bu tavrını örneklemek üzere herkesin yakından tanıdığı bazı kişi ve kurumlarla ilgili bazı değerlendirmelerini aktarmak ilginç olacaktır:Cengiz Çandar için: “Din ve Arap kokar”, “İslâm mücahidi rolü”nü oynar.Hasan Cemal için: “Şeriat ve İslâm savunuru bir Selâmetçi”, “İslâm mücahidi”, “İslâm birliği yanlısı çizgi paralelinde “Türk-İslâm sentezciliği” savunuru.İlhan Selçuk için: “İslâmcı Marksist” veya “Marksist İslâmcı”, “MHP çizgisine kaymış”.Cumhuriyet Gazetesi için: Özellikle Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve İlhan Selçuk’un yazılarıyla “dinlileştirilmiş”, “İslâmlaşma” ve “Araplaşma” eğilimine girmiştir.R. Garaudy için: Onun müslüman oluşunu aldatmaca ve sahtelik olarak tanımlar ve çıkar hesaplarına bağlar, “karanlıkçı aydınların sapıklıkları” olarak değerlendirir.[8] Kanaatimizce Dursun’un İslâm’ı değerlendirme konusundaki tavrı, bu kişi ve kurumları tanımlarkenki tavrından daha bilimsel, nesnel ve samimi değildir. Dursun öyle bir insanıdır ki, kendisini “yüzyılların doğurduğu ölüm” olarak tanımlar; yani yüzyılların birikimiyle ortaya çıkan Dursun artık dinlerin sonu olacaktır, zaten “tabu can çekişmektedir” ve o dünyayı tek başına değiştireceğine inanır. Aslında o bu yönüyle adetâ bir “mesih” ve “kurtarıcı”yı andırmaktadır.İşte bütün bu tavrından dolayı onu, ancak Sosyalist Partisi, İşçi Partisi gibi aşırı sol çevreler ve her ne şekilde olursa olsun hiçbir ahlâkî ve bilimsel kaygı gözetmeden İslâm’ın geriletilmesi gerektiğini düşünenler sahiplenebilmiştir. Onun kitapları, sözü edilen bu anlayış sahiplerinin yoğun desteği, öldürülmesiyle oluşan popülaritesi, özellikle gençlerin din konusundaki bilgi yetersizliği ve onun dine bakışının materyalist ideoloji sahiplerinin bakışıyla paralelliği gibi sebeplerle belli bir okur kitlesine sahip olmuştur. [1] Kulleteyn, s. 179 [2] , ae., s. 101. [3] Ş. Perinçek, Turan Dursun Hayatını, Anlatıyor, s. 21 Not : Abit Dursun, Babam Turan Dursun, İst., 1995, s. 51. Bir başka zaman da müftü olarak dinle savaşmanın dürüstçe olmayacağı için bu mesleği bıraktığını anlatır. (Dursun, Hayatını Anlatıyor, İst. 1997, s. 36) Fakat bu iddiası pek tutarlı görünmüyor. Çünkü bundan sonra TRT’de on yıl süreyle “Din ve Ahlâk” programları yapmıştır. [4] Ş. Perinçek,, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 35, 36. [5] Ş. Perinçek, ae., s. 36. [6] Ş. Perinçek, ae., s. 61. [7] Abit Dursun, Babam Turan Dursun, s. 52. Turan Dursun kendisine resmî olarak gösterilen bu gerekçelerin sürgün için “bahane” olduğunu ileri sürer. [8] Bu değerlendirmeler için Turan Dursun’un Ünlülere Mektuplar (İst. 95) kitabındaki adı geçen şahıslara gönderdiği mektuplara bakılabilir. NASIL ATEİST OLUNUR ? Turan Dursun, kendisini ateist olmaya götüren düsünce
dolu bilimsel
deneyini(!), Yeniyuzyil Dergisi, sayi 6'da kendi agzından soyle anlatır: Lakin, bilim bu arada bos durmuyor, işin gerceğini
soyle acıklıyor:" Yapılan hesaplara göre, evrenimizin baslangıctaki gercek yogunlugu ile
İFTİRALAR VE CEVAPLARI - DETAYLAR SİTEMİZDE ! - - Kırmızı renkli yazılar yazarlara,mavi renkler cevaplara aittir ! -
Görüş
Değiştiren Tanrı
EFSANELERDE
VE İSLAMDA ÇAMURDAN "And olsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu başka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir." (Mü'minün, 12-16 ayetler.)
İslam'ın
kutsal kitabı Kuran ilk insanın yaratılışını böyle anlatır. Daha bir çok
surede aynı açıklamayı okuyoruz: "Hakikat Biz onları cıvık çamurdan
yarattık."(Es Safaat,11), "O, insanı bardak gibi çınlayan kupkuru bir
balçıktan yarattı."(Er-Rahman,14)
Sad
Suresi'nde ise, insanın yaradılışından tedirginlik duyan şeytanla Allah
tartışıyor: "Rabbin o münazara zamanında meleklere demişti ki: 'Ben
muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu tamamlayıp içerisine de
ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona secdeye kapanın: Bütün
melekler toptan secde etmişlerdi. İblise gelince, o büyüklük taslamış ve
kafirlerden olmuştur. Allah: 'Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde
etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlandın mı?' dedi.
İblis :'Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın'
dedi." (Sad:71-76)
Kuran'a
göre, Adem çamurdan yaratılmıştır, sonra onun kaburga kemiğinden Havva,
sonra ikisinin birleşmesinden Habil ile Kabil. Öykü uzar
gider.
Sıtkı,
Luksor Tapınağında
Sıtkı,
dinine bağlı bir gençti. Namazını, orucunu hiç kaçırmazdı. İmam Hatip
mezunuydu. Bütün amacı daha da derinleşmekti. Süleymaniye' nin arka
sokaklarında otururdu. Babası manifaturacıydı. Geceleri, Kur'an ve Hadis
kitapları okurdu. Meraklı bir gençti, felsefeyle ilgilenirdi. Bütün
düşüncesi, Mısır'da El-Ezher'de okumaktı.
Babası
sonunda kararını verdi. Elindeki avucundakiyle, Sıtkı'yı Mısır'a
yollayacaktı. Oğlu, orada okuyacaktı. Dünyalar, Sıtkı'nın
olmuştu.
Mısır,
Sıtkı'yı büyülemişti. Gezecek, görecek, araştıracaktı. Bir gün, ünlü
Luksor Tapınağı'nı gezmeye başladı. Elinde bir katalog vardı. Sayfalarını
karıştırdı. O ne? Ne kadar ilginç bir kabartma resmiydi. Hemen altındaki
yazıyı yutar gibi okudu: "Kral Amonhotap III olarak betimlenen Tanrı
Khnemu'yu çömlekçi çarkında erkek ve dişi iki insanı yaratırken
görüyoruz."
Sıtkı'nın
kafasında birden şimşekler çaktı. Soluğu kabartmanın önünde aldı. Aklına,
Kuran'daki sureler gelmişti. Kur'an, ilk insanın çamurdan yaratıldığını
söylüyordu. İşte, önündeki kabartmada, öküz başlı Mısır tanrısı Khnemu,
bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu. Hem de
Kuran ayetlerinin inişinden yüzyıllar öncesine ait bir kabartmaydı
bu.."Allah, Allah.." dedi.
Düşüncelere
daldı Sıtkı. Acaba, eski çağların, diğer uygarlıklarında yaratılış
öyküleri nasıldı? "Tanrılara sormalı" diye düşündü. Sonra kendi kendine
kızdı. Ne biçim şeyler düşünüyordu. Mısır'da öğle sıcağı ne kadar
bunaltıcıydı. Gevşedi. Luksor Tapınağının loş bir köşesinde tatlı
hayallere bırakmıştı kendisini. Birden silkelendi, araştıracaktı. Sıtkı,
eski efsaneleri, mitoloji ve arkeoloji kitaplarını topladı. Durmadan
okuyor, kitap sayfaları arasından tanrıları çağırıyor, onlarla
konuşuyordu.
Zeus
da çamuru kullanmış
"Ey
yüce tanrı Zeus, in bakalım Olimpos dağından. Yanına Prometheus'u da al
gel bakalım." Böyle bağırıyordu Sıtkı, Olimpos Dağı'na karşı. Zeus da
şaşırmıştı. Aşağıda bir ademoğlu kendisine emrediyordu. Olacak iş miydi?
Vardır bir hikmeti diye düşündü Zeus. Prometheus'u da yanına aldı, merakla
indi.
"Önce
sen anlat Prometheus, anlat bakalım insanı nasıl
yarattın?"
"Ey
ademoğlu, 2000 yılının adamı, anlatayım" dedi Prometheus. Falso vermemek
için iyice düşündü ve söze başladı: "Babam Titan Giapeto, Zeus ile savaş
halindeydi. Ağabeylerim Menezius ve Atlas'ı, gaddar Zeus cezalandırdı. Ben
savaşa katılmamıştım. Fakat, Zeus'u da hiç sevmedim. Çünkü, evrenin dört
köşesinde yaşanan acılara tatsızlıklara karşı çok ilgisiz davranırdı Zeus.
Nefret ederdim ondan. Sonunda kararımı verdim. Kendim gibi duygulu
varlıklar yaratmalıydım. Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve
yoğurdum. Bir insan heykeli yaptım. Sonra bu heykele ruh verdim. İlk
ölümlü yaratıklar oluştu böylece."
"Ey
Prometheus, neden çamuru kullandın?" diye sordu
Sıtkı."Bilmem
ki," dedi Prometheus. "Ben, önceki tanrılardan böyle gördüm. Böyle terbiye
aldım. Örneğin, Zeus da böyle yaratmıştı
insanı."Onlar
nereden bileceklerdi Sıtkı'nın ne düşündüğünü? Kuran'ı okumamışlardı ki.
Elindeki mitoloji kitabına baktı. Prometheus,doğru
söylüyordu. Hışımla Zeus' a döndü:
"Sen
anlat bakalım gaddar tanrı, sen nasıl yarattın
insanı?"
"Namlı,
şanlı Hephaistos'u çağırdım hemen, 'bir parça toprak al, suyla karıştır'
dedim. 'İçine insan sesi koy, insan gücü koy. Bir varlık yap ki, yüzü
ölümsüz tanrıçalara benzesin.' Koca Hephaistos, topal tanrı, hemen yaptı
dediğimi. Bir kız biçimine soktu toprağı. Ses koydu içine. Ve, Pandora
adını koydu. İşte, böyle yarattım insanı."
İyice
terlemişti Sıtkı'nın karşısında Zeus. Koca yunan tanrısı, yalan söyleyecek
değildi ya. Milattan önce 8.yüzyılda yazılan Hesiodos Destanı da aynen
öyle anlatıyordu olayı.
"Ey
Zeus, insanı yaratmak için çamurdan başka bir şey bulamadın mı?" diye
sordu Sıtkı. Örneğin, demirden veya taştan yaratılsa, belki insanın mayası
daha sağlam olurdu. "Bizde adet böyledir," dedi Zeus. "Benden önce, Marduk
da böyle yaratmıştı insanı."
Sümerlerdeki
ilk harç
"Peki,
dönün bakalım yüce dağınıza," diye emretti Sıtkı. Bu sefer aklına Marduk
takılmıştı. Sümer tanrısıydı, Marduk. Mezopotamya'da yaşardı. Kitabına
baktı. Ilk Sümer dönemine dayanan ve milattan önce 7. Yüzyıla ait olan
tabletler, 1914-1929 yılları arasındaki arkeolojik kazılarda bulunmuştu.
Oluşma tarihi dörtbin yıl öncesine uzanan Sümer Efsaneleri'nde,
"Enuma-eliş Destanı"nda tanrı Marduk'tan söz
ediliyordu.
Sayfaları
karıştırdı Sıtkı. Karıştırırken, Dicle ile Fırat'ın birleştiği bereketli
topraklarda buldu kendini. "Marduuuk" diye bağırdı. Marduk hemen gelmişti.
"Söyle derdini ademoğlu" dedi.
"Olimpos'un
tanrısı Zeus senden söz etti. Anlat bakalım insanı nasıl yarattığını" dedi
Sıtkı.
"Bizim
eski tanrılar, yaptığım işlerden dolayı teşekkür etmişlerdi bana.
Hallerinden çok memnun olduklarını, ancak kendilerine hizmet edecek, tanrı
niteliği taşımayan bir yaratığa ihtiyaçları olduğunu söylemişlerdi. Bunun
üzerine, ben de Ea'nın yardımını istedim. Toprağı, Kingu'nun kanıyla
yoğurdum. İlk insanı meydana getirdim."
Bu
kadar da benzerlik olur mu diye düşündü Sıtkı. Yoksa Marduk palavra mı
atıyordu? Kitabından "Enuma-eliş Destanı"nı buldu. Okudu. Hayret!..Sadece
Enuma-eniş'te değil, Ullikumi, Sankhuniaton gibi diğer Sümer efsanelerinde
de yaratılışın ilk harcı olarak çamur kullanılmıştı. Marduk'a teşekkür
etti. "Kafamı iyice açtın sevgili Marduk"
dedi.
Marduk
da şaşırmıştı. Kimdi bu ademoğlu? Nasıl olur da yüce tanrıları sorguya
çekerdi? Zeus kendisine önceden haber vermişti. "Aman,dikkat et," demişti.
"Bu Sıtkı dedikleri 2000 yılının adamı." Marduk, "Ben de Aruru'yu
arayayım" diye düşündü. "Ne de olsa dayanışmak zorundayız bu devirde.
Ademoğulları işi azıttı."
Gılgamış'ta
da yaratılış çamurdan
Sıtkı
okuyordu, sürekli. Bir ara eline Gılgamış Destanı geçti. Daha önce
okumuştu. Fakat yaratılış açısından hiç incelememişti. "Okuyalım bakalım"
dedi kendi kendine.
Birden
karşısında Aruru belirdi Sıtkı'nın. Bulunmaz fırsattı. "Ey yüce Aruru,"
dedi Sıtkı, "Bir inceleme yapıyorum, tüm tanrılara soruyorum, insanı nasıl
yarattınız diye?" Aruru, hazırlıklıydı. Marduk'tan bilgi almıştı.
Karşısındakinin kül yutmayacağını biliyordu. "En iyisi doğruyu anlatmak,"
dedi ve başladı konuşmaya: "Büyük gök tanrısı Anu -ki, kendisini ben
yarattım- Uruk halkının ah ve figanlarını dinlemişti. Beni çağırdı. 'Sen,'
dedi, 'Beni yarattın, şimdi de fikrimi yarat.' Bunu duyar duymaz, Anu'nun
fikrini kalbimde yarattım. Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp
yazıya attım. Ve bu yazıda, kahraman Engidu'yu yarattım. Çamurdan
yarattığım Engidu, demir gibi serttir. Bütün gövdesi kıllardan
simsiyahtır. Kadın gibi uzun saçları vardır."
"Doğru
söylüyor," diye düşündü Sıtkı. Gılgamış Destanı'nı hatırlamıştı. Fakat
şimdiye kadar çamur meselesi ilgisini çekmemişti. Şimdi, herşey kafasında
yerli yerine oturuyordu. Bereketli toprakların efsanelerinde ilk harç,
çamurdu.
Önce
böcekten, olmayınca çamurdan:
Acaba
uzak diyarların tanrıları da insanı çamurdan mı yaratmıştı? "Çinliler
ilginçtir," diye düşündü Sıtkı. "Bir de onlara bakalım." Kitapları okumaya
devam etti. Çin Efsaneleri bölümünü buldu. Tanrı Pen-gu'dan
bahsediliyordu. "Pen-gu" iye seslendi. Zümrüdü Anka'nın kanadına binerek
geldi Pen-gu.
"Anlat
bana yüce Pen-gu," diye sordu Sıtkı. "Sen nasıl yarattın
insanı?"
"Ben
çok kuvvetliydim," dedi Pen-gu. "Havayı toprak ve yeryüzü olarak ikiye
böldüm. Sonra öldüm. Nefesimden rüzgarlar, sesimden gökgürültüsü,
gözlerimden güneş ve ay, vücudumdan dağlar, kanımdan ırmaklar ve denizler,
saçlarımdan yıldızlar, terimden de yağmur meydana gelmiş. Daha sonra
çürüyen bedenimde kaynaşan böceklerden insanlar
oluşmuş."
"Hah!"
diye bağırdı Sıtkı. "İşte şimdi değişik bir öykü buldum. Demek Çinliler
böcekten geliyorlar."
"Daha
bitmedi, sabırlı ol," diye seslendi yüce Pen-gu, bilge bir tavırla. Ve
devam etti.
"Zamanla
gökyüzünün bir bölümü denizlere düşerek insanlığı yok etti. Bunun üzerine
tanrıça Ngüho, yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırdı, denizleri
yeniden sınırlarına itti ve çamurdan yeni bir insan türü
yarattı."
"Hayret,"
dedi Sıtkı. "Demek Çin tanrıları da insanı çamurdan yaratmışlar."
Pen-gu'ya teşekkür etti.
Tevrattan
Kur'an'a:
Nereye
al atmışsa, önüne çamurdan yaratılış çıkmıştı. Evet, hepsi birbirinden
"kopya çekmiş"ti.
Acaba,
Tevrat ne diyordu? İşte bulmuştu, okudu:
"Ve
Allah dedi: 'Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım/Ve Allah insanı
kendi suretinde yarattı, onu Allah'ın suretinde yarattı./Ve Rab Allah
yerin toprağından Adam'ı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve
Adam yaşayan can oldu./Fakat adam için kendisine uygun yardımcı
bulunmadı./Ve Rab Allah Adam'ın üzerine derin bir uyku getirdi ve o uyudu
ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapladı./Ve Rab
Allah Adam'dan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve onu Adam'a
getirdi.."
Adem
ile Havva'nın ilk günahları ve cennetten kovuluşları ile devam eden bu
yaratılış öyküsü, hemen hemen aynen Kur'an'a
geçmişti.
Neden
Çamur?
"Neden
çamur?" diye düşüdü Sıtkı. Kimbilir, belki de atalarımız, kendilerine son
derece gerekli olan, tüm ihtiyaçlarını
karşılayan
Ortadoğu
Tanrılarının Etimolojik Gelişimi:
Ortadoğu'da
çeşitli dönemlerde yaşayan halkların tanrılarının adları ilginç bir evrim
gösterir:
Ibraniler'de
kah "Yehova" kah "Elohim" olur. Tevrat'taki bu iki tanrı adı Yehova ve
Eloha'nın geçtiği satırlara dayanılarak metin ayrılıkları saptanmış.
Aramice "elah" kelimesi ile Tevrat'taki bu "eloha" kelimesi, Incil'de
Isa'nın ağzından, "Eloi, eloi, Lama sabachtani" (Tanrım, tanrım. Beni
niçin bıraktın) biçiminde görülür. Islam öncesi Araplar'da erkek tanrı
için kullanılmış olan "ilah" kelimesi de Islamiyet'ten sonra ufak bir
gramer türetilmesi ile "Allah" olur. Kur'an'ın bazı surelerinde yer yer
"ilah" kelimesine de rastlanır.
"İnsan
Çamurdan Yaratıldı" Efsaneleri Özeti:
Kutsal
kitaplarda sözedilen "insanın çamurdan yaratıldığı" fikri, kutsal
kitapların ortaya atılmasından çok daha önceki çağlarda yaşayan insanların
eserlerinde ve efsanelerinde görülmüştür. Bu durum, kutsal kitapların
içine bu eser ve efsanelerden alıntı yapıldığının göstergesidir. Bu efsane
ve kutsal kitapların ifadeleri şu şekildedir:
1)Gılgamış
Destanı: "Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp yazıya attım. Ve bu
yazıda ,kahraman Engidu'yu yarattım."
2)Sümer'lilerin
Enuma-eliş Destanı: "Bunun üzerine ben de Ea'nın yardımını istedim.
Toprağı, Kingu'nun kanıyla yoğurdum. İlk
insanı
meydana getirdim."
3)Çin
Efsanelerinden: "Bunun üzerine Tanrıça Ngüho yengeç elleriyle gökyüzünü
yukarıya kaldırdı, denizleri yeniden
sınırlarına
itti.
Ve çamurdan yeni bir insan türü yarattı."
4)Mısır'da
Luxor Tapınağı'nda bulunan kabartma bir resim: "Kral Amonhotap III olarak
betimlenen Tanrı Khnemu çömlekçi
çarkında
erkek ve dişi iki insanı yaratıyor."
5)Hesiodos
Destanı. "Namlı, şanlı Hephaisdos'u çağırdım hemen. 'Bir parça topral al,
suyla karıştır' dedim. 'İçine insan sesi koy,
insan
gücü koy."
6)Yunan
Efsaneleri'nden: "Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve yoğurdum
(Prometheus anlatıyor.) Bir insan heykeli
yaptım.
Sonra bu heykele ruh verdim. İlk ölümlü yaratıklar oluştu
böylece.)
7)Tevrat'tan:
"Ve Rab Allah yerin toprağından Adam'ı yaptı ve onun burnuna hayat
nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu."
8)
Kur'an, Mü'minün 12-16: "And olsun ki Biz insanı süzme çamurdan
yarattık."
9)
Kur'an, Es-Safaat 11: "Hakikat Biz onları cıvık bir çamurdan
yarattık."
10)Kur'an,
Sad 71-76: "Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu
tamamlayıp içerisine de ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona
secdeye kapanın."
Bu yazıyı kaleme alış gayemiz yukarıda yazılmış olan yazıya bir reddiye sunmaktır... Bazı tarihi gerçekliklerden yola çıkarak yazar kendine göre bazı mantıksal bağıntılar kurarak bazı sonuçlara varmıştır ki biz de aynı metodla bağıntılar kuracak ve onun mantıksal denklemlerine önermeler sunacak ve çözümlemelerimizle, yazar Turan Dursunun mantığının sağlamasını yapacak ve meseleyi sağlam zeminler üzerine oturtmaya çalışacağız...
Öncelikle
yazar bu yazıda hangi hedefi seçmiş ve bu yazıda hangi temayı işlemeye
çalışmış onu tesbit ederek konumuza bir giriş
yapalım...
Yazar
tarihte kendine ait özel bir yeri olan bilinen medeniyetlerin
kalıntılardan elde edilen bilgilerden bir derleme yapmış, bu
derlemelerinde de bir gerçek bulmuş ki her medeniyet kendi inancını
etrafında şekillendirdiği ilah veya ilahları adına yaratılış gerçeğini
yorumlamıştır... Bu yorumlardan sonuç olarak her medeniyet yaratılışın
topraktan olduğunu kabul etmiştir, diyerek bunların hepsi birbirinden
iktibas ederek inançlarını şekillendirmişlerdir tezini ortaya
sürmüştür... Denklem
bu... madem tüm medeniyetler toprağı yaratılışın hammaddesi olarak almış,
o halde bu medeniyetlerin hepsi bu hikayeyi birbirinden aşırmış,
kopyalamış... Gerçekten yazarın dediği gibi bu anlatılan şeyler bu şekilde
bir anlayışı destekler mi, acaba?
Allahu
Teala Kitab-ı Hakiminde şöyle buyurur: “Andolsun biz her kavme Allaha itaat edin ve Tağuta kulluktan sakının diye bir peygamber
göndermişizdir” Dikkat edilirse ayet her kavme bir nebi rasul
ve elçinin geldiğini ifade eder...
Yukarıda
yazar Turan Dursun’un metninde geçen olayları başka şekilde yorumlamak
mümkün değil midir? Sadece kurulacak mantık örgüsü, bu şekilde mi tezahür
eder, başka ihtimal hesaplarına mahal yok denilebilir mi? Bilimsellik
görüşü sadece bu görüşte mi ortaya çıkmıştır? Elbetteki
hayır...
Şimdi
biz meselemize geri dönelim inşaallah...
İslamın
Tarih anlayışına göre İnsanlık bir tek ana ve babadan türemiştir...
Buradan da sonuç insanlar hakiki bir tevhid inancı ve Rabbani bir
anlayışla Tarih sahnesinde adımlarını atmaya başlamışlardır gelecek
zamanlara, zamanımıza ve bizden sonraki zamanlara... Yani insanlığın
başlangıcı bir Allah inancı, Ahret inanışı, Yaratılış bilinci ile
olmuştur...
Elbette
bu hakiki inanca bazen zulüm yani şirk karıştıranlar olmuştur. Böylece de
hakk dinden uzaklaşıp zaman dilimi içerisinde adım adım ebedi gerçeklerden
uzaklaşmış ve yollarını şaşırır olmuşlardır... Ama bu demek tümüyle
kültürlerinin ve temel bilgilerinin hepsini unutmuşlar demek değildir.
Bilakis taşıya bildikleri kadar bilgi yükünü gelecek nesillerine
aktarmışlardır...
Aktarmışlardır
ki sosyalist düşüncenin babası Hegel’in Tarihi determinasyon düşüncesine
göre de yapılacak yorum şekli budur... Çünkü Hegele göre Tarihte yaşamış
milletler yaşarlar ve ölürler öldüklerinden genç medeniyetlere iyi
yönlerini bırakıp tarih sahnesinden silinirler ve yeni genç medeniyet
onlardan devraldığı iyilikler ve güzel yönlerle bunları daha da
geliştirir.
Hasılı
gördüğümüz şudur ki medeniyetlerin iktibası gerçektir. Evet buram buram
bir iktibas kokusu var. Ama bu yazarın diğer iddialarını kabul etmemizi de
gerektirecek bir kabullenme değildir. Bilakis bu iktibas alenen Allahın
elçilerinden yapılmış bir iktibastır. Çünkü Allah farklı zamanlarda farklı
kavim ve gruplara elçilerini göndermiştir.
Nasıl
Hz.Muhammed bize Nuhun Tufanını, Musa a.s. Kıssasını, Yusuf, Yakub,
İbrahim, Adem, Hud, Salih ve Şuayb peygemberlerden bahsetti ise nasıl o
bize yaratılıştan bahsetti ise o dönemde insanlığa müjdeci olarak gelen
nebiler de bu kıssalardan hikayeler
anlatmışlardır...
Hakikat
şu ki, Allah zaman zaman insanlara hatırlatıcı olarak elçilerini göndermiş
ve onların bilinç altlarında yatan inanç küllenmelerini közlendirmiş ve
alevlendirmeye çalışmışlardır... Nihayetinde her insan yaratılış gibi
diğer Rahmani gerçeklere muhatab olmuş ve zaman dilimi içinde
uzaklaşmışlar ve elbette bazı birikimler ve yaklaşım tarzlarını örf ve
adetlerine geçirmişlerdir. Böylece de haliyle destanlarında ve
kendilerince tarihi tutanaklarında bu meselleri
işlemişlerdir.
Bu
bizim birinci izah tarzımız...
Elhamdulillah...
İşi
bir başka açıdan da şu şekilde değerlendirebiliriz... Öncelikler tüm
kavimler eğer bu şekilde izah etmişlerse ki tevatür olur çünkü bu kadar
farklı kültürü temsil eden insanların bu kadar farklı insanların tek
meselede bu kadar ortak beyanda bulunmaları yalan üzere ittifak olamaz.
Çünkü bunların bu halleriyle böylesi bir yalan üzerinde ittifak etmeleri
mümkün değildir...
Bu
iki...
Üçüncü
husus ise Bu mesellerin Kur’anı destekler mahiyette olmalarıdır... Çünkü
Kur’an yaratılışı en muhkem şekilde ifade
etmiştir...
Dördüncü
husus da üçüncü hususa bağıntılı olarak geliştirdiğimiz bir diğer izah
tarzıdır ki Yaratılış safhalarını en orijinal ve musbet ilme uygun şekilde
izah eden yegane eser ki dini kaynaklar bakımından Kur’an-ı
Azimuşşandır... Nihayetinde yazarın ilk başta aldığı Mu’minun Suresinin
ayetleri bu iddiayı en iyi belgeleyen Kur’an ayetlerinden sadece
birisidir. Bakınız Allah-u teala Kitabında Yaratılışı nasıl da izah
ediyor:
"And
olsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra da onu nutfe halinde
sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline
getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik
etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu başka bir
yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir." (Mü'minün, 12-16
ayetler.)
Ayete
ufacık adaletli ve insaflı bir bakış gerçekleri ayan beyan ortaya serer…
İlkönce Allah çamurdan nasıl yarattığını beyan eder ki bu
mugayyibattandır… Nasıllık ve niceliğini bilemediğimiz bir yaratılış
safhasıdır…
Ama
diğer aşamalara geçtiğimizde biiznillah yaratılışın maddi boyutu ve zahir
olan kısmı olan Ana Rahmindeki safhalara dikkat
çekilir…
Sağlam
yere (ana rahmi nutfe için gerçekten en mükemmel şekilde tüm imkanlar ve
ihtiyaçlara göre donatılmıştır bu sebebten de sağlam tabiri onun için
sıfat olarak kullanılmıştır) yerleştirilen nutfe meselinden sonra gelen
bir çiğnem et tanımlaması çocuğun ana karnındaki bir dönemdir ki
doktorların elde ettikleri ultrasonik görüntülerden elde edilen
fotoğraflarda sanki ısırılmış ta üzerinde diş izleri kalmış bir çiğnem et
şekli hemen o fotoğraflarda göze çarpar…
Henüz
insanların iç organları hakkında sağlam ve doğru bir bilgiye sahip olamadıkları bir
dönemde böylesi bir bilgiyi verebilecek tek varlık Allah-u Azze ve Celle
hazretleridir. Nihayetinde Rasulullah röntgen ışınlarından ve ana rahminde
çocuğu inceleme ve görebilme teknolojisinden mahrumdur ve Kur’anı onun
kelamı olduğu (Yazar saraheten bu iddiasını başka yazılarında ortaya
koymuştur) iddiasını tek başına fasid kılan ve zevale erdiren muhkem
kelimelerdirler...
Ayetin
devamında gördüğümüz o etten kemikler yaratıldığı ve sonra etlendiğinden
bahsedilir ki bu da bir mucizedir... Çünkü musbet ilmin şu anda ana
rahminde tesbit ettiği şekilde ayet-i kerime tarifini yapmış ve yine
Kur’anın Allah kelamı olduğu yaratılışı hakkıyla bilen ilim ve hikmet
sahibi yüce yaratıcı Hakk Teala tarafından Rasulullah’a vahyedildiğinin
resmidir. Çünkü çiğnem et şeklinden sonra insanın kemik yapısı yani
iskeleti şekillenir... Vel hasılı kelam bu yazı tamamen şahsi yorumları içermektedir ki her şahsi yoruma karşılık gelebilecek muhakkak bir yorum daha bulunabilir... Lakin benim ve Yazar Turan Dursun’un yazısında şahit olduğumuz bir diğer husus vardır ki herkesi susturacak derecede ziyası akılları kapsayan hakikatler üstü bir hakikattır ki o da Yaratan Allah’tır. Bu sebebten 1400 senelik mazisinden bu yana insanların son tesbit ettiği ilmi ve fikri gerçekliklerle ters düşmemiş ve akılla nizalaşmamış bilakis geçen zaman onun en iyi müfessiri, her yeni buluş onun için yüz akı ve Muciz’ul kelam ve Kelamullah oluşunu isbatlayıcı olmuştur...
ALLAH VE
GEMİLER Muhammed’in her fırsatta insan topluluklarının yanına giderek onların konuştuklarını dinlediği bilinir. 9-Tevbe 61. (Yine o münafıklardan:) O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü o Allah'a inanır, müminlere güvenir ve o, sizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah'ın Resûlüne eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır. Mekke’de
yaşayan insanların bir çoğu denizi ve zamanın ticaret amacı ile kullanılan
gemilerini görmemiş insanlar oldukları için, çarşıda bir araya gelmiş ufak
topluluklar, deniz yolu ile Mekke’ye mallarını getiren tacirlerin
anlattığı deniz hikayelerini pür dikkat dinlerlerdi. Muhammed, ağzı bir
karış açık bu hikayeleri dinleyen Mekkelileri etkilemek için olacak
gemileri ayetlerinde kullanmayı düşünmüştür. Gemilerden
bu derece etkilenen halk muhtemelen ayetlerden de etkilenecektir. O halde gemiler, Allah’ın
varlılığının bir delili olmalıdırlar. 1400
sene evvel motorlu gemilerden haberi olmayan Muhammed, gemilerin sadece
rüzgarla gidebileceğini bildiği için, rüzgarın esmesini bile Allah’a
bağlamıştı. Eğer Allah rüzgarın esmesini durdurursa insanlar denizin
ortasında kalırlardı. Bu ayetlerde
anlatılmak istenen yazarın anlamak istediği elbette değildir. Yazar kendi
verdiği anlamla kavga etmiş ki ben olsam ben de kavga ederdim...
Unutmayınız ki Kur'an bilim ve teknik ansiklopedisi değildir. Burada şunu
anlamamızı istiyor Allah etrafınızda her ne görüyorsanız onun olması için
asıl sebeb her ne kadar bazı sebebler de olsa hakiki sebeb Allahın
dilemesi iradesi ve kudretidir. Nasıl mı?
Mesela göz görür... O bir yağdır... Koyunun koca kuyruğu da bir yağdır ama
koyun kuyruğu ile göremez... Gördüren Allah... elhamdulillah... Sadece
sebeblerin var olması yetmez her şey Allahın takdiri iledir şuurunu
yerleştirmek için bu ayetler o zamanın insanları için gayet acaib olan bu
meseleyi de izah etmiştir mesele sadece bu... Bugünün teknolojisinde gemiler, uydulardan yönetilmekte, yaklaşan fırtınalardan önceden haberdar olarak önlemlerini alabilmektedirler. Bunlar o zamanlar kimsenin aklında olmayan işler olduğu için, insanları her türlü tabiat olayı ile korkutmak ve etkilemek mümkün olabiliyordu. Muhammed, insanları korkutmak için, gök gürültüsünü ve yıldırımları da kullanmıştır. Kuran
yaşayan bir kitabtır. Ki Yaşayan insanlara gönderilmiştir. Yani felsefik
bir masabaşı imalatı değildir. Şimdi gelelim motorlu ve rüzgara ihtiyacı
olmayan gemilere... Rasulullah o
zamanda bu tür gemilerden bahsedebilir miydi? Veya nasıl anlatacaktı...
öyle şeyler anlatsa idi kime nasıl dinletecekti. Kuranın prensibi budur
insanların her gördüğü şeyde Allah paydasını ki bu yaratan olması
hasebiyle her mahlukun ortak paydasıdır Allah gerçeğini
unutmamak... Şimdi sen
çıkmış diyorsun ki Niye yakıtlı motorlu gemilerden bahsetmemiş. Allah
aşkına güldürmeyiniz insanı Sizce bu ayette “gemiler sadece rüzgarla
gider” kaydı var mıdır.? “Rüzgarsız deniz seyahati mümkün değildir” hükmü
yazılı mı? Hayır... Çünkü zaten bu Kuranın izah tarzından uzak bir üslub
Kur’an o an ki düşünceye rahmani boyutu katmıştır o
kadar... İşte ben şimdi bu ayetten aldığım ilhamla sizlere sormak istiyorum: Odunla, kömürle, benzin mazot her ne ile çalışan gemilerinizin çalışmasına sebeb nedir? Taşları dibine çeken deniz nasıl olur da dağlar gibi gemilerinizi yutmuyor? Yani denize kaldırma , kaaya yerçekimi kuvvetini verdiren kimdir veya tam tersini yaptırsa idi -deniz çekse, yeryüzü kaldırsa idi halimiz ne olurdu...-az ama çok azıcık düşünmek yeter ! " ne da az düşünürsünüz " ( Mü'minun :80 ) - Bugün İslamiler, Kuran ayetlerini tartışan kişilerin önüne Şura / 35 gibi ayetleri koyarlarken, hatırlamaları gerekir ki, hac farzını yerine getiren yüzlerce hacı adayı, Mekke’de iki ayrı zamanda çıkan yangınlarda kaçacak yer bulamadıkları için, bir kısmı dumandan boğularak, bir kısmı da yanarak ölmüşlerdir. Aynı şekilde, bir başka tarihte, gene yüzlerce hacı adayı kaçacak yer bulamadıklarından tünelde sıkışarak ölmüşlerdir. Bir kısmı da şeytan taşlarken birbirlerini taşlayarak ölmüşlerdir. Bu kaçacak yeri olmadan ölenlerin hepsinin, Muhammed’in getirdiği dine yürekten bağlı, oraya hac faraziyelerini yerine getirmek için gitmiş Müslümanlar olduklarını unutmamak gerekir. Tabi ne var ki, her zaman
olduğu gibi, İslamilerin yaklaşımı, ‘o ölenleri mükafat olarak Allah
yanına almıştır’ şeklinde olacaktır. İşte bu mantıktan kurtulamadıkları
içindir ki, bütün İslam ülkeleri geri kalmaktan da kurtulamamaktadırlar.
Hiçbir şekilde akılcı yaklaşıma müsaade etmeyen İslami inanç kavramının
insanda oluşturduğu düşünce şekli, bir çok İslam ülkesinde görüldüğü gibi,
bugün kendi cezasını kendi eliyle vermektedir. " Allah her ölene gazab yada Allah rahmet etti de yanına aldı ödüllendirdi" yorumlarını sunanlar kendi cehaletlerini bu dine yamayan asalaklardır. Dünya bir ödül yada ceza yeri değildir. Ödül ve ceza yeri ancak ahiret alemidir . Felaketler
hakkında görüşümüzü yine Kuran şekillendirir. Bunlar Allah'ın sayılı
günleridir üzerimizde döner durur. İşte bu kadar bazen müslümana bazan
kafire rastlar... Allah kimseye zulmetme makamında değildir.o şöyle der:
“Biz onlara zulmetmedik onlar ancak kendi nefislerine zulmettiler” şimdi
dersek ki insanın bu kendi kendine olan zulmü nasıldır onunda Kurandaki
cevabı şudur: “Ellerinizle yaptıklarınızdan dolayı yerlerin ve göklerin
nizamı bozuldu” Ecel eceldir.
Herkese içinde bulunduğu hale göre farklı manalar verir... İman edip salih
amel işleyenlere ölüm bir cennet müjdesidir, elbette... Küfredenler için
de bir yüz karası olarak cehennem habercisidir ki o cehennem ne kötü
yerdir. Allah insanlara eceli ödül yada ceza olarak göndermez. Nasıl her
Futbol maçında takdir edilen 90 dk. Varsa herkesin de kendisine tayin
edilen bir eceli vardır 20, 30, 60, 90, 100... vs. Vakti gelen ölür.
Ölümün manası da son nefesindeki durumuyla alakalıdır. İyi ise iyi bir
ölümdür... Kötü bir iş başında, kötü insanlar arasında, ve kötü yerlerde
ise o zaman kötü bir ölüm... vesselam... Ayrıca İslam'a göre nerede ve ne zaman öldüğün önemli değildir Mü'min olan kilise2de ölse cennete gider, kafir kabe yanında ölse cehenneme gider.Mü'min yılbaşı akşamı ölse cennet gider kafir kadir gecesi ölse cehenneme gider.önemli olan " Nasıl yaşanıldığıdır " nerede ve ne zaman öldüğün değil ! Ayrıca kul hakkı İslam'da çok önemli bir yer tutar.görevini ihmal edip can-mal...zararınea neden olanlar Allah2a hesap vereceklerdir eğer islam şeriatı uygulanmayıp , yönetici bile olsan cezanı verecek makamlar bulunamıyorsa...!- Detay İslam devleti ütopya değildir adlı dosyamız - AKRABA
EVLİLİĞİ Bugün bilim, akraba evliliklerinden doğan çocukların sakat doğabilecekleri konusunda yeterince bilgi vermekte ve insanları bu tür evliliklere karşı uyarmaktadır.. Ancak, her şeyi bilen Tanrı, insanların kendileri ile kan bağı bulunmayan bazı evliliklere bile Nisa 23 ayetde yasak getirirken, 4/23. Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. neden doğacak çocuklarda sakatlıklara sebep olabilecek bu tür akraba evliliklerine bir yasak getirmemiştir ve getirmediği gibi, Ahzab 50. Ayetde bunu onaylar durumundadır anlamak mümkün değildir.. Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Ayetten herkesin ilk planda anlayacağı tek şey şudur: “Eğer istiyorsan ve munasib ise amcanın, halanın yada teyzenin kızı ile evlenebilirsin” yok eğer istemiyorsan Allah'ın emrettiği evlilik talimatlarının dışına çıkmış olmazsın... Akıl sahibi her insanın farkedeceği ve bakanların da gayet açık ve net şekilde görebileceği gibi Ayette illa da Akraba ile evleneceksiniz diye bir kayıt yok... Böyle bir kayıt olmadığı gibi evlenmeyin diye bir kayıt yok...Zaten her akraba evliliği de sakat doğma neden olmaz !ilginçtir " Kanal 7 " adlı TV kanalında Türkiye'deki bir köyden haber yapılır : Tüm köy akrabadır ve hiç saat doğum yoktur, bir sakat doğum vardır o da dışarıdan bir kızla evlenen gencin çocuğu ! Kaldı ki
bize göre insanlar bir kadın ve bir erkekten türemiş ve temelde bir
çekirdek aileye dayanır. Ve hepsi uzun zaman geriye gidildiğinde akraba
çıkar. Akraba evliliklerinde %100 problem çıkacak diye bir kayıt yok ki
Rasulullah da yaptığı evliliklerinde akraba evliliğinden ziyade
yabancılarla evlilik gerçekleştirmiştir.
|
| ...::: www.islamustundur.com :::... |