...::: KOMÜNİZM :::...

   İlk anda kapitalizme karşı ekonomik bir reaksiyon olarak doğup daha sonra bir hayat tarzı , yaşam biçimi (din) haline gelmiş devrimci bir ideolojidir. Kurucuları tarihin en büyük kahini, falcısı olan ( insanlık tarihinin en büyük kehanetinde bulunup, binlerce yıllık geleceği okuyup, insanlığın kapitalizmden komünizme geçip, geleceğin dinsiz, özel mülkiyetsiz, sınıfsız bir toplum alacağını ileri süren ) Karl Marx ile F. Engels’tir

   Marx, ezilen işçi sınıfının öncelikle batı Avrupa’da ( İngiltere, Fransa, Almanya ...) ihtilal ile üretim amaçlarını ele geçirip , iktidara geleceğini savunurken ilk yanlış kehanetinin ortaya çıkması işin 1917 yılına gelinmesi gerekmektedir. 1917 Şubat ihtilali Rusya’da kapitalizmin kötü yüzünü görüp ayaklanması teorisine dayanan işçi eylemleri yerine çarlığa karşı ayaklanan ihtilalcilerin, kapitalizm dönemini yaşamadan toplu ayaklanması ile Rusya’da başlar. ( günümüzde komünizm taraftarları Rusya’da komünizm çöküşünün, bu aşamadan, kapitalizm aşamasından geçilmeden ihtilal yapılmasına bağlamaktadırlar...). Komünizm adının geçtiği her yerde olduğu gibi Paris komünü, Rus ihtilali ... her ihtilal provasında binlerce insan öldürülür. Rus ihtilalinde de 15 milyon insanın katlettiği ileri sürülmektedir.

  Böylece ilk devrim batı avrupada değil ( her konuda olduğu gibi bu konuda da) Marx’ın tahminlerinin dışında bir ülkede, Rusya’da olur.

   Rus ihtilali lideri Wlademir İlyiç Lenin hakkında, hayatının son dönemlerinde Stalin tarafından tutsak gibi bir özel bakımhanede tutulurken bağırarak, çıldırarak ölmesi dışında bildiğimiz Marx‘ın bilimsel sosyalizmini günün şartlarına göre yorumlayıp, burjuvazının (zengin zümrenin) iktidarı yerine ploreteryanın ( emek sarf eden sınıfın) mücadelesini ve sosyalist toplumun oluşması için teorilerini ileri sürdüğüdür.

Leninden sonra Stalin Rusya’nın başına geçer. Rakiplerini çeşitli hilelerle öldürtür ( başta Troçki olmak üzere, Leninin yakın dostu Zinoviev ve Kamenev... Kendine sadık olan Pavel, Yakovlev, Rikov, Leninin sağ kolu Buharin, Sirtsov , yakın dostu Lominadze, Petrovski, Demçenko, Kossior, Eikhe, kayın biraderi Redens, Lomov, Kiril Kin, Basulin, Treivas, yakın arkadaşı Sergo, Stalinci Kossior ... gibi). 1938 yazında, bir yıl önceki 86 kişilik merkez komüteden sadece 3 kişi sağ kalmıştı. 1934 merkez komitesinin üçte ikisi kurşuna dizilmişti. Parti üyesi bir milyon , üye olmayan 7 milyon kişi tutuklanmıştı...

  Stalin iktidara gelince Lenin adını silmeye, kendini çok okuyan kültürlü biri gibi göstermeye çalışır. Leninin karısı Nadezda’yı kötüleyen, yemekte dosta sohbet ettiği kişileri az sonra tutukladan ( Yakovlev gibi...) iyi bir örgütçü fakat hileçi, despot, açımasız yalnız kalmaktan nefret edip bunalan, doğuştan vahşi yaratışlı (danstan yorulmuş kızını dansa davet edip “yoruldum” cevabı üzerine eli ile saçlarını kavrayıp çeke çeke salonun ortasına getirmesi ... gibi) kızı Suetlanka’nın ülkesinden kaçıp ABD’ye iltica ettirecek kadar soğuk, duygusuz. Kimseye güvenmeyen, iyi içki içen, hayatının sonlarına doğru hafızası zayıflayan, tek korktuğu kişi olan kendisinden sonra casuslukla suçlanan Beria’dan aşırı çekinen, yanlış kollektif-leşme politikaları ile (1928- 1933) tüm rusyadaki tarım ve hayvancılığın yarı yarıya azalıp, milyonlarca Rusun açlıktan ölmesini özellikle Ukrayna’da yamyamlık olaylarının görülmesine sebep olan, halka baskı ve takip uygulayan başına sansür, işçiyi sarhoş, köylüyü aç bırakan, politbüroyu rantçıların merkezi yapan Stalin, hayatının son zamanlarında felç olur, 1953 yılında olur.

  Stalin’den sonraki sosyalist Rusyanın tarihinin tek şansı olan Krusçev, Rusya’nın lideri olur. Her yönü ile ülkede bir reforma girişir. Fakat, Kruşcev’den sonra ülke yeniden Stalinizm çizgisine döner ve 1991 yılında sosyalizm - komünizm Rusya’da çöker.

  Marxist- leninist çizgi dışında birde Maoist bir çizgi Çinde ortaya çıkar. İhtilalin ilk yıllarında sosyalist Rusya ile arası iyi olan Mao liderliğindeki sosyalist Çin, zamanla aralarındaki köprüleri atar. Mao Ze Dung ikinci Lenin rölünü oynar ve Rus komünizmini beğenmeyenlere ikinci bir alternatif sunar: Maoizm ve küçük kırmızı kitabı...

  Moskova- Leninizm : Tarihi mücadele, sosyalizmle kapitalizm arasındadır ve emperyalizmi (sömürüyü) sosyalist ülkeler ( ve onların lideri (!) Rusya) ve batının ploreteryası ( emekçi - işçi sınıfı...) yenecek görüşünü ileri sürer.

  Pekin - Maoizm : Tarihi mücadeleyi işçi sınıfı değil milli bağımsız hareketler kazanacak ( köylü - işçi - tüm milli sınıflar , kendi ülkelerini sosyalist yapacak) ve devrim batı ülkelerinde değil. (Çünkü batı ülkelerindeki sosyalist hareketi Rusya yönlendirmekte idi..) Asya , Afrika, Latin Amerika’da... olacaktır.

  Sorunda birleşen iki akım ( Leninizm , maoizim) çözümde ayrılır ve birbirlerine düşman hale gelirler.

  Sosyalist bir gözle bakıldığında, sonunca Leninizm’den bir adım daha önde olan maoizim, Leninistlerince, Leninizm’e karşı kapitalist sistemlerce çıkarılmış sosyalist hareketin önüne çekilen bir set olarak görünür.

  Mao, tıpkı Stalin gibi ülke genelinde bir baskı rejimi uygular fakat Stalinden farkı bu baskıyı, kadife bir eldivenle, daha demokrat bir görünümde yapmasıdır... Aynı zülüm, sürgün, ölüm, açlık... Sadece görüntü daha ılımlıdır. Fakat öz ve sonuç aynı idi. Maoizmde Çin’de 2000 yılların girmeden ardında gözyaşı, açlık, kan bırakarak biter.

  Sosyalizm, ilk başlarda komünizme geçişte bir ara basamak kabul edilirken, zamanla komünizmin yaşam bulma imkanı, pratiğe geçme olasılığı azaltıkca sosyalizm, sosyal demokrasi ve daha sonra demokratik sosyalizm araç olmadan amaç olmaya yükselir.

  Fakat genel hatlarıyla sol akım, ekonomideki emeğe verilen değer ile, faizi red etmesi, paylaşım ve ortak değer bilincine ulaştırmadaki teorileri ile olumlu yönleri bulunsa da, Tanrı- Ahireti red etmeleri (dolayısıyla kişilerin vicdanlarını dinlemeden uzaklaştırması ile) karı ret edip ( insanı sömürmeyecek, kar elde etme yolları vardır: Aşırı kar, faizi red etme ile... ), kadına bakış açıları ile ... eleştirilecek ve pratiği asla yaşayamayacak bir düşünce-yaşam tarzı ( batıl bir din) olarak tarihin tozlu rafları arasına girmeye başlamıştır.

  Kelime-i Tevhit’in La ilahe ( Hiçbir tanrı yoktur, bir bakıma ateizm) bölümünü söyleyen komünistler İllellah ( Allah’tan başka ibadet edilecek, kanunları kabul edilecek ... hiçbir tanrı yoktur.) bölümüne gelemeden kalmışlardır. Bilimsellik adına yüz sene öncesinin eskimiş bilgilerini ileri süren komünistler, modernizmi savunurken post-modernizimden, psikiyatriyi savunurken anti-psikiyatriden, psiko-lojiyi savunurken parapsikolojiden, tıppı savunurken alternetif tıptan... habersiz görünerek çağın gerisinde kaldıklarını göstermektedirler.

TÜRKİYE’DE SOSYALİST HAREKET

   Kurtuluş savaşı esnasında M.K. Atatürk Rusya ile aralarını iyi tutmaya çalışır. Rusya’dan silah, para yardımı almak için yakın çevresine (Bayar, İnönü, Adıvar, Kılıç Ali... ) bir komünist parti (TKP) kurdurtur. Rusya ve Leninde bu yakınlık girişimini karşılıksız bırakmaz, silah ve para ( Hindistan Müslümanlarının topladığı 10 milyon altın paranın 3 milyonunu milli kurtuluş savaşına verip, geri kalanına el koysa da ) yardımı yapar. Fakat kurulan komünist partisine güvenmediği için Lenin kendi yetiştirdiği bir mason olan Mustafa Suphi’ye 10 Eylül 1920’de TKP’yi kurdurtur ve onu Anadolu’ya göndertir. Rus Yahudi eşi ile doğudan Anadolu’ya giren M.Suphi, kuzeyden deniz yoluyla Anadolu’dan kaçmak zorunda kalır. Fakat siyasal ortam onu Karadeniz’de ölümlü biten bir sonuca sürükler. M.Suphi öldürülünce Selanik’li bir Yahudi dönmesinin oğlu olan Dr. Sefik Hüsnü TKP’yi toparlar. Yıllarca TKP kapatılır, illegal devam eder, taraftarları ( Belli, Kıvılcımlı, Hikmet, Sevim Tarı, Serteller, Törler, Tunalı Hilmi, Boranlar...) hapis-takip cezalarına uğrarlar. Zamanla “Tan” kurulur, TKP’nin legal yayın organı olarak.

  Legal bir parti ( TİP) kurulana tek TKP yurt içinde (illegal), yurt dışında (Bulgaristan , merkezli- legal) devamlılığı sürdürür.

  TKP yurt içinde Ş. Hüsnü, Belli, Kıvılcımlı ile temsil edilir. Yurt dışında ise S.S.C.B destekli olarak (İsmet Bilen) Marat, Zeki Baştımar (Yakup Demir) ... başkanlığında kapanana kadar hayatını sürdürür.

  TKP’nin gerek iç, gerek dış temsilcilerinin bilmediği en önemli nokta, S.S.C.B’nin kendini yönetici, birinci lider kabul etmeyen hiç bir sol mücadeleye ( istedikleri kadar devrimci, dört dörtlük komünist olsunlar ...) izin vermeyip acımasızca onları ezip geçtikleri idi. Bu insanlar ( Hüsnü, Belli, Kıvılcımlı...) kendilerini davalarına adamışlardı ama destek göreceğini zannettikleri Rusyaca, sadece bir piyon olarak (sadece kendi ülkelerinin -Rusya’nın- çıkarları için ) kullanıldıklarının farkında değil idiler. Farkına vardıklarında ya eski tüfek olmuşlardı yada dünyada komünizm çökmüş idi.

  Mihri BELLİ: M. Mimoğlu, E. Tüfekçi müstear isimlerini de kullanan Belli. Türk solu, dergisi çevresinde bir grup toplar. Her zaman S.S.C.B çizgisinde bir sol hareketi savunur. İdeali için Yunanistan’da komünist gerillalarda, Yunan devletine karşı savaşır, yaralanır. ABD’de eğitim görür. Çeşitli gazetelerde yazılar yazar. Fakat bir türlü S.S.C.B tarafından müspet bir not olamaz dolayısıyla, her hangi bir zamanda gençlere bir lider gerektiğinde Belli S.S.C.B’ce daima listede alt sıralarda yer alır. Bunda onun Gözüpek ve hunharca biri olması ( 1968’e tek) Çin sosyalizmine meyilli, İstanbul Koleji mezunu ve ABD’de yaptığı Yüksek Lisansın tesiri büyüktür. Hatta Bulgar kökenli komünist “Bizim Radyo”, Belli için “CIA ajanı” suçlamasında bile bulunmuştur.

  S.S.C.B, illegal TKP’nin dış koluna Zeki Baştımar’ı, Uysal, temkinli, Rus komünist üniversitesini bitirmiş olması nedeniyle Belli yerine lider seçer. M.Belli TKP’nin lider ve teorisyenlerinden 1971’de Belgrad’ta ölen Dr. Hikmet Kıvılcımlı için Dev Genç imzalı bir broşüründe 18 yaşındaki bir gence (Şükrü) cezaevinde tecavüz ettiği için TKP’den atıldığını yayınlar.

  M.Belli parti ile sosyalist bir oluşuma, dolayısıyla TİP’e karşıdır. Aynı olumsuz tutumu TKP’nin yurt dışı koluna karşı gösterir. Belli’nin belleyemediği, anlayamadığı dış TKP’yi eleştirmenin S.S.C.B’yi eleştirmek demek olduğu idi. (Çünkü firansör ve genel emir merkezi Rusya idi). Dolayısıyla ne kadar samimi sosyalist olsa da ve ne kadar çalışsa da S.S.C.B’nin desteğini sağlayamaz. Belli, eşi Dr. Sevim Tarı ile cezaevindeki mektuplaşmalarının ele geçirilip bir çok arkadaşının deşifre olmasına sebep olduğu için uzun süre eleştirilmiştir. Belli’nin en büyük hatalarından biri S.S.C.B’ye şirin görünmek için 1968’de Çekoslavakya’yı Rusya’nın işgal etmesi üzerine Rus politikasını destekleyip , YÖN-MDD ( Maoist bir oluşum: Milli Demokratik Devrim ) çizgisini terk etmesidir.

Yön Dergisi : Parti (TİP) hareketine karşı, Asker-sivil aydınları temel güç kabul edip, sınıf farkı gözetmeksizin belli bir kalkınma felsefesinin etrafında birleşmeyi savunurlar. TİP içindeki liderliği ele geçirme faaliyetleri olumsuz sonuçlanır. Sosyalist bir devlete yukarıdan aşağıya, askeri kuvvet aracılığı ile ulaşılabileceğini savunurlar.Lideri  Doğan Avcıoğlu   idi.

MDD : Emperyalizmten zarar gören tüm sınıflar ( işçi, köylü, emekçi...) ortak mücadele etmeli görüşünü ve milli kapitalizmi savunurlar. Devrim için asker; halk beraber olmalı derler. En büyük özelliklerinden biri de kendilerine görebir kemalizmi savunmalarıdır. YÖN ile beraber hareket ederken zamanla aşırı maoist olurlar. lideri Doğu perinçek günümüzde islam düşmanlığı ve istihbaratlarla arasının iyi olması ile meşhurdur !

TİP : Sosyalist devlet ne askeri ihtilalle (YÖN-MDD’nin görüşü) nede işçi ayaklanması ( S.S.C.B ) nede köylü ayaklanması ( Çin ) ile oluşturulabilir görüşündedir. Legalizmi savunan bir grubun oluşturduğu bir partidir. Türkiye İşçi Partisi, işçi sınıfı ön plana çıkarırlar. Fakat zamanla onları oy deposu olarak kullanmakla suçlanırlar. Sosyalizm, Kemalizmin ileri bir yorumudur ( MDD’ciler gibi) görüşünü savunanlar. MDD akımını partiden dışlayıp onları küçük burjuva akımı ( Milli kapitalizmi savundukları için ) olmakla suçlarlar. Zamanla legal meto-da karşı eski tüfeklerde partiden ihraç edilir.

   Mehmet Ali Aybar 1962’de TİP başkanlığına getirilir. Rusya’nın Çekoslo-vakya’yı işgaline tek Aybar’in S.S.C.B ile ilişkileri iyidir. Fakat 1968 işgalinden sonra S.S.C.B’yi eleştirir. Bunun üzerine TİP içindeki Rus güdümlü-beslemesi olan dış TKP taraftarı grup tarafından ( Behice Boran, Nihat Surgın...) eleştirilir. 1969 ‘da Boran TİP başkanı olur. Böylece dış TKP gibi, TİP’de Rus güdümüne girer ve kısa sürede dağılır.

  Kruşcev şansını değerlendiremeyen Rusya gibi, Aybar şansını da TİP değerlen-diremez. Kemalizm, parlamento ile iktidarı ele geçirmeyi savunan Aybar çatışmadan uzak Rusya veya Çinin güdümüne girmeyen Türkiye sosyalizmini savunur. Fakat 4. TİP kongresinde Boran’a yenilir.

  TİP başarısız olunca sol akım 1960’lı yılların sonu ile 1970’li yılların başında aşırı uçlara, cephelere bölünür. THKP, DHKP... ortaya çıkar. Deniz geçmiş, İbrahim Kaypakkaya... liderliğinde çeşitli yeraltı örgütleri-cepheleri kurulur. Ülke aynı silahla sabah solcu, akşam sağcının öldürüldüğü bir karışık bunalım ortamına sokulur... sonunda. Uluslararası ajan ( CIA, MOSSAD, KGB...) ve çetelerin elinde, derin devletin gözetiminde ülke 12 Eylül 1980 ihtilali yeni bir döneme başlar.

  Komünist sol ideolojiye genel hatları ile baktığımızda kapitalizme karşı ekono-mik bir alternatif olarak ortaya çıkan bu ideolojinin Darwin’in evrim teorisi ile biyolojik, S. Freud’un libido eksenli görüşleri ile psikolojik acıdan bir şeytan üçgenini oluşturduğu görülür. İnsan, zihnen marxizme, bedenen darwinizme, ruhen freudizme imana (inanmaya) yönlendirilir. Böylece bu üç görüş birbirini tamamlar. Artık bir ekonomik reaksiyon değil bir yaşam tarzı ( Din-batıl bir din ), bir dünya görüşü haline gelmiştir. Peygamberleri Marx, Lenin, Mao Tse Tung... kitapları, Das kapital, kırmızı kitap...Tanrıları, komünist ideoloji ve o yolda yaşayıp ölmek ... olmuştur.

   Ama tüm batıl dinler gibi komünizm de, hak din (İslam) karşısında hem ideolojik hem de dinsel, hem ahlaki... boyutlarıyla çökmüştür, arkasında milyonlarca ölü insan, kan, gözyaşı, umut, bırakarak,... geleceği ise ölüm sonrası ebedi azaba muhatap yüz milyonlarca zavallı, kendilerine yazık etmiş insanlar yığını.
 

 “ Dünya dinlerini ortadan kaldıracak kadar güçlü bir din mevcut değildir. ”   Friedrich  Nietzsche

 

"ALLAH KATINDA TEK DİN İSLAMDIR"

NOT : BURADA TÜM YAZILANLAR  YILLARCA BU GRUPLARLA İÇİÇE OLANLAR TARAFINDAN ÇOK ÖZET OLACAK ŞEKİLDE YAZIYA ALINMIŞTIR  VE TAMAMI BELGELİDİR   !

 

                         iSLAM EKONOMİSİ VE MARXİST-KAPİTALİST EKONOMİ

    "Komünizm; sömürünün zulümlerini ortadan kaldırabileceğini ve dünyanın ekonomik problemlerini çözebileceğini iddia eder ve bunun da özel mülkiyet sisteminin kaldırılması ve bütün üretim araç ve kaynaklarının ortaklaşa -komün- kullanılmasıyla mümkün olacağını söyler. Komünizme göre özel mülkiyet tarihin bütün evrelerinde zulüm ve baskı  getirmiştir, bu nedenle de büyük mülkiyetlerin ilgâsı ve üretim araçlarının "burjuva" kesiminin tekelinden çıkarılıp kamusallaştırılması ve servetin adil dağılımıyla ekonomik durum tamamen düzelecek ve sınıfların ortadan kaldırılmasıyla kapitalizmin neden olduğu bütün zulümler son bulacak, sonuçta tek sınıflı toplum modeli oluşacak ve toplumda herkes birbiriyle eşit, uyum ve dayanışma içinde olacaktır...

    İşte bu noktada can alıcı bir soru çıkıyor ortaya: Tek sınıflı böyle bir toplum oluşturabilmek için sadece bir faktörün eşitlenmesi ve sadece bir dalda toplumun birbiriyle eşit hale gelmesi yeterli midir? Oysa ki bir toplumda farklı sınıfların oluşmasını sağlayan daha birçok faktör vardır; askeri, dînî, mezhebî, siyasi... vb. nedenlerle oluşan sınıflar bunun en basit örneklerini teşkil eder. Bu durumda tek sınıflı bir toplumu oluşturabilmek için bütün diğer farklı faktörlerde de eşitlik sağlanmalıdır. Halbuki bugün sosyalist ülkelerde her ne kadar kapitalist ve burjuvazi adında bir sınıf artık kalmamışsa da  işçi, çiftçi, emekçi, memur, komünist parti üyesi... vb. gibi yekdiğerinden tamamen farklı birçok sınıf vardır ve bunların yaşam ve refah düzeyleri de asla eşit olmayıp birbirinden tamamen farklıdır. Sovyetler Birliği'nde bir doktorla bir hemşirenin aldığı maaş eşit midir sahi? Basit bir işçiyle bir mühendis aynı ücreti mi almaktadır? Kaldı ki düşünce, zeka, eğilim, zevk, duygu, fiziki güç, yetenek... vb. dallarda bireyler arasında daima farklılık olacak ve bu farklılıkların genetik olarak nesilden nesile aktarılmasını kimse engelleyemeyecektir.

    Kapitalizm de ekonomi problemini ancak kendisinin çözebileceğini iddia eder ve özel mülkiyeti korur, diğer taraftan da işle emek arasında belli bir denge yaratmak ve sınıflararası mesafeleri azaltabilmek için zayıf ve fakir kesimin asgari geçim düzeyini temin eder.(Burada bunun sadece bir iddia olduğunu da hemen hatırlatalım ...!)

    Sosyalist ve kapitalist rejimler insanların günlük yaşamının mihenk ve ölçüsünün maddiyat olduğu inancıyla hareket eder, ekonomik ve sosyal meseleleri insanın maneviyat ve ahlakını dikkate almadan değerlendirirler. Maddeci olan bu sistemlere göre asıl hedef ve nihai gaye zengin olmak ve mal varlığını artırmaktır, bundan öte bir hakikati görememektedirler...
    İslam dini, kendisine has dünya görüşü ve kapsamlı felsefî anlayışıyla insanı bütün boyutlarıyla ele alır ve onu bütün özellikleriyle birlikte değerlendirir; bu nedenle de birey ve toplumun maddi yaşam seviyesini temin etmekle kalmayıp onun en önemli boyutu olan ahlakî erdemlerle ruhî olgunluk ve kemallerine de önem verir ve bütün hüküm ve prensiplerinde bunu gaye edinir. İslamda servet, insanoğlunun bütün fıtrî istek ve gayelerinin gerçekleştirilmesi yolunda kullanılan bir araçtır sadece.

   Batı dünyasında kanun sermaye sahibinden yanadır; işçiler ve diğer çalışanlar karşısında işvereni ve sermaye sahibini korur. Sovyetler'de ise bizzat kendi deyişleriyle kanun, sermaye sahibini ortadan kaldırmak için vardır.

   İslamî sistemde ise kanun ve hükümlerin kaynağı ilahi vahiy'dir ki bu da beşerî kanun koyucuların fikir ve eğilimlerinin ürünü değildir asla; bu nedenle de hiçbir sınıfı diğerinden üstün tutmaz, bir grubun maslahatı için diğerinin haklarına zulümde bulunmayı reva görmez.

    islami bir  sistemde, yönetim mekanizmasında bulunanlar, kanun koyma gücünün getireceği gurur ve kibirden silkinmiş olurlar; kendilerinin, Yüce Allah'ın kanunlarını bizzat uygulamak ve başkalarının da uygulamasını sağlamakla yükümlü olduklarını anlarlar, bu hükümler karşısında kendilerinin diğer bireylerle eşit olduklarını bilirler.

   Yüce İslam dini de sosyal yaşamın gelişip kalkınması için önemli bir faktör olan bu fıtrî eğilimi dikkate alır ve hukukî sistemin de getirdiği kanunlarıyla bunu destekler, islam dini insanoğlunun fıtrat ve doğasına uygun şekilde davranır ona; kendi alın teriyle ve meşru yollarla kazandığı serveti bireyin kendi hakkı olarak görür, bunu kanunen destekler ve üretimin, üreticinin malı ve onun hakkı olduğunu kabul eder.

    İslam dini, bireysel mülkiyet anlayışının fıtrat ve insan doğası gereği zulüm ve haksızlığa neden olduğu görüşünü reddeder. Batı dünyası ve özellikle Avrupa'da özel mülkiyetin zulüm ve haksızlığa neden olmasının sebebi, bu beldelerde kanun koyuculuk yetkisinin bizzat sermaye sahipleri ve zengin sınıfın elinde bulunuyor olmasıdır; bu durumda sermayedarların, bütün kanunî düzenlemeleri kendi çıkarları doğrultusunda tanzim edecekleri apaçık ortadadır. İslam'da ise, daha önce de belirttiğimiz gibi, kanun koyma hakkı sadece Allah'a aittir, bu sebeple de İslam hukuk düzeninde belli bir sınıf kollanmaz, sermayedarların lehine ve emekçinin aleyhine kanun çıkarılmaz.

    İslam nazarında, türlü zorluk ve meşakkatlere katlanarak, bir fabrika kuran adamın elinden fabrikası zorla alınamaz, zira böyle bir tavır her şeyden önce bireyin emek güvencesini hiçe saymak olup sosyal güvence ve saygınlığa aykırıdır, çalışma ve üretim şevkini de kırar. Ancak devlet, milli ve ekonomik maslahatları dikkate alıp sosyal adaleti sağlamak amacıyla stratejik üretim merkezleri ve aynı ölçüde özel öneme haiz kritik sanayi ve üretim birimlerini kendisi kurabilir veya kontrol altında tutabilir.

    Kısacası islam hem bireye, hem topluma önem verir, birini diğerine feda etmez; sosyal ve ekonomik problemleri gidermek için de sosyal adalet çerçevesinde serbest piyasa ekonomisi, nisbi mülkiyet, bireyin bağımsızlığı ve toplumun maslahatlarına dayalı bir düzen önerir ve özel mülkiyeti de, bireyin fıtri ve doğal mülk edinme duygusundan kaynaklanan bir vaka olarak görür ve sosyal maslahatların, hududuna yani toplumun çıkarlarına serbesti hakkı tanır. Böylece insanlar, daha fazla üretebilmek ve daha rahat bir yaşam düzeyine kavuşabilmek için çaba gösterecek, bu saikle hareket edeceklerdir. Ancak, bireyin maddi gücünü kötüye kullanarak toplumun güven, huzur ve çıkarlarını tehlikeye düşürecek girişimlerde bulunmaması, zulüm ve haksızlığa sebebiyet vermemesi için de bu özel mülkiyet için belli şartlar ve çerçeveler tayin etmiştir .

     Özel mülkiyet konusunda islam, sorumsuzluk ve kayıtsızlığı önlemiş, sadece meşru yollardan kazanılan serveti sahibinin hakkı olarak görmüş, meşru ve kanuni olmayan yollarla edinilen serveti bir "hak" olarak tanımamıştır. Zulüm, haksızlık, stok, kara para,rüşvet,faiz,suistimal,adam kayırma,spekülasyon, sahtekarlık, yağmacılık, beleşçilik, rüşvet, gasp ve hırsızlık, başkalarının hakkını çiğneme vb. bâtıl yollarla kazanç sağlanmasına İslam dini izin vermemektedir; çıkarcı insanların adalet ve kanuna aykırı şekilde kazanç sağlamasının İslam şeriatında yeri yoktur.

   Kapitalizm sistemi, ekonomik tahavvüller gereği bugünkü halini almış olması gereken özel mülkiyet sistemiyle aynı şey değildir. Zira kapitalizmin güçlenip genişlemesi ancak iki şeyle mümkündür: Spekülasyon ve faiz! Nitekim bizzat ekonomi tarihçileri kapitalist ekonomi sisteminin ortaya  çıktığı ilk günlerde basit, hatta faydalı bir sistem olduğunu, ama ekonominin geçirdiği kaçınılmaz  evreler sonucu faize dayalı iç borçlanmalarla bugünkü zararlı haline geldiğini yazmaktadırlar. Keza, küçük şirketler ve küçük üreticilerin iflasına yolaçıp, ayakta kalabilmek için büyük bir şirket halinde birleştikleri veya küçük sermayelerin yaşayabilmek için büyük sermayelere katılmak zorunda kaldığı "kapitalizmin amansız rekabetleri" vurgun, stokçuluk ve spekülasyonu beraberinde getirmektedir. Kapitalist düzenin en önemli faktörü ve servet yığmanın en iğrenç etkenleri olan faizle spekülasyon İslam'da haram edilmiş ve yasaklanmıştır. Çünkü faiz hadsiz hesapsız servetleri dört bir yandan kapitalistin kasasına akıtmakta ve halkı günbegün perişan ve daha fakir hale getirmektedir.

    Farklı sınıflar arasında ekonomik denge sağlayabilmek amacıyla servetin belli ellerde birikmesini engellemek için İslam'ın getirdiği mükemmel kurallardan biri de zekat ve hums sistemidir; bu sistem bütün toplum bireylerine uygulanmakta ve her yıl servet ve mülk sahiplerinin varlığının belli bir kısmını azaltmaktadır.Diğer taraftan özel mülkiyetin islami düzendeki dokunulmazlık sınırı, toplumun maslahatıdır, toplumun maslahatı tehlikeye düşecek olursa özel mülkiyetin dokunulmazlığı kalkar ve böylesine olağanüstü bir durum baş gösterdiğinde âdil olan İslam devleti, belirlenmiş olan özel kurallar çerçevesinden taşmamak kaydıyla, baş gösteren tehlikeyi gidermek ve islam ümmetinin geleceğini koruyabilmek için gerektiğinde özel mülkiyete müdahale edip, belli bir denge kurabilir.Bugün batı dünyasında kökleşmiş bulunan çirkin kapitalist düzene İslam'da yer yoktur; yüce İslam dini, bir avuç ultra zengin sınıfın keyfi ve  çıkarları için kölelik, savaş ve sömürücülüğün yayılmasına izin vermez.

   Kur'an-ı Kerim'de  Haşr Suresi'nin 7. ayetinde mealen "mal ve servetin dağıtımı ve bölüştürülmesine belli kurallar koymamızın sebebi, aranızdan belli bir zengin sınıfın, bütün varlık ve servetleri ele geçirmesini önlemektir" buyrulur.

    Toplumun zararı bireyin de zararı olduğundan, böyle bir düzende toplumla bireyin hukuku arasında hiçbir zaman çatışma ve sürtüşme olmaz. Binaenaleyh islam dini özel mülkiyete saygı göstermekte ve insanların bu doğal eğilimlerine olumlu yaklaşarak helal sınırlar çerçevesinde olması kaydıyla sermaye sahibinin taraftar olduğu bütün kolaylıkları özel sermayeye tanımaktadır ve aynı şekilde olağanüstü bir durum baş gösterdiğinde özel mülkiyeti, kamu lehine olacak şekilde kullanabilmekte ve gerekli müdahalede bulunabilmektedir.

     İslam; ahlaki açıdan da bireyleri Allah yolunda infak ve bağışta bulunmaya teşvik etmiş, bu ahlaki ve kültürel çağrıyla kanuni düzenlemeler arasında paralellikler oluşturmuştur. Bu konuda İslam'ın getirdiği fevkalade öğretici ve eğitici ahlakî prensipler insanî duyguları harekete geçirmekte ve Müslüman'ın, din kardeşlerinin ihtiyaçları karşısında kayıtsız kalmasına engel olmaktadır.

   İslam; servetin belli bir grubun elinde birikmesiyle ortaya çıkan savurganlık, israf, ayyaşlık ve keyifçiliğe karşıdır ve bununla mücadele eder, zenginlerin cimrilikte bulunup fakirlere yardımcı olmamasını alenen kınar ve Allah yolunda infakta bulunulmamasını eleştirir; genel fakirliğe neden olan "işverenin, çalışanın emeğini tam ödememesi ve ona zulümde bulunması"nı haram ilan edip yasaklar ki bu güzel çağrı ve bu insanî tutum insanın Rabbiyle irtibatını güçlendirip insani duyguların güçlenmesine de yardımcı olur...Nitekim kötü niyetlilikler, adaletsizlikler, haksızlık ve zulümler hep insanların Rableriyle ilişkilerini kesmeleri ve hesap gününün varlığını unutmalarından ileri gelmektedir. Hal böyle olunca insanoğlunun vicdani ölçüleri tuhaflaşmakta, bu bozulmanın ardından bireyin toplum ve yaratıcıyla, hatta kendisiyle olan ilişki ve irtibatları zikzaklar çizmekte, kesikliklere uğramaktadır.Rabbiyle yakın irtibatları olan bir insanın, diğer insanların hakkını yemesi ve hemcinslerine zulümde bulunmaktan çekinmemesi; mal ve servet uğruna Allah'ın kullarıyla çekişme ve sürtüşmeye girmesi imkansızdır.

     Binaenaleyh, kapitalist sistemin zarar ve koflaşmalarından tamamen uzak olan İslamî sistem, komünist sistemden de üstün ve çok daha ileri bir adalet düzenine sahiptir; İslam sağın da, solun da aşırılıklarından arınmış bir düzene sahiptir. Kendine has bu muazzam denge ve adalet sistemiyle yüce İslam dini; komünizm ve kapitalizm ufuklarının çok ötesinde ve fevkalade parlak bir ufku insanlığın önüne açar.

    Bu arada dikkat edilmesi gereken husus, islamın bedii ve yepyeni bir din olmasıdır; bu mükemmel din, sosyal adalet denilen şeyden kimsenin haberi bile olmadığı ve ekonomik faktörün hiçbir anlam ifade etmediği bir ortam ve zaman diliminde çıkmıştır ortaya.

    Amerikalı felsefeci William James'la İngiliz felsefeci Harold Lawshy, John Strashi ve Bertrand Russell ve bir diğer ABD'li araştırmacı yazar Walter Lipmen gibi birçok çağdaş düşünür hem kapitalist düzeni, hem komunizmi eleştirmekte ve dengeli bir çözüm aramaktadırlar. Bu düşünürler komünist sistemin ferdî hürriyet , bağımsızlık ve iradeyi dumura uğrattığını; bireysel ve sosyal sahalarda yönetim mekanizmasına mutlak yetki vermek suretiyle ferdin yapıcı ruh ve yeteneklerini bu baskı ve hafakan atmosferinin karanlığında boğduğunu, bireyin tekamül ve gelişme imkanının sıfırlandığını  hatırlatmaktadır.Diğer taraftan kapitalizmin ürünü olan batı demokrasisi de bireye aşırı serbesti tanıyarak sosyal koordineyi alt üst etmekte, para ve servet sahibi bir avuç zengin ve nüfuz sahibi ayrıcalıklı kesim, bütün imkan ve üretim sistemlerini kendi tekellerine geçirmekte, halkı kendi ekonomik iradelerine tâbi hale getirmekte ve iktidar mekanizmasına kolaylıkla sızabilmekte, iktidarı istedikleri gibi yönlendirmektedirler. Her iki sistem de koflaşmıştır bugün, bu nedenle de insanlık üçüncü bir çıkış yolu aramaktadır; her nevi aşırılıktan uzak olan  ve hem bireyin, hem toplumun hak ve çıkarlarını adil bir şekilde temin edebilen bir yol olmalıdır bu. Çağdaş sistemlerin eksiklerinin farkına varmış bulunan bu felsefeciler, 14 asır önce İslam'ın getirmiş olduğu ekonomik düzenden daha âdil bir sistem bulabilmiş midir sahi?

    Bir taraftan bireye makul ve insani bir çerçeve dahilinde hürriyet ve serbesti tanırken, diğer taraftan tehlikeli ve azgın kapitalizm düzenini dizginleyip kontrol altında tutan ve insanlığı içine düştüğü bu şaşkınlık ve zavallılıktan kurtarabilecek olan  dengeli ve ılımlı orta yoldur İslam  ve ortaya çıkışı kapitaliz veya komünizm teoriden çok önceye dayanır...!

     İnsan yaşamının maddi ve ruhi bütün boyut ve ihtiyaçlarını dikkate alan ve günlük yaşamın akla gelebilecek her boyutu için en mükemmel çözüm ve organizeyi getiren bu emsalsiz nizam; tabiat ve fıtratın kurallarına uygun ve insanın doğasıyla uyumlu olduğundan asla eskimemekte, köhnememekte ve tıkanmamaktadır.

     İslam'ın getirdiği temel kural ve prensipler,insanlığın tarih boyunca görüp yaşadığı bütün kural ve prensiplerden daha ileri olup insanî, ılımlı ve dengeli yapısıyla bütün beşeri kanun ve kurallardan üstündür. İslam hüküm ve prensipleri, insanları kendisine davet eden beşerî sistemlerle karşılaştırıldığında onlardan ne kadar ileri olduğu görülecek, ilahi sistemle beşerî sistem arasındaki farklılıkların neler olduğu kolayca anlaşılacaktır. ( İslam ve Batı Medeniyeti  : Musavi Lari )

 

                                      ENGİN ARDIÇ'TAN ...
" ...Bazı emekli bürokratların ve çoktan emekli olmuş olmaları gereken bazı gazete yazarlarının ortak bir saplantısı var. Buna, boş zamanlarında devrimcilik, bestecilik, şarkıcılık, romancılık, mebusluk, köşecilik ve tacirlik eden bazı iş bilir uyanıklar da çanak tutuyorlar.

   Saplantı da şu: ‘1950 yılında karşıdevrim başladı.’

   Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi bir daha asla tek başına iktidar yüzü görmemek üzere gitti, Demokrat Parti geldi.

   Bizim parti seçimi kazanamazsa karşıdevrim olur ağabey. Bu seçimin serbest olması gerekmez, hatta tam tersine, serbest olmasın ki kazanmamız garanti!

   CHP daha önce hiçbir serbest seçimi kazanmamıştı (çok tartışmalı ve ‘şaibeli’ olan, ‘gizli oy-açık sayım’ ilkesinin tam tersine, ‘açık oy-gizli sayım’ gibi rezil bir düzenlemeyle yapılan ve her sandığının başında üniformalı bir jandarma bulunan 1946 seçimini saymazsanız), 1950 yılında DP çatır çatır halkın oyuyla gelmişti ama onlar bunu karşıdevrim olarak niteliyorlar.

  ‘Atatürk’ü Koruma Kanunu’ 1951 tarihlidir ve Menderes tarafından hazırlatılıp oylatılmıştır ama bunu hiç hatırlamak istemezler. Bazıları da bilmez bile...

   DP iktidarı ne gibi günahlar işlemiştir? Yazıyı mı değiştirmiştir, şapkayı mı kaldırmıştır, soyadlarını mı iptal etmiştir, tekkeleri mi açmıştır, halifeyi mi geri getirmiştir?

   Son günlerinde ‘diktaya yönelmek’ gibi bir günah işlemiştir ama bu konuda İsmet Paşa dedeniz de hiç masum sayılmaz hani... Takrir-i Sükun Kanunu’nu rahmetli babam mı çıkarmıştı? Milli Şef amcam mıydı yoksa?

   Yoksa daha önce memlekette çok adil bir sosyal düzen vardı da onu devirip pis kapitalizme mi geçti DP?

   Paşa dedenizin zamanında grev hakkı da yoktu, sendikal örgütlenme de. Türk-İş Konfederasyonu’nun kuruluşu da, ayıptır hatırlatması, 1952.

   Meclise gayrımüslim (Rum) ve ayrıca kadın milletvekili sokmuştur, bu da karşıdevrim oluyor herhalde. (Kadın milletvekili, Satı Kadın gibi ‘kontenjandan’ ve tepeden değil, Nazlı Tlabar gibi halkın özgür oylarıyla.)

   Nazım Hikmet’i kodese CHP iktidarı soktu, DP geldi salıverdi, bu karşıdevrim.

    Sabahattin Ali’nin epey ‘meşkuk’ bir şekilde öldürüldüğü 1948 yılında, Tan Matbası’nın ve gazetesinin yağmalanıp yıkıldığı 1946 yılında iktidarda kim vardı beyağabey?

    DP iktidarı ‘Amerikancı’ olduğu için karşıdevrimci. Ama Missouri zırhlısının gelişi kaç yılında, hatırlamak isteyen yok ve Celal Bayar’ın ‘NATO’ya niçin girmediniz?’ sorusuna ‘aldılar da girmedik mi Celal Bey?’ diye cevap veren İsmet Paşa, anti-Amerikan ve devrimci.

   Halk cahil ya, karşıdevrime oy veriyor...

  Bir bilinçlense... Ama bilinçlenemiyor ki... Çünkü kandırılıyor...

    Örneğin Anadolu köylüsü sınıf değiştirmek, yani daha iyi yaşamak istediği için karşıdevrimci, fakat bürokrasinin onu oturttuğu yerde uslu uslu otursa, devrim saflarına katılacak...

   Köy Enstitüleri eğitimi uyarınca köyünde kalacak, şehirlere gelmeyecek.

   Bilinçli bir sanayileşme programıyla onun şehirlerde sanayi işçisine dönüşmesini sağlamayalım... Sonra solcu molcu olur, bu da devrime hiç uymaz!

   Onun yerine, kapitalistleşmeyi başıboş yapalım ki bunlar gelip amansızca yığılsınlar ve gecekondularda lumpenproletaryaya, yani toplumun en alt, en yoz, en moloz ve de en tehlikeli kesimine dönüşsünler.

    Menderes tarıma traktörü soksun ve karşıdevrimci olsun. Demirel baraj yapsın, Özal kredi kartını getirsin ve karşıdevrimci.

    Çünkü devrimin ekonomiyle falan hiçbir ilgisi yoktur beyağabey, şapka giyip bir de rakı içtin mi devrim tamamdır.

    Menderes’in ezan okunurken susmasını karşıdevrimci tutum, CHP adayının da ‘halka inmek’ için, attığı meydan nutkunda ‘rakı neyle içilir’ konusuna girmesini devrimci tutum olarak niteliyorsanız, hayatınız boyunca da iktidar yerine ancak ananızın örekesini görürsünüz arkadaşlar!..  "
         (Star Gazetesi  :10.07.2004 , Engin ARDIÇ )

      NOT:  TÜM BUNLARA İMF'DEN İLK BORCU İNÖNÜ DÖNEMİNDE ( 1950 ÖNCESİ!) ALINDIĞI VE MGK 'NU BİZE HEDİYE EDENLERİM DE 27 MAYIS'CILAR OLDUĞUNU HATIRLATIRSAK  LİSTE TAMAMLANMIS OLUR HERHALDE...

 

 
...::: www.islamustundur.com :::...
Hosted by www.Geocities.ws

1