...:::  İSLAM VE DEMOKRASİ  :::...

                                              DİN VE TOPLUM:

                                  DİN SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE BİR DENEME.

   “Özal’dan sonra Sağ” üzerine yapılacak bir çalışmanın “din sosyolojisi”ne yer vermemesi mümkün değildir. Zira, Cumhuriyet dönemi zaman zaman   “din” olgusu çerçevesinde tıkansa da en son ve belki de en şiddetli bunalım, Özal’dan sonraki dönemde, 28 Şubat sürecinde yaşanıyor.

   Özal’dan sonra sağın olası gelişmelerinin analizini yapmaya çalışan bu kitap din sosyolojisine ve son bunalımın merkezine oturan Refah Partisine özel bir yer ayırmak zorunda idi.

   Bu ve bundan sonraki bölüm bu konulara ayrılmıştır.

   Din sosyolojisi konusuna belki de şaşırtıcı bir yaklaşımla, din ve biyolojinin birlikte irdelenmesi ile başlamak istiyorum.

   Tek amacım biz din konusunda bunca kıyameti koparırken dünyada din ile ilgili çalışmaların hangi safhaya ulaştığını bir örnekle göstermektir.       

 

   Biz “irticanın” en büyük tehlike olup olmadığını, ibadetin Türkçe mi, Arapça mı yapılacaığını, gusul abdestinin yararlarını! tartışır, Müslümanın mütedeynini mürtecisinden ayırt etmek için “kafaların içini okuma teknikleri” keşfeder, tesettürlü öğrencilerimizi Üniversite kapılarından kovarken bakın “dünya” nelerle uğraşıyor:

  “Dinin genetik temelleri”!

   Edward O. Wilson adlı bir doğa bilimci “Atlantic Monthly” dergisinin  Nisan 1998 sayısında yayınlanan “Ahlakın Biyolojik Temelleri” (The Biological Basis of Morality) başlıklı makalesinde dinin sadece sosyal hayata ait bir olgu olmadığını, aynı zamanda genlerimizde (biyolojik yapımızda) yerleşik bir “gerçek” olduğunu iddia ediyor.

   Newsweek’in 6 Temmuz 1998 tarihli nüshası da Wilson’un bu iddiasını sorgulayan iki araştırmaya yer vermiş. Bütün fırtına Wilson’un yukarıda zikredilen makalenın devamı olan ve yeni yayınlanan “Birlikte Zıplama (Consilience): Bilginin Birlikteliği” (Knopf Yayınevi) adlı kitabının etrafında kopuyor.  

   Edward O.Wilson Harvard Üniversitesi-Mukayeseli Zooloji Müzesi’nde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını incelemeye adadıktan sonra bilim dünyasında belki de bir dönemeç oluşturacak bir tezle ortaya çıkıyor:

   “Tüm bilimler parçalanmaz bir bütündür”!

   Ona göre fizik, biyoloji, kimya bilmeyen bir sosyal bilimcinin araştırdığı “sosyal olguları” çözmesi mümkün değil.

   Haklı çıkarsa cari bilimsel metodoloji alt üst olacak!

   Wilson, insanlığın temel tartışmalarından birisine,  “insan hakları, adalet gibi ahlaki prensiplerin insanlardan bağımsız mı olduğu , yoksa birer insanlık buluşu mu olduğu tartışmasına” parmak basıyor.  

   “Ahlaki değerler” insanlardan bağımsız iseler “aşkın” -insan aklından üstün- bir yere (Allah-tabiat güçleri) aitler, eğer insanlık buluşu iseler, bunun böyle olduğu, “ampirik gözlemle” izlenebilir.

  

   Bu tartışma çok önemli, zira dinin önemi, ahlaki düşüncenin yeri bu tartışma ile daha iyi tayin edilebilir.

   Wilson ahlaki düşüncenin “doğal bilimlerin” kendiliğinden iç içe geçmesinden-birlikteliğinden- doğduğunu iddia ediyor.

  

   Ona göre tüm “sosyal olgular” ancak sinir sisteminin anlaşılması ile kavranabilir.

   Sinir sistemi de genetik bilimi, genetik bilimi de bio-kimya ile çözülüyor.

   Böylece de her şey fizik bilimine indirgeniyor!

   Bu bakış açısı ile Wilson ahlaki değerlerin “bağımsız” olduğunu-Allah’dan gelseler de, gelmeseler de-, ancak sadece insanlığa ait olduğunu-Allah var olsa da, olmasa da- iddia ediyor.

   Wilson Allah’ın varlığı inkar etmeden ahlaki değerlerin “aşkın” değerler olduğunu inkar ediyor!

   Daha doğrusu “aşkın” olanın genlerimize kadar işlediğini iddia ediyor.

   Bu yaklaşıma göre “Tanrı tanır” veya “Tanrı tanımaz” (dini-la’dini) tüm “ahlakçılar” ahlaka doğa bilimlerinden bağımsız, “aşkın” bir değer verdikleri için yanılgı içindeler.   

   St.Thomas, Abraham Lincoln, Martin Luther King, İmmuanel Kant, G.E.Moore, John Rawles gibi “ahlak” ile ilgilenen tüm klasik veya çağdaş “sosyal bilimciler” eşitlik, adalet, ahlak, namus gibi değerlere, ister “ilahi”, ister “tabii” anlam yüklesinler, hepsi ortak bir noktada birleşiyorlar:

   Onlara göre “ahlaki değerler” dini de olsa, laik de olsa “aşkın”-insan aklından üstün- bir yere sahipler.

   Bu alanda ampirik gözleme yer veren bilimciler ise Aristotle, David Hume ve Charles Darwin!

   Wilson’a göre Kant, Moore, Rawles biyoloji ve deneysel psikoloji bilselerdi, farklı sonuçlara varırlardı!

      Ampirisistler (gözlemciler) ahlaki kuralların “biyoloji” ve “kültür” arasındakı karşılıklı etkileşim sonucu bir “evrimsel gelişme” sonucu ortaya çıktığını kabul ediyorlar.

   “İçgüdüler ”-aklın gelişimindeki kalıtımsal tarafgirlikler- duygusal yüklenimlerle beraber olayları kavramamızı, değerlendirmemizi ve karar almamızı şekillendiriyorlar.

   İnsanlık “oyun teorilerinde” (game theory) de görüldüğü gibi, kendi menfaatini en iyi, ahlakın öğretilerine göre davrandığı zaman, koruyor.

   İşte Darwin’in “genetik uyum” kuramı:Daha fazla yaşam, daha uzun aile bağları için “yaratıklar” geliştirdikleri! genetik tembihleri dinlemek zorundalar.

   Hatırlıyorum, katıldığım bir bilimsel toplantıda “beynin duyguyu! nasıl algıladığı” tartışılmıştı.

   Ben duyguyu vücutta beyinden başka  organlar algılar sanıyordum, meğerse büyük bir yanılgı içinde imişim.

   Örneğin korku nasıl oluşuyormuş?

   Konuşmacı ormanda bir ayıya aniden rastladığımızda beyinde neler oluyor,onu anlatmıştı. Siz bunu pekala İstanbul’da iki ayaklı ayıya rastladığınızda beyninizde neler oluyor,diye de okuyabilirsiniz.

    Ayıyı gözümüzle gördüğümüzde mesaj hemen beyinde “amigdala” denen bölgeye gidiyormuş. Beynin duygulara yön veren bölümü o bölge imiş. Amigdala refleksleri düzenleyen “beyin sapı”na çeşitli kimyasal maddeler (enzimler) yollayarak kalbin atışını hızlandırıp, göz bebeklerini büyütüp, yerinden zıplamamızı sağlayınca vücut ilk tepkilerini veriyormuş.

   Ancak,aynı zamanda “ön beyin”diye başka bir bölge varmış ve bu alnımıza yakınmış. Bu bölgeye amigdaladan bilgiler “beyin sapına” göre daha geç gidiyormuş, ama eninde sonunda gidiyormuş. Geç de olsa ön-beyin olaya! müdahale edip ,aldığı bilgileri bu sefer refleksler yerine “sağduyu” ile değerlendiriyormuş. Bundan sonra da insanoğlu kendisini toparlayıp kendisi için en doğru hareket tarzını seçiyormuş. 

   Korku, sevinç, öfke, mutluluk, haz gibi nice duygular böyle meydana geliyormuş.

   Hepsi beyinde oluşuyor ve “genlerin” tembihi ile “enzimler” bizlerde bu duyguları yaratıyor!  

   Ancak, unutmayın amigdala önce “refleksleri”-içgüdülerin yardımı ile- harekete geçiriyor. Sağduyu sonra şekilleniyor!

 

   Şimdi dönelim makalenin ana konusuna:

  Wilson insanlarda dini inançların da “genlere” dayandığını iddia ediyor!

  

   Dinler de insanlar gibi doğuyorlar, gelişiyorlar, mücadele ediyorlar ve kimi dinler (semavi olmayanlar) ölüyorlar. Dinler insanın ihtiyaçlarını gideriyorlar.

   Wilson diyor  ki, “yaşamı ayakta tutan her şey biyolojiktir” .

   Bu yaklaşıma göre dinler de “biyolojik” bir kökün “kültür” ile dokunmasının sonucu!

   Dinler sadece aklın veya adına manevi dünya dediğimiz bir “inanç” dünyasının sonucu değil, doğrudan “biyolojik bir ihtiyaç”, zira genlerimizde var!

   Nasıl korku, üzüntü gibi duygular adrenalin salgılanması veya ağlama, titreme, kızarma gibi “ölçülebilir” ve belirli enzimlerin ürettikleri salgılamalar olarak “biyolojik” kökenlere de sahipseler, örneğin din de adına “hüşu” dediğimiz vücuttaki kılların diken diken olması, içimize ferahlık basması, haz gibi enzimlerin harekete geçirdiği biyolojik tepkiler yaratıyor. 

   Wilson’a göre “ahlaki duyguların” biyolojik kökenlerine inmemiz şart!

   Bunun için de:

1)Deneysel psikolojiye ve bunun altında yatan endoktrinel ve sinirsel analize dayanan bir “ahlaki duygular” tarifinin;

2)Ahlaki davranışın psikolojik ve fizyolojik kalıtımsallarının ölçümüne dayanan “ahlaki duyguların genlerin”in tespitinin ve;

3)Ahlaki davranışların “genlerin”,  “çevre” ile ortak gelişiminin araştırılmasının tamamlanması gerekiyor.

   Tabii, Wison’a şiddetle karşı çıkanlar da var. Kimileri haddini aştığnı düşünüyor. Ashenfelter adlı bir ekonomist “matematik ve fizik bilimlerinin yardımı ile ekonomik sorunları bir saatte çözeceğini zannedenler de var” ,diyerek Wilson ile açıkça alay ediyor. Ünlü ekonomist Alan Kruger insan ögesine yer veriyor ama pazar koşullarının bireysel davranışlar ile anlaşılacağını kabul etmiyor. Bazıları, “ölümlü olmanın korkusunu insanlar dinleri icad ederek yendi”, diyor. Biyolog Niles Eldredge ise “doğa tarafından  seçilen esnek ve düşünme yeteneğine sahip olandır, genler davranışı belirlemez, ancak insan beynine toplumun neyi ödüllendirdiğini veya cezalandırdığını ve buna uygun hareket etmeyi öğretir”,diyor. Biyolog Steve Jones da kültürün genler tarafından şekillenmesi tezine karşı çıkıyor ve her davranışın “geni” olduğuna göre intihar edenlerde ‘intihar etme geni’, etmeyenlerde ‘intihar etmeme geni’ mi var?”,diye soruyor ve ilave ediyor. “Bir teori, aynı anda, hem iddia ettiği fenomeni, hem de tersini nasıl ispat eder?”   

   Ben Wilson’un iki tespitinden çok etkilendim:Dinsel duygular içinde tezahür eden biyolojik tepkiler ve önemle sosyal bilimlerin diğer bilimlerle iç içe geçen yönleri!

   Gerçekten dini duygular insanda “biyolojik” etkiler yaratıyor. Bir camiye girdiğimiz zaman vücudumuzdaki titreşimlerle hissettiğimiz ve “hüşu”diye adlandırdığımız bir duyguya kapılıyoruz. “Namus” öğretisine aykırı bir hareket yaparken yakalandığımız zaman yüzümüz kızarıyor. “Ahlak” açısından suçlandığımız zaman ellerimiz titriyor. Dua okurken içimize ferah bir şeyler doluyor. Bu olguların hepsinde sanki içimize yerleşmiş “kültürel” öğreti ile “biyoloji” birlikte hareket ediyor.

   Öte yanda,yukarıda işaret ettiğim gibi, son yıllarda muazzam bir ilerleme kayıt eden “genetik bilimi” ve beyin üzerindeki son çalışmalar her türlü duygunun genlerin beyne salgılattığı “enzimler” tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Artık, “kalp” sadece beyne oksijen pompalayan bir kas sistemi olarak görülüyor. Duygular ile düşüncelerin “zuhur” ettiği organ aynı organ! Sosyal Bilimler artık “genleri” dikkate almak zorunda.

   Dilerim Wilson birileri tarafından, mürteci olarak algılanmaz!

   Ne demişler; millet aya,biz yaya!        

   Ancak, ufak bir hatırlatma yapayım:Çok benzer görüşleri büyük müslüman süfilerinden Aziz Nesefi  Buhara’da yazmış olduğu eserde ortaya koyuyor. Eserinin adı “Tasavvufta İnsan Meselesi:İnsanı Kamil” (Dergah Yayınları:Haziran-1990)

   Yazıldığı yüzyıl mı?

   13. yüzyıl!

   

   Şimdi gelelim din sosyolojisine!

   İdeoloji; Marksizm, liberalizm, İslam köktenciliği gibi bizim genelde tanıdığımız siyasal program ve düşünce bütünlüğü olabildiği gibi, içinde yaşadığımız, oksijen gibi soluduğumuz ama doğrudan bilincimizde olmayan inançlar sistemi de olabilir. (Örnek; Kemalizm, laikçilik, cumhuriyetçilik vb.). Bu tanıma göre ideoloji, kitle toplumunun belirmesiyle önem kazanan inançlardır. Kitle inanç ve tutumları da bir arada yaşamanın ayrılmaz bir parçasıdır.

   Bu şekilde ele alındığında ideoloji bir anlam kümesidir ve toplumun stratejik fonksiyonlarına yön veren bir haritadır. Yaşadığımız toplumda inanç ve düşüncelerimiz yönlerini ideolojilerle bulur.

   İdeoloji doğrudan bireylerin kendi kalıplarının da içine girer. Birey hep bu ruhsal denge arayışndadır ve denge üretilen (sonradan kazanılan) bir şahsiyet ile sağlanır.

 

   İdeoloji bireyin şahsiyetini hem ahlak, inanç sistemleri, kişisel idealler ile hem de çevresi ile ilgili sorulara sosyal ve siyasal cevaplar vererek üretir.

  

   Kültür de ideoloji gibi elle tutulamayan, gözle görülemeyen, hatta kavranması ideolojiden de zor bir kavramdır. Zira; sanat, edebiyat, musiki vb. açık kültürel öğeler olmakla beraber, esasında kültür, insan topluluklarının kimlik ve özelliklerini anlatır. Bu anlamda kültür, yemek yapmadan tutun, evlenmeye, harp etmeden tutun giyinmeye kadar çok geniş bir alanın herkes tarafından bilinmesi ve geniş kuşaklara da devredilmesini sağlar. Kültür maddi şeylerle ilişkimizi de sağlar. Usta-çırak ilişkisi çevremizdeki hammaddelere şekil vermemizin ve onlara fonksiyon kazandırmamızın nesillere devrinin en iyi örneğidir. Bu şekilde kazanılan öğretide ne bir kitap vardır, ne de kara tahta!

   Kültür ayrıca semboller vasıtasıyla ortak anlamlar sağlamanın da önemli unsurudur.(örnek; bayrak, hilal, dil).

  

   Sembollerle, örf ve adetlerle, öğretiler ve masallarla, menkıbeler ve tarihi süreklilikle bir toplumdaki bireylere ortak anlam kazandıran, kültürü besleyen en önemli unsurlardan birisi  dindir.  

  

   Diğer önemli unsur da “toplumsal kültür” diye adlandırabileceğimiz milli, etnik; aşirete, kavme ve hatta boya ait sistematiktir. Ancak, siyasi ve iktisadi meşruluk modelleri, eğitim, hukuk sistemleri ve hatta çocuk büyütme usulleri de kültürün alt gruplarıdır. Önemli olan dinden toplumsal kültüre, eğitimden hukuka tüm bu sistemlerin uyumlu bir şekilde bir kültür bütünü meydana getirmeleridir.

   Üçgenimizin son ayağı olan din, yukarıda belirttiğimiz gibi kültürü tarif eden ögelerden en önemlisidir.

   Ancak din aynı zamanda dünyaya anlam kazandıran diğer ideolojiler gibi bir dünyayı anlama ve kendini o dünyada bir yere yerleştirme modeli olarak da fonksiyon görmektedir. Din, insanlarda uzun süreli, geniş kapsamlı, güçlü güdüler yerleştirir. Toplumun tüm varlığı onu düzenleyen dinde ifade edilir. Dinde Yaradan ve yaratılan arasında çift yönlü bir bağımlılık doğar ve onun toplumsal fonksiyonu, beslenen bu dayanışma duygusuyla sürer.

   Bir ideoloji olarak dünyaya anlam ve denge veren din, bir kültür olarak da kimliğin (şahsiyetin) gelişmesinde en güçlü etmenlerden biridir. Öyle ki, Max Weber’e göre Protestanlık kapitalizme maddi unsurlar dışında anlama, denge kurma ve kişilik kazandırma öğelerini katarak kapitalizmin yeşermesine hizmet etmiştir. Kalvinizm, pazar mekanizmasının rasyonellik unsurlarını Allah’ın görüntüsü kabul etmiş, dinin şahsi çıkarların üstüne çıkma emri birikimi körüklemiş, başarı olarak ödüllendirildiğine inanıldığı için çalışkanlık önem kazanmıştır.(Bu görüşlerin daha geniş bir tartışması için:Bkz:Cüneyt Ülsever: “Pratik Teoriyi Daima Aşıyor”. Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları.Ankara.1996)

 

   Din “birey”(şahsiyet) olarak insan kimliğinin de önemli bir parçasıdır. Kişinin yeryüzündeki var oluşuna anlam kazandıran tarihi ve aktüel kaynaklardan en önemlisi dindir. İnsan dini tercihi sayesinde evreni ve dünya ile birlikte bu varlık formları içinde kendi yerini adlandırmakta, temel değer ve ideallerini bu anlam çerçevesinden türetmektedir.

   Din, aynı zamanda sosyolojik bir gerçeklik ve sosyal bir kategori olarak insanın sosyal kimliğinin de belirleyicisidir. Dini kimlik sadece bireysel bir kimlik değil, aynı zamanda sosyal bir kimlik, sosyal bir “aidiyet” biçiminde kendisini gösterir.

   Tüm rasyonalist ve modernist iddiaların aksine, bugün dinler bütün sanayileşmiş Batı toplumlarında varlıklarını korumaktadırlar. Bu tip toplumlarda din “varoluş”un vazgeçilmez bir unsuru olarak himaye edilmesi ve güçlendirilmesi gereken ortak bir değer olarak görülmektedir.

   Modern toplumların büyük çoğunluğunda ahlaki değer ve ilkelerin kaynağı dindir.

  

   Anayasal açıdan ise din ve din eğitimi hem “inanç ve ibadet özgürlüğü”, hem de “eğitim hakkı” açılarından ele alınmalıdır.

   Anayasal düzeyde tartışılması gereken soru, ülkenin “resmi eğitim” sistemi içerisinde dini eğitime yer verilip verilmeyeceği sorusudur. Din eğitimi “özgürlükler” alanı olarak tanınıp cemaatlere ve özel girişimcilere mi bırakılacaktır, yoksa devlet tarafından hizmeti yerine getirilen bir “hak” mı olacaktır.

   Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeyde din eğitimini bir “hak” olarak düzenlemektedir.

 

   Anayasal tercih, din eğitiminin bir özgürlük konusu değil, devlet tarafından yerine getirilmesi gereken bir sosyal hak yönünde düzenlenmesidir.

 

   1982 Anayasası’na göre, Anayasal düzenin bir parçası olarak zikredilen “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”, eğitimin, bu arada din eğitiminin de devlet tekelinde olduğu varsayımına dayanır.

   Halbuki, bir örnek olarak, A..B.D.’de 1791’de Anayasa’ya getirilen Birinci Ek’te ve Anayasa’nın 6. maddesinde devletin bir din tesis edemeyeceği gibi, din devletin yetki alanı dışında tutulmuştur. Dinin gereklerinin serbestçe yerine getirilmesinin devletçe engellenmemesi kuralı da bunu tamamlamaktadır. Buna göre laiklik tanımı şu şekildedir:

 

   Devlet bir yandan dine müdahale etmeyecek, öbür yandan da dini özgürlükler güvence altına alınacaktır.

   Federal Yüksek Mahkeme’ye göre, bu tanımın özü: devletin dini gereklerin yerine getirilmesine ne olumlu, ne de olumsuz anlamda karışmaması, din veya mezhebler, inanma veya inanmama konusunda hiçbir şekilde tarafgırlık yapmaması ve hiçbir dini inanca engel olmamasıdır.

 

  Amerika’da resmi okullarda din eğitimi verilmemektedir. Ancak, kilise çok sayıda okula sahiptir. Dini cemaatler de din okulu açabilmekte ve bazı eyaletlerde kilise okuluna giden çocuklara devlet yardımı yapılmakta ve vergi muafiyeti sağlanmaktadır. New Jersey eyaletinde devlet okullarına giden çocukların otobüs ücretlerinin devletçe karşılanıp, kilise okullarına gidenlerin karşılanmaması üzerine açılan davada Federal Yüksek Mahkeme kilise okullarına giden çocukların da otobüs ücretlerinin devletçe karşılanması yönünde karar vermiştir. Gerekçe “çocukların yararı”dır.

   Yüksek Mahkeme, 1963’de dinin gereklerinin serbestçe yerine getirilmesi hakkı ile ilgili olarak şu kararı vermiştir:

   “Yönetimi elinde bulunduran çoğunluğa belli bir inanç sistemini vatandaşlara dayatma hakkı verilmemiştir”.

   A.B.D.’de devlet, laikliği din ve inançlar karşısında tarafsızlık olarak yorumlamaktadır.(Lemon-Kurtzman kararı)

   Daha bu yaz Başkan Clinton’un imzaladığı bir kararname kamu görevlilerine “dini kıyafetle” işe gelmeyi, iş yerinde ibadet etmeyi, “dayatmama” koşulu ile dini propaganda yapmayı serbest bırakmıştır.

   Ayrıca, Başkanların göreve başlarken İncil üzerine yemin ettikleri, mahkeme yeminlerinin de İncil veya inanılan herhangi bir kitap üzerine yapıldığı, A.B.D. parası doların üzerinde “Allah’a inanıyoruz”, yazdığı herkesin malumudur.

 

   İslam da, Türkiye’de tarihi olarak, insanımıza yön veren en önemli unsurlardan birisi, belki de en önemlisidir. Osmanlı’da İslam, bireye kültürel şekillenme vermekle kalmamış, bir ideolojik sistematik olarak meşrutiyet de kazandırmıştır. Ancak, Osmanlı’nın son döneminde başlayan ama Cumhuriyet’in laiklik anlayışı ile  şekillenen yeni ideoloji, kendine yer açabilmek için dini hem ideolojik, hem de kültürel alandan silmeye çalışmıştır.

   Açıkça kabul etmemiz gerekir ki, Cumhuriyet bugüne kadar İslam’ı modernleşmeye engel görmüştür. Modernliğe (!) giden kendi Batıcı meşruiyetini, Hristiyanlığın kapitalizme nasıl uyum gösterdiğini irdelemeden, adeta İslam’ı diğer dinlerden başka bir şey olarak görerek, dinin kontrolü üzerine kurmuştur.

   Türk laiklik sistemi dini, devletin kontrolüne veren nadir anayasalardan birine sahiptir. Bunun kökünde rasyonalist bir felsefe yatar; aklın herşeyi bulabileceği dünyada, dine yer yoktur.

  Türk laikleri kapitalizmin maddi unsurlarıyla ilgilenmişlerse de manevi unsurlarını anlamaya hiç çaba sarf etmemişlerdir.

   Bunun sonucu olarak Cumhuriyet Türkiye’sinde ideolojik ve kültürel büyük bir boşluk ortaya çıkmış, Türk modernizmi ideolojik ve kültürel köklerinden uzak kalmış, halk kendi dinini yaşarken, modernliği kendi dışında görmeye itilmiştir. Bugün Avrupa kapısını çalan Türkiye maalesef kendi kimliğinden büyük çapta yoksundur ve Cumhuriyet, kimliğini talep eden kitlelere destek olacağı yerde hala direnmektedir.

   Bugün kitlelerin “moderniteye” itirazının merkez noktası bir kelimede özetlenebiliyor: Laiklik!

   Bazıları laikliğe karşı bir tavır sergiliyorlar, bazıları da buna karşılık onları “laiklik düşmanı”, hatta “şeriatçı” olarak görüyorlar.

   Ancak her iki taraf da bir noktayı atlıyor!

   İtırazın anlam kazandığı nokta din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, “laikliğin” bizde kazandığı anlam!

   Yoksa, bazı İslamcıların yaptığı gibi “İslam diğer dinlerden farklıdır, sadece İslam aynı zamanda bir dünyevi düzen emreder” tezi doğru değil.

   Buna göre, “laiklik sadece ruhani dünyayı tarif eden İncil, Tevrat inanırları için geçerlidir” tezi de doğru değil.

   Bu dinler de İslam gibi aynı zamanda dünyevi bir düzen tarif ediyorlar.

   Ama her ülkede “laiklik mücadelesinin” bir tarihi var. Bizde ise tarihi var ama mücadelesi yok.

   Bizde laiklik toplumsal bir mücadelenin sonucu değil.

   Doğrudan tepeden inmiş! 

 

   Türkiye’de din eğitimi de hali ile Türk laiklik anlayışı ile paralel gidiyor.

   1913’de Evkaf Nazırı Şeyhülislam Mustafa Hayri Efendi medreselerin islahı için “İslahı Mederris Nizamnamesi”ni çıkarmış ve İstanbul’daki medreseleri birleştirmişti. İstanbul dışındaki medreseler 1914’de “Taşra Medreseleri” adı altında toparlanmıştı.

   Mart 1924’de “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” çıkınca tüm Medreseler İmam Hatip Mektepleri haline geldi. “Öğretim birliği” amacı ile tüm Şer’iyye ve Evkaf Vekaletine bağlı ve özel vakıflara ait medreseler ve mektepler Maarif Bakanlığı’na bağlandı.

   1924’de 29 İmam Hatip okulu vardı. Bunların sayısı 1925’de 26’ya, 1926’da 20’ye indi.1927’de İstanbul ve Kütahya dışında kalan tüm okullar kapandı.1930’da bunlar da kapatıldı.

   1940’lı yıllar din eğitimi açısından boşa giden yıllar oldu. Bazıları bu yılları daha da ileri giderek “din düşmanlığı” yapılan yıllar olarak görür. 1949’da yükselen Demokrat Parti çizgisine bir taviz olarak CHP 10 vilayette İmam Hatip kursları açtı. Demokrat Parti ise iktidara gelir gelmez,1951’de, 7 ilde 7 yıllık İmam hatip okulları açtı.1958’de bu okulların sayısı 19’a kadar ulaştı.1962’de bu sayı 26’ya yükseldi ve 1964’de Milli Eğitim Bakanlığına bağlı “Din Eğitimi Genel Müdürlüğü” kuruldu. 1969’da İmam Hatip okullarının sayısı 71 oldu. 12 Mart 1971 darbesi bu okulların orta bölümlerini kapattı.1993-1994 öğrenim yılına geldiğimizde ülkemizde toplam 398 adet İmam Hatip Lisesi vardı.

   1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32. maddesinde İmam Hatip okullarının dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanların yetiştirilmesi yanında “yüksek eğitime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumları olduğu” yazar.

   İmam Hatip Orta okullarında okuyan öğrenci sayısının tüm orta okullarda okuyanlara oranı 1994’de sadece %10. Aynı yıl itibari ile İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin tüm meslek liseleri içinde payı ise sadece %20.3.(Yukarıda takdim edilen rakamsal ve tarihsel veriler Prof. Dr.Süleymen Hayri Bolay ve Doç. Dr. Mümtaz’er Türkene: “Din Eğitimi Raporu”.Ankara Merkez İmam-Hatip Liseli Öğrencileri ve Mezunları Derneği-Ankara,1995 adlı çalışmadan alınmıştır.)

 

 

   Bu tarihsel veriler ışığında, bugün hala, göz ardı ettiğimiz bir kitleye dönmek istiyorum, zira “din sosyolojisi” üzerine bir denemenin bu değinmeden tamamlanması düşünülemez.

  Evet, laiklerin, Kemalistlerin, solcuların! ve giderek liberallerin hep beraber göz ardı ettikleri bir kitle var. Hem de  koskocaman bir kitle!

   Onlar laikler (laikperestler) gibi İslamı modernliğe bir engel olarak görmüyorlar; ama İslamcıların zannettiği gibi tüm dünyevi hayatlarını da “İslamla” yönlendirmek istemiyorlar. Liberallerin zannettiği gibi de devletin kendilerine din hizmeti vermesinden fazla gocunmuyorlar. Cuma günleri namazlarını kılıyorlar, cumartesileri eğleniyorlar, pazarları da maçtalar.

   Ancak, maddi dünyanın nimetlerini red etmeden İslam’ı bu dünyada yaşamak istiyorlar.

   Çoğunluktalar, ama örgütsüz oldukları için sessizler!

  

   Bu insanlar büyük oranda her kente her ilçeye yayılmış esnaf ve zanaatkarlar. Aralarında memurlar, işçiler de var ama büyük çoğunlukla bakkallar, manavlar, marangozlar, tesisatçılar, badanacılar, boyacılar, fırıncılar, şoförler vb.

   Kendi el becerileri ve gayretleri ile üretime ve ticarete katıldıkları için her şeyi Allah’tan bekleyen tarım kültürünün ürünü köylülerden farklılar. Ancak, mektepliler (meslek sahipleri) kadar, “Batı medeniyeti” ile haşır neşir olmuş da değiller.

   Bunun içindir ki ne köylüler gibi duraganlar, ne de mektepliler kadar dünyaya açıklar!

   Onlar Batı’dan gelecek her nimete (fiziki, sosyal, siyasal) açıklar ama “yeter ki kendi kültürleri (dinleri) eksilmesin pencerelerinden”!

   Onlar İslam’ın sadece öbür dünyaya yönelik bir işlevi olduğunu da düşünmüyorlar. Bu dünyayı algılamayı ve yaşamalarını sağlayan bir sürü örf ve adetleri İslam’la bezenmiş.

   Amel-ibadet-iman ilişkisinde sadece imanla yetinmiyorlar; Namaz kılıyorlar, zekat veriyor, mevlut okuyorlar, hacca gidiyorlar. Başta ahlak anlayışları olmak üzere, aile, komşuluk, cemaat ilişkilerinde İslam’a bağlılar. Kur’an-ı Kerim’le çelişen hiç bir şeyi de, eğer pratik hayatta mümkün ise, yapmıyorlar!

   Kimliklerini (şahsiyetlerinin gelişimini) İslam’dan alıyorlar.

  Onlar sessiz çoğunluklar !

   ( Bu konuda bakınız “Sessiz Çoğunluk”. Ss:175-77. Cüneyt Ülsever: Pratik Teoriyi Daima Aşıyor.  Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları. Ankara. 1996.)

   Belki de Edward O. Wilson’un yanılmaıdığını düşünüyorlar!

   Onlar için “din” doğal hayatın bir parçası!

   Ama kendilerini İslami hukuka da tamamen uymak zorunda hissetmiyorlar. Ne evlenmede-boşanmada dört hanıma kadar izin veren kuralları izliyorlar, ne de karılarını “boş ol!” diyerek boşuyorlar, ne hülle, ne kısas yapıyorlar, ne de şahitliklerinde bir erkek yoksa iki kadından şehadet bekliyorlar. Zina yapanlara yüz değnek vurulmasından yana da değiller. Hele hele zina yapan kadınların Kur’an’da yer almayan, “recm” ile taşlanarak öldürülmesini tasvip etmeleri mümkün değil.

   Onlar İslam’ın tüm meseleleri düzenlediği ve her şeyi kurallaştırdığı kanaatinde de değiller. Uzmanların Kur’an’da (51) defa geçtiğini belirttikleri “akıl kullanmayı” onlar biliyorlar ve amaç hükümleri (evrensel hükümler) ile araç hükümlerini (örf ve adetler) birbirinden ayırıyorlar

  

   Bu “sessiz ama çoğunluk” olan kitleyi yok sayarak veya elinden “kültürel kimliğini” alarak Türkiye için modernite aramak ya beyhude bir çaba, ya da içinde “onlar” olmadan kurulacak bir dünya arayışı olmaya mahkumdur.

   Her iki halin de “milli birlik ve beraberlik” sağlayamayacağı ise artık herkese malum olmak durumundadır.

 

...::: www.islamustundur.com :::...
Hosted by www.Geocities.ws

1