|
ÜSTAD CÜNEYT ÜLSEVER
e-posta
Statükonun
çıkmaz sokağı
ÜZÜLEREK
görüyorum ki, bir dönenim ilerici güçleri artık bu ülkenin en
gerici unsurları haline geldiler.
Bir dönem ülkeyi ileri
taşımak için mücadele veren güçler artık statükonun emrinde; ya
yeni faşizan güçleri oluşturuyorlar, ya molla kafasını
bilime monte ediyorlar, ya kaptıkları gazete köşelerinde tetikçilik
yapıyorlar, ya da millet onları kökten istemediği halde, hálá milleti
temsil ettiklerine inanıyorlar.
* * *
Bunların
bilim adamı olduğunu iddia edenlerin bilim dünyasında herhangi bir
kıymet-i harbiyesi yok. YÖK'zade olanlar zaten emir kulu memurlar, tetikçi
yazarlar hepten fikir fukarası cahiller, siyasete bulaşanlar da ya seçime
katılamayacak kadar zavallı, ya da % 1 oy alamayacak kadar
sefiller.
Son çare olarak statükoya sığındılar.
* *
*
Türk statükosunun kökeni nerededir?
Ülkemizde statüko,
ülkeyi seçilme zahmetine girmeden yönetme inadı gösteren, meşrebi münasip
ve büyüklerinden cevaz alan bazı askeri ve sivil bürokrasi
ile onların emrine giren bazı işadamları, gazeteciler ve
apoletli akademisyenlerden oluşur.
Haşa bu meslek
gruplarının tüm temsilcileri statükocu değildir, nice ilericiler bu meslek
gruplarından çıkar.
* * *
Cumhuriyet, bir elit
hareketidir.
Cumhuriyet'i, başını rahmetli Atatürk'ün
çektiği bir avuç asker-sivil Osmanlı eliti
kurmuştur.
Cumhuriyet'in kurulduğu dönem itibarıyla aksi
düşünülemezdi ve Allah bu bir avuç elitten bin kere razı
olsun.
Ancak, maalesef Cumhuriyet bir türlü cumhura
indirilememiştir. Bu istenmemiştir.
Neden? Cumhuriyet'i kuran
elitin devamı olma iddiasındaki çapsız ve ceberrut elit
ancak ve ancak projelerini milletten uzak tutarak
meşruiyetlerini pekiştirimiştir de ondan.
Bugün, ama
Atatürkçü ama Kemalist kisvesi altında ahkám kesenler,
rahmetli Mustafa Kemal Atatürk'ün adını kendi çıkarları için
kullanarak ona en büyük ihaneti gerçekleştirmekte, esasında onlar
rahmetlinin kemiklerini sızlatmaktadırlar.
* * *
Bu
zevat günlerce hazırlandı, sözüm ona 800 sivil kuruluş bir araya geldi,
‘‘Denktaş'a Destek Mitingi’’ tertip edildi. Köşeli yazarlar mitinge
katılım çağrısı yaptılar.
Amaçları, elbirliğiyle Türkiye'nin
kötü fotokopisini çıkardıkları Kıbrıs'ta statükonun devamı
için ağırlık koymaktı.
İlginçtir, aynı mitingde zamanında
Apo'nun karşında hazır ola(!) geçip emir alanlar ile şehit
analarına sahip çıkanlar işbirliği yapıyorlardı.
Milletten ne
kadar seçim tokadı yemiş siyasetçi, ne kadar apoletli
akademisyen var ise hepsi hafta sonu mitingdeydi.
Mitingde
sadece bir unsur yoktu; millet!
* * *
Kimilerine göre
1000, kimilerine göre 2000 kişinin katıldığı meydanda, mitinge destek
veren 800 sivil kuruluş başına, acılı Adana kebap misali 1.5 kişi
düşüyordu.
Neden millet mitinge rağbet etmemişti?
Hava soğuk
ve yağmurlu imiş de ondan!
Aynı gün, üstelik akşam, sağanak yağmur
altında oynanan maçta ise sahada 50 bin kişi vardı. Galip takımın binlerce
taraftarı bütün gece ayazda ve kar altında kutlama
yaptılar.
‘‘Milli dava’’ peşinde olanlar ise üşümüşler,
mitinge gelememişler!
Hayır efendim! Hayır! Millete hakaret
ediyorlar.
Bu ceberrut faşizan elit, milletten o kadar koptu, o
kadar statükoya teslim oldu ki, millet onların yanında yer almak
istemedi.
Onlar milletsiz projelerin peşinde
koşuyorlar!
TÜRKİYE'nin
temel meselesi; milletin seçtiği insanlar ile öldüm Allah seçimle işbaşına
gelemeyeceğini bilen ceberut elitin iktidar savaşıdır.
Türkiye;
meşruiyeti kendinden menkul atanmış bir kısım asker-sivil bürokrasi
ve bunların kuyruğuna takılmış bazı işadamları, köşeli yazarlar,
apoletli akademisyenler, seçilmemiş siyasilerden oluşan bir
oligarşi tarafından yönetilmektedir.
Bu meslekler içinde
nice ilerici mensuplar vardır; ama eskiden bilmem ne olsalar dahi,
artık gerici konuma düşmüş neo-faşistler, maalesef şimdilik daha
etkinler.
* * *
Bunlar son seçimde % 1 oy dahi
alamamış veya seçimlere katılacak yürekleri olmasa, bilim dünyasında
herhangi bir saygınlığı bulunmasa, herhangi bir fikir birikiminden yoksun
olsalar, Kıbrıs'ta yuhalansalar, zamana ve mekána göre Apo ile
milliyetçilik arasında gezinen profesyonel taşeron olsalar dahi,
asker-sivil bürokrasinin eteği altına sığınırlar ve üzerlerine düşen
gölgeyi kendi gölgeleri zannederler.
Komiktir; bunları yöneten
asker ve sivil bürokratlar da apoletlerinden veya makamlarından
sıyrıldıktan sonra hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan ‘‘normal
yurdum insanı’’ haline gelirler.
Bakın, Çevik Bir'e, Yekta
Güngör Özden'e, Vural Savaş'a, Mümtaz Soysal'a, Şükrü Sina Gürel'e ve
diğerlerine; zamanında bunlar bizi korkutan, yöneten, adalet dağıtan
kişilerdi, şimdi yolda görenler dahi kendilerini tanımıyor.
* *
*
Bunlardan bir kısmının yön verdiği sözüm ona 800 sivil
kuruluş bir araya geliyor, adam başına 1.5 acılı Adana kebap hesabı, adına
milli dava dedikleri ‘‘Denktaş'a Destek Mitingi’’nde, 12
milyonluk koskoca İstanbul'da ancak 1500 kişi
topluyorlar.
Kıbrıs'ta 150 bin kişiden 30-40 bini Denktaş'ın
aleyhine yapılan bir mitingde bir araya geliyor, 12 milyonluk
İstanbul'da ise ancak 1500 kişi Denktaş'ın lehine bir mitingde bir
araya geliyor!
Soruyorum Rauf Denktaş'a: Sizin elinizi,
Kıbrıs'ta mitinge gidenler mi, yoksa İstanbul'da mitinge
gitmeyenler mi tıkıyor?
Gerek anavatanda, gerek yavruvatanda
millet yanınızda değil!
Ne olur, bakın Bülent
Ecevit'in hazin vedasına ve son adımlarınızı ona göre
atın.
Milletsiz siyasetçi olmaz.
* *
*
Türkiye'nin önündeki en doğru hedef; bize Mustafa Kemal
Atatürk'ten miras kalan ‘‘muasır medeniyetler seviyesine
ulaşma’’ projesidir. Ancak bu projenin önündeki en önemli engel,
utanmadan ve sıkılmadan onun adını iğfal eden ve atanmış-atanmamış,
ama illa ki seçilmemiş oligarşik eliti oluşturan
Atatürkçüler ve Kemalistlerdir!
Oligarşik
elit, gasp ettiği ceberut yönetim ve onun sayesinde cukkaladığı
maddi-manevi avantasının en büyük düşmanının ‘‘muasır medeniyetler
seviyesi’’ olduğunu pekálá bilmektedir.
Bunun için ağızları, yarım
yamalak ne derse desin; onlar AB düşmanıdırlar ve muasır
medeniyete ulaşmaya engel olmak için en büyük kozları olarak Kıbrıs
meselesini görmektedirler.
Bunlar Kıbrıs'ta açık ve seçik
çözümsüzlüğü/statükoyu savunacaklardır ki AB serüveninin önü
tıkansın, seçilmiş AKP ağır darbe yesin.
* *
*
AKP'nin iktidar mücadelesinin önündeki en büyük sınav
Kıbrıs meselesidir!
STATÜKONUN
tek onayladığı değişim, önceleri kendine itiraz edenleri sonunda
kendisine
benzetmektir.
Statükonun bu alanda
başarısını inkár etmek mümkün değildir. Zaten, statüko en çok kendi gücünü
inkár edenleri ham yapar.
Her ne hikmet ise; statüko en çok eskinin
sıkı devrimcilerini devşirmeyi çok sever. Hani eski tüfek
dediklerimizi!
Bunlar önce statükoya kafa tutarlar, ‘‘tek yol
devrim’’ diye atar tutarlar, sonradan kulu kölesi olacakları devleti önce
yıkmaya çalışırlar. Sonra da statükonun elini öperler.
Bir
devrimcinin statükoya teslim olma süreci şu şekildedir:
Önce
devrimci arkadaşlarını satarlar, muhbirlik yaparlar. Bu gayret statükonun
gözüne girme sürecini teşkil eder. Daha sonra yavaş yavaş
devrimci-Kemalist olurlar ve nihayet bugüne dek kim oldukları bir
türlü anlaşılmamış ulusalcı güçler ile işbirliğine
girerler!
Örneğin, bugünün şahini Şükrü Sina Gürel'in,
zamanında Kıbrıs'ta ‘‘işgalci TSK!’’yı anlattığı seminerleri
hatırlayan bir sürü Kıbrıslı var.
* *
*
Sonradan statükonun sözcülüğüne, köşe yazarlığına veya
taşeronluğuna soyunan eski tüfeklerin ortak özelliği, hayatları boyunca
öldüm Allah milletten yüz bulamamalarıdır.
Bunlar siyaset
yaparlar, ama milletten icazet almayı bir türlü beceremezler. Ya
son anda minderden kaçar, ya da % 0.5 oy almalarına rağmen utanmadan veya
sıkılmadan adına parti dedikleri ucubelerin başında oturmaya devam
ederler.
Eski tüfekler milletten icazet alamazlar, ama
statükonun icazetini alma konusunda hüner
sahibidirler.
İlginçtir, nice babayiğit devrimci, sonradan
postal cilalama konusunda uzman olmuştur.
Statükonun kendine
benzetme konusunda hünerine hayran olduğum örnek Bülent Ecevit'in
yaşadığı değişimdir.
Ben eskiden ‘‘bu statüko herkesi devşirir, ama
öldüm Allah Halkçı Ecevit'i değiştiremez’’ diye
düşünürdüm.
Köylü kasketli, Ecevit mavisi gömlekli Bülent Bey,
benim gençliğimde devrimci rüyalarımızın sembolü, akıl küpü
idi.
Ancak, statüko ne kadar iyi bir stratejist ki, hem Bülent
Ecevit'i, hem onu IMF'ye teslimiyetle suçlayan can düşmanı Mümtaz
Soysal'ı simultane kendisine benzetti.
Hatta bu eski düşman
kardeşler son seçimlerde Ulusalcı Sol(!) şemsiyesi altında diz
dize, göz göze seçime girmeye kalktılar, ama % 1.5 artı % 0.005= % 10
etmedi!
* * *
Son seçim hezimetini bir türlü
üzerinden atamayan Bülent Ecevit'in şu sözlerine kulak
verin:
(Kemal Derviş'i kastederek):
‘‘O benim
günahım. Kendini çirkin şekilde siyasete verdi’’
diyor.
Bu sözleri söyleyen kim?
3 Kasım'a kadar başbakanlık
sandalyesine yapışan, yapıştığı sandalyeyi bir türlü bırakmayan, o
sandalyeden ancak ve ancak milletten ağır darbe yiyerek zor bela koparılan
Bülent Ecevit, Kemal Derviş'i çirkin siyaset yapmakla
suçluyor.
IMF'nin emriyle yurda getirilen, kendi hükümetine monte
edilen, yüzüne gözüne bulaştırdığı ekonomiyi bir nebze olsun düzlüğe
çıkaran insanı anında satıyor.
Derviş'in günahı ise Ecevit
ile beraber intihar etmemesi!
Ben, Halkçı Ecevit halktan
yediği tokat sonunda bir nebze olsun utanır ve parti başkanlığını bırakır
diye ummuştum. Ne gezer!
Meğer Bülent Ecevit mezara kadar değil
pazara (3 Kasım) kadar halkçı imiş!
BEN
kafayı bir kelimeye taktım: Statüko! Zira, dünyanın sanayi devriminden
beri yaşadığı en büyük dönemeç olan küreselleşme sürecinde; ülkenin bu
devasa değişime uyum göstermek için göstereceği her türlü gayretin önünde
en büyük engel olarak statükonun yattığına inanıyorum.
Ancak,
bir kelimeyi çok kullanınca içi boşalıyor ve giderek anlamını yitiriyor.
Statükoyu çok dikkatli tarif etmek ve içini doğru doldurmak
gerek.
Nedir statüko?
Statü tek başına hal/durum demek!
Unvan/mevki kelimelerine karşılık da kullanılıyor.
Statüsko
ise hali hazırda içinde bulunulan hal/durumu izah
ediyor.
Statüskocu da içinde bulunan hal/durumun değişmesine karşı
direnen kişi.
Liberal iktisadın önde gelen isimlerinden Milton
Friedman, demokrasinin cenneti olarak kabul edilen ABD'de bile statükoyu
korumak amacı ile, statükocu zulmün -‘‘the tyranny of statusquo’’- hüküm
sürdüğünü iddia edecek kadar ileri gider.
A. Tacquvielle ise 18.
yüzyılda ABD'de demokrasi ile nasıl tanıştığını hayranlıkla anlatır ama
Amerikan adetlerini korumak için görünmez bir elin statüko adına
bastırdığını söyler.
İnsan doğasında değişime karşı hem bir
merak ve istek, hem de değişimden korku vardır:
- Yeni durumda ben
ne olacağım?
Değişim ile insan arasındaki ilişkiyi herhalde Ahmet
Cevdet Paşa kadar kimse bu kadar özlü anlatamaz:
‘‘Eski köye yeni
adet, her ne kadar hayırlıysa da, bu alemin ondan nefreti eski
adettir.’’
İnsan doğası değişime direnir ama kimileri diğerlerine
göre daha fazla direnir.
Kimdir bunlar?
Halihazırdaki
durumlarının (statüsko) ‘‘yeni adette’’ o kadar iyi olmayacağını (statü)
düşünenler!
Mevki ve kazanç kaybına uğruyacağını
bekleyenler!
Örneğin halihazırda rant ekonomisi ile geçinenler
rasyonel kapitalizme geçilmesini hiç istemezler.
Yahut,
halihazırdaki siyasi güçlerinin azalacağını düşünen bürokratlar
demokrasiyi doğaları gereği sevmezler.
Hele hele ‘‘durumdam vazife
çıkarma’’ hakkına sahip olduklarına kendinden menkul bir şekilde inanan
asker bürokratlar ‘‘yeni adetleri’’ hiç ama hiç istemezler.
Hadi bu
direnişler doğaldır diyelim. Ama, bizim gibi ülkelerde değişim talebinin
başını çekmesi gereken aydınlar (enteller) -gerçeklerinden özür dilerim
ama- azgın statükocular oluyorlar. Bizde enteller: i)basbayağı tembeller,
ii) Marxist olduklarını iddia etseler dahi, çoktan statükocu bürokratların
emrine girmişler ve maddi-manevi oradan besleniyorlar!
- İt kağnı
gölgesinde yürür de kendi gölgesi sanırmış!
Devletten habire
kazık yiyen İslamcı ve solcu entellerin statükoya sahip çıkması tam bir
al-a Turca garabettir.
ÜLKEDEN uzak olduğum kısa dönemde güncelden kopup, aklımca ülke
için temel bulduğum meselelerin üzerine gitmeye çalıştım. Aklımı da son
dönemde ülkeyi dünyadan koparan aciz ve tembel statükoya
taktım.
Bu yazı statüko
merkezli yazdığım şimdilik son yazı!
Dünyada hemen her ülkede
aydınlar statükonun en büyük düşmanıdırlar. Genellikle onlar, devlet
aygıtının korumaya çalıştığı statükonun karşısında sistemin açığını arar,
bulur, teşhir eder ve alternatif sunarlar.
Aydınlar kediler kadar
meraklıdırlar. Hatta kediler gibi meraktan ölenleri bile
vardır.
Ancak, bizde aydın sayısı çok azdır. Aslının olmadığı her
yerde taklidinin öne çıkması kuralı ülkemizde de geçerlidir ve bizde aydın
yerine bol miktarda entel vardır.
İster sağcı ister solcu,
ister Kemalist ister İslamcı, ister Marksist ister millici; bizde
entellerin ortak paydaları var:
Şablonlar!
Ortak şablonlar
da aşağı yukarı şöyle:
1) Küreselleşme siyasi bir süreçtir. Pekálá,
küreselleşmenin teknolojik yönü, ekonomik/politik yönünden koparılabilir.
Yeterli ve bilinçli mücadele verilirse, küreselleşmenin önüne
geçilebilir.
2) Entelin görevi ‘‘talep etmektir’’ (örn: barış),
ancak ‘‘yöntem göstermek’’ bir entele yakışmaz. Entel ‘‘talep merkezli’’
olmalı, ‘‘proje merkezli’’ olmayı düşük akıllı insanlara
bırakmalıdır.
3) Eğer yine de ‘‘ne yapmalı?’’ sorusuna bir
cevap aranacaksa, gelecek için çözüm hazır tabletler olarak
geçmiştedir!
‘‘Sosyalizmin şanlı günleri’’, ‘‘İslam'ın altın
çağı’’, ‘‘Ergenekon’’, ‘‘1930'ların Kemalist devrimi’’ zaten her şeyin
çözümünü içeren ana tabletlerdir.
4) Belki ayrı ama herkesin illa
bir tek doğrusu olmalıdır. Tek doğru değişmez, eskimez, hükmünü yitirmez!
Yeni doğrular aramak günah işlemek, doğru yoldan sapmak, revizyonist
olmak, Rum döllüğü, vatanı satma ile eşittir.
‘‘Eğer benim
söylediklerim ile bilimin söyledikleri arasında bir çelişki olursa,
bilimin söylediğini yapın’’ sözünü Mustafa Kemal Atatürk Kemalist olmadığı
bir gün söylemiştir.
5) ABD ile AB sonsuz bir çelişki içindedir.
Bizim görevimiz de birinden birini seçme mecburiyetidir. Ülkeler ve
insanlar bazı konularda anlaşarak, bazı konularda ise hiç anlaşamadan
dünyayı yönetemezler.
6) Dünyanın merkezi biziz. Dünyada her ülke
devamlı açığımızı arar. Düşenin dostu olmaz, çok boyutlu dış politika ise
hiç olmaz.
7) BM bizi haksız bulduğu zaman (Kıbrıs) yanlış, ABD'yi
haksız bulduğu zaman (Irak) uluslararası meşruiyetin tek
kaynağıdır.
Statükonun can düşmanı olması gereken aydınlar,
dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kolay statükonun emrine
girmemişlerdir.
Türk aydınının
sefaleti!
BU seviyede akıl
yürütme sığlığı ancak Türkiye gibi bir ülkede yerleşebilir.
Genellikle solun hákim olduğu
Türk aydını -enteli- son bir yıldır evrensel tüm sol
kabulleri yıkıyor ve ülke için adına yeni-faşizm diyeceğimiz
bir yapı öneriyor. Daha doğrusu zaten statükonun genlenlerine
gizlenmiş tepeden bakan-buyurgan tavrın daha da
derinleşmesini talep ediyor.
* * *
Sözüm ona
aydınlar; Türkiye AB serüveninde Kopenhag Kriterlerine
yaklaştıkça önce çileden çıktılar, şimdi de zıvanadan
çıkıyorlar.
Meseleler hakkında analiz yapmanın zerre
kadar kenarından köşesinden geçmemiş bu uyduruk aydınlar
bakın hangi konularda fikir birliği ediyorlar:
1) Askeri
vesayet güçsüzleştiriliyormuş!
Dünyada ‘‘askeri
vesayet’’ isteyen tek entel güruhu herhalde
Türkiye'dedir.
Aralarında sosyolog olan bir ağabeyimiz
bir TV programında, canlı yayında askeri darbeleri ikiye
ayırmıştı:
- İyi ve kötü darbeler!
27 Mayıs
iyi, 12 Mart ve 12 Eylül kötü, 28 Şubat şahane!
- İşime
gelen ve gelmeyen darbeler!
Bir diğer Anayasacı
ağabeyimiz -ki kendi de 12 Mart'ta çok çekmişti-, Kıbrıs'ta başımızı
belaya soktuğu yetmemiş gibi, şimdi de darbe çığırtkanlığı
yapıyor.
El insaf!
* * *
2) Asker
güçsüzleşirse, AKP'nin esas yüzü ortaya çıkacakmış.
Asker
giderse şeriat gelirmiş!
Utanmadan ve sıkılmadan düşünce
sistematiğinin en sefili olan totalojiye
sığınıyorlar.
Özgürlüklerin arttığı her ortamda her
türlü ideoloji kendisine çeşitli yeni açılımlar
yaratır.
Özgürlüklerin arttığı ortamlarda komünizm, faşizm,
Kürtçülük vb. tehlikesi de artar.
Bir yerden bir yere en
hızlı ve rahat uçakla gidilir ama uçağa bindiğiniz anda
düşme tehlikesi de artar.
İşte bu aklı evveller düşme
tehlikesine karşı, kaza tehlikesini en aza indiren kağnı
arabası ile seyahat etmeyi öneriyorlar.
Akılları
ötesine yetmiyor.
‘‘Hukuk devleti bizi korumaz
mı?’’ diye soruyorsunuz, bunlar ‘‘illa ki askeri vesayet
istiyoruz’’ diye çırpınıyorlar.
Anladığım kadarıyla; çoğu
askerden zamanında dayak yemiş bu ekipte postal kokusu
alışkanlık yapmış.
* * *
3) Genelkurmay
Başkanı'nı açıkça sevmiyorlar. Başkan'ı ‘‘postal
göstermediği’’ için pasif buluyorlar.
4) Milleti de
sevmiyorlar. Seçim öncesi ‘‘asker arkamızda’’, ‘‘millici güçler
dibimizde’’, ‘‘%10 cebimizde!’’ diye dolaşıyorlar, millet bunlara
%0.05 bile oy vermeyince çekip gitmiyorlar; hiç utanmadan ve
sıkılmadan oturdukları sandalyelere daha beter
yapışıyorlar.
* * *
Türk entelleri; eski
solcu-yeni faşistler milletin tekmesini sevmiyorlar ama postal
tekmesine bayılıyorlar.
ESKİ solcu-yeni faşist Türk aydınının ne istediği çok belirgin: Askeri
vesayete sığınmak!
Halbuki bu kesim ‘‘hukuk
devleti’’, ‘‘ifade özgürlüğü’’, ‘‘insan hakları’’, ‘‘anayasal
güvence’’, ‘‘kişisel haklar’’ vb. gibi liberal-demokrat
kavramları, kendi sol idealleri ile mecz ederek,
Türkiye gündemine ilk kez getiren bir kesimdir. Bu yüzden de
zamanında çok eziyet çektiler.
Ancak, nereden
nereye?
Mahkeme zabıtlarına geçmiş şu ifade kime
ait?
‘‘Ordusu, polisi, hapishaneleri ve
bürokrasisiyle halkımız üzerinde ağır bir yük olan
hákim sınıfların devleti nasıl yıkılacak? ...Bu
devleti devrimle yıkmaktan başka kurtuluş yolu yoktur.
Hákim sınıfların zorbalığı karşısında, halkın gizli
teşkilatlanması kadar meşru bir şey olamaz...’’
(www.aydinlik.com)
İfade şimdilerde ha babam orduya
övgüler düzen, seçimlerde ‘‘asker arkamda’’ diye böbürlenen,
‘‘millici güçler’’in kendisini görevlendirdiğini söyleyen, 2
Kasım'da ‘‘%10'dan fazla oy alacağız!’’ diyen bir kapakla
dergi çıkaran, 3 Kasım'da ancak %0.5 oy alınca da
‘‘seçimlere dün gece ABD müdahale etti’’ diyerek durumu
izah eden, 3 Kasım sonrası benzer mağlubiyetler yaşayan bazı
partilerin liderleri istifa ederken oralı dahi olmayan bir
insana ait!
* * *
Kıbrıs için ürettiği
gürüşlerle Türkiye'yi hem dünyaya rezil eden, hem başını
belaya sokan bir diğer solcu ağabeyimiz şimdilerde Kıbrıs
konusunda ha bire yalpalayan görüşlerin de
ağabeyi!
Çaresiz aklı en son; Kıbrıs meselesinin
bütününden ayırt edilip Maraş'ın Kıbrıs'ta karşılıklı
kullanıma açılmasını teklif etti. Ama bakın daha önce aynı
konuda ne demiş?
‘‘.....Hata Maraş sorununun
‘bağlantılı bütünlük' anlayışı dışında, ayrı bir ‘mini parça'
biçiminde ele alınmasına katlanmakla başlamıştır... Türk
diplomasisinin bu çok basit noktayı anlamamış olması gerçekten
şaşırtıcıdır... Kıbrıs sorununun öbür yönleri de aynı
yolla çözülecekse, Türk tarafının yenilgiyi şimdiden kabul
etmesi gerekir....’’
(Hürriyet- 09.06.1993)
* * *
Bunlar neden böyle yalpalıyorlar, kendi
kendileri ile bu kadar açık çelişip; geliştirdikleri
yeni-faşizan görüşleri ile statükonun emrine
neden giriyorlar?
Statüko bunların psikolojik bir
zaafını çözüyor da ondan!
Bunların hemen hepsi
statüye düşkün insanlar.
Soğan başı dahil
herhangi bir şeyin başı olmak uğruna her şeyi yapmaya
hazır oldukları için statüko bunları en sonunda
maddi-manevi teslim alıyor.
Bunları
millet baş tacı etmeyince, kendileri statükoyu
baş tacı ederek statü kazanıyorlar!
Parti
başkanı, danışman, köşe yazarı, prof. oluyorlar, bazen punduna
getirip bakan bile oluyorlar, dergi çıkarıyorlar, TV
kuruyorlar, kapatılan partilerini anında yeniliyorlar
vb...
İçinde milletin olmadığı her şeyi oluyorlar,
üstelik ‘‘içinde milletin olmadığı o şeyi’’ olurken
maddi sorunları olmuyor.
* * *
Bu
değirmenin suyu nereden
geliyor?
Eski-solcu/yeni-faşistleri anlamak için bu
soruya cevap bulmak
gerekiyor.
|