"Ben manevi miras
olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural
bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır."
Mustafa Kemal Atatürk
"Taassupsuzluk o kimsede vardır ki, vatandaşının veya herhangi
bir insanın vicdani inanışlarına karşı hiçbir kin duymaz,
bilakis hürmet eder."
M. Kemal Atatürk
( Yukardaki anlatımda dini inanışlar yerine
vicdani inanışlar ifadesinin yer almasına dikkat edilmelidir. )
"Bizi yanlış yola sevkeden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine
bürünmüşlerdir."
M. Kemal Atatürk
Atatürk'ün İslam Dini hakkındaki gerçek düşüncelerine geçmeden önce bilmek gerekir ki, bugüne kalmış yüzlerce fotografı vardır ancak içlerinde namaz kılarken çekilmiş tek bir fotograf karesi yoktur ve öldüğünde cenaze namazı kılınmamış, kardeşinin son anda isteği üzerine kısa bir dua okunarak, Dolmabahçe Sarayı bahçesinde bir tören yapılmıştır..Cenazesi herhangi bir camiden kalkmamıştır..
Halk önünde yapılan konuşmalarında, İslam'a karşı bir görüş belirtmediği
gibi, Atatürk, 7 Şubat 1923 tarihinde, Balıkesir'deki Paşa
Camii'nde verdigi hutbede, Peygamberimiz
Efendimiz Hazretleri Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmistir.
şeklinde konuşmuştur.. Burada unutmamalıdır ki, Napolyon gibi bir imparator
dahi, Mısır seferi sırasında, Mısırlılara kendisinin de bir Müslüman olduğunu
söylemiştir.. Atatürk'de aynı şekilde, uygulamak istediği siyaset icabı, halk önünde İslam'a karşı bir konuşma yapmamayı uygun
görmüştür. Ancak,
kendi öz düşüncelerine baktığımızda, İslam hakkındaki görüşlerinin
Müslümanlar tarafından pek kabul edilebilir nitelikte olmadığı açıkça görülür.
Türkiye'nin geleceğine yönelik aldığı bütün kararlarda, dehası tartışılmaz
olan ulu önderin ilkelerini savunan her Türk'ün, O'nun, İslam Dini
hakkındaki gerçek düşüncelerini de çok dikkatli bir şekilde okuyup
anlaması gerekir.
Atatürk diyor ki,
1-) Muhammed’in peygamberlik vazifesinin nasıl başladığını izah etmek en nazik ve en müşkül meseledir. Muhammed’in bir melek ve Allah ile hakikaten konuşmuş olduğu kanaatinde bulunanlar olduğu gibi, Muhammed’in isteyerek böyle söylediğini ileri sürenler de olmuştur. Bu faraziyeleri bir tarafa bırakmak ve meseleyi ilmi ve mantık çerçevesi içinde mutalaa etmek daha doğru olur.
2-) Din birliğinin’de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.
3-) Türk’ler Arap'ların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve nede Mısırlıların vesairenin Türk'lerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu.
4-) Bu pek tabii idi çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arab milliyeti siyasetine muncer oluyordu. Bu Arab fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdurlar. Bununla beraber, Allah’a kendi milli lisanında değil, Allah’ın Arab kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti bir çok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler..
5-) Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık cahil hocalar ağzıyla ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan dini hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa’da Allah kelimesinin ilası parulası altında, ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmet yaptılar, ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır’da belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular.
6- Kah şarka, kah garba veya her tarafa birden saldıra saldıra Türk milletini topraklarını menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaad ve temin eden dini akide ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatina kavuşmak telkin eden din hissi, dünyanın acısı duyulan tokatıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdanı umumisi derhal yüzlerce asırlık kudret ve kusayısiyle büyük heyecanlarla çarpışıyordu.. Ne oldu..? Türk’ün milli hissi artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk cenneti değil, eski hakiki büyük cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra..
Gene Atatürk'le ilgili aşağıdaki kaynaklara baktığımızda, Atatürk'ün gerçekte İslam'ı hiç benimsemeyen yaklaşımlarını görebiliriz.
1- Atatürk'ün emriyle liselerde okutulan
Tarih Kitabı (1931) II. cilt, "Kur'an ve Vahiy": "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba
Kur'an denir..... İslam ananesinde bu ayetlerin Muhammed'e Cebrail adında bir melek
vasıtasıyla Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur.
Tarihi nokta-ı nazardan da mütalaa edildiği zaman görülüyor ki; Muhammed birdenbire
Allah'ın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin
pek fena ve iptidai ve islaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları islah için tenha
yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve
yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur....."
2- Atatürk'ün El Yazmaları ( Medeni Bilgiler Afet İnan):
"Gerçekte dinleri konusunda halkın hiçbir fikri yoktur; din dediği şey,
bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka
birşey değildir.....
Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla,
utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis
olunmuştur.
''Tüm dönemlerde toplumun kutsallaştırdığı boş düşüncelerden tehlikesizce sıyrılmak imkansızdır."
3- Kralların ve Padişahların istibdadına,
dinler mesnet olmuştur.
Medeni Bilgiler Syf. 30
4- Kuvvetinin ve selahiyetinin Allah'tan geldiğini
ve yalnız ona karşı, ahırette, hesap verebileceğini farzeden ve
devleti, memleketi mevrus bir malikane kabul eyliyen bir hükümdar, hertürlü
kayıttan kendini verasete görür.
Medeni Bilgiler Syf. 33
Radikal İslami Düşünce'nin Atatürk Hakkındaki Düşünceleri
Türkiye'de özellikle tartışma konusu olan meselelerden birisi de M.
Kemal'in kimliğidir.
Çeşitli çevreler, bu konuda farklı düşünürler. Rejim de M. Kemal'in söylediği
sözleri bir idare düstûru olarak kullanmaktadır.
M. Kemal ve avanesi, belli zaman Müslüman görünmüşler ve Müslümanları
avutmuşlardırsa da, zaman zaman dinsiz ilkelerini göstermişlerdir. İslam'a karşı
savas açmada gecikmemişlerdir.
Bu hususta Cafer Tayyar Paşa şunları söyler:
"Bu adamlar, iktidarı ellerine geçirmisler ve diledikleri gibi herseyi yapma
sevdasına düşmüşlerdi. Ne yapacaklarını da doğru dürüst bilmiyorlardı. Kimisi
komünist olma, kimisi dindar olma peşinde, kimisi de bilmem ne. Sonunda tabii bu
güçlü grup laiklik namı altında din
düşmanlığına ve diktatörlüğe yürüdü." (1)
Durum böyleydi. Ama asıl amaç dinsizlikti! Çünkü M. Kemal tam anlamıyla dinsiz,
Kur'an'a ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'e Mekke müşriklerinin yaptıkları iftiraları
atmaktan çekinmeyen bir kafirdi. Aşağıda bunların örneklerini göreceksiniz.
1- M. Kemal Allah'a inanmaz:
M.Kemal, dünyayı ve insanları yaratanın Allah değil, tabiat olduğunu iddia eder ve
der ki, Natür ( Tabiat ) insanları türetti, onları kendisine taptırdı da.. (2)
M. Kemal yine bu fikrini pekiştirir ve materyalist batı
felsefecileri gibi, "İnsanlar bu manada hürriyete hiç bir zaman sahip
olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü, malumdur ki, insan tabiatın mahlukudur."
(3)
"Tabiatın ve tarihin mahsulü olan bir milletin fertleri daima bu hakikatle karşı
karşıya bulunur ve ona hürmet eder." (4)
Allah korkusunu hiçe sayar ve bu konuda şöyle der:
"Ibtidaî insan kümelerinde ata korkusu ve nihayet büyük kabile ve kavimlerde ata
korkusu yerine kâim olan Allah korkusu insanların kafalarında ve hareketlerinde
hesapsız memnular yaratmıştır!"
Allah'ı değil de tabiatı büyük görür:
"Tabiatın herşeyden büyük ve herşey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu
olan insan kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı."
(5)
Böylelikle M. Kemal Allah'ın yaratıcılığını inkâr etmekte
ve ateistler gibi düşünmekte. İnsanı tabiatın yarattığını tereddüt etmeden
söylemektedir.
2- Hz. Muhammed (s.a.v.) Hakkındaki Görüşleri:
M. Kemal, Allah'ın yaratıcılığını kabul etmedikten sonra tabii ki, Hz. Peygamber'in
peygamberliğini hiç kabul etmez.
Hatta Mustafa Kemal Hz. Muhammed (s.a.v.)'ı yalancılıkla itham eder:
"Muhammed, Mekke'de müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen,
dinî meseleler ve dinî düşünceler, pek derin bir surette, zihnini işgal ediyordu.
Muhammed, 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını kendinin bulduğu ve doğru
olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammed'in davet ettiği bu dine, o
zamanın Hanif'lerine imtisalen İbrahim Dini, yahud inkiyad manasina ifade eden
"İslam" denilmiştir!"
Mustafa Kemal aynı Mekke müşriklerinin dediğini diyerek Kur'an Muhammed'in sözüdür
demiştir.
Aynı müşrikler gibi Hz. Muhammed (s.a.v.)'ı cinli olarak gösteriyordu:
"Tarihi nokta-ı nazardan da müteala edildiği zaman görülüyor ki, Muhammed,
birden bire Allah'ın Resulü'yüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arap'larin ahlak ve
adetlerinin pek fena ve pek ibtidaî ve islaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların
islahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden
sonra kendisine vahiy ve ilham fikri doğmuştur."
Devamla Hz. Peygamber (s.a.v)'ı cinli olarak görür ve cinlerden ilham aldığını
söyler:
"Vahiy, ilham fikri Muhammed'den evvel de Arap'lar, şairlerin akıl erdiremedikleri
kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Arap'lar için cinlerdi.
Cinlerin güya kahinlere gaibten
haber vermek kudretini ilham etmek kudretini ilham ederlerdi. Bu nev'i itikadlar
Arabistan'da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammed dahil cinlerin
vücuduna samimi olarak
inanmışlardı. O hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham
ettiğine kâni idi. Arap'lar şairleri bir kahin gibi telakki ederlerdi. Muhammed'in
Musa, İsa dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu itikadi kuvvetlendirmiştir. Bu
peygamberlerde melek telakkisi vardı. Dinler nazarında cinler kötü olduğundan
peygamberler onlardan mülhem olamazlardı. Muhammed de diğer peygamberler gibi kendisine
ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp onları hayır ve saadete
irşad eden ilahî bir kuvvet olduğuna samimi olarak inandı."
(6)
M. Kemal, ilk inen ayetler belli olduğu halde bunları inkâr etmektedir:
"Muhammed'in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok rivayetler vardir.
Bunlara pek çok efsaneler karışmıştır. Hakikatte Peygamber'in ilk söylediği Kur'an
ayetlerinin ne olduğu kati surette mâlum değildir.
Muhammed, uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara
göre takrir ediyordu. Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir
mevcudiyet olduğuna samimi surette kani idi. Muhammed'i harekete getiren ilk âmil, bu
samimi heyecanlar olmuştur. Muhammed, bidayete irticalen dini hitabette bulunan bir vaiz
oldu. Vaizlikten Nebi'liğe, Nebi'likten nihayet Allah'in Resulü haline geçti." (7)
Bununla da kalmayıp Kur'an hükümlerinin geçici olduğunu iddia eder. Halbuki Kur'an ve
hükümleri ebediyyen kalıcıdır ve geçerlidir. O bunu inkâr ederek, "Hukukî
hükümler zaman ve
mekân içinde içtimaî heyetlerin uğradıkları değişiklere göre
değişegeldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekânın
ihtiyacına göre lüzumlu ve kafi görülmüş olan esaslar yerine
bugün birçok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür. Bunlar
dahi ebedî olmayıp zamanla değişmeye mahkûmdurlar." (8)
Mustafa Kemal İslam'ın ilme mani ve fene aykırı olduğunu söyler, bu fikri savunurdu:
"Tarihe ait mâlumata gelince: Yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan hakikatler
en yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır." (9)
Hz. Muhammed (s.a.v.)'ı sorumsuz, kendi kafasına göre hareket eden bir
kimse olarak niteleyerek Yüce Peygamber'e iftira atar:
"Muhammed, gerek dinî meselelerde, gerekse içtimaî hususlarda bir islah yapmak
lazım geldiği zaman kendini hiçbirseyle bağlı görmemiştir." (10)
3- Sahabe Hakkındaki Görüşleri:
M. Kemal, Hz. Muhammed
(s.a.v.)'in ashabı hakkında da kötü konuşmaktan bir adım geri durmaz. Peygamber
(s.a.v.), "Ashabım yıldızlar gibidir!" dediği halde M. Kemal onlari
"alık", yani aptal olarak görür:
"Muhammed'in ölümünden Ebu Bekir'in ölümüne kadar geçen kısa bir müddet
zarfında bunlardan hiçbiri mevcudiyetini ihsas edemedi: Bunlar tamamen
alıklaşmışlardı !" (11)
Sahabe-i Kiram'ı menfaatçi ve hırs düşkünü olarak nitelendirir:
"Ne kadar ibrete sayan bir vakiyettir ki, daha Muhammed'in öldüğü anda bütün
eski nifaklar, ihtiraslar, hirîicaklar zincirden boşandılar. O derece ki, hakkında
korku ve hürmet beslenen
Peygamber'in ılık cesedi, son nefesini verdiği basit odada unutulmuş ve ihmal
edilmişti." (12)
Müseyleme'yi, yani peygamberlik iddiasında bulunan kişiyi haklı görür ve
sahabenin onları yok ettiğini söyler:
"Müseyleme, taraftarlarının şarap içmelerine müsaade gösterdi. Müseyleme'ye
imtisal eden başka adaklar olmuştur. Müseyleme, başlangıçta muvaffak olur gibi oldu.
Müseyleme, Muhammed'e gönderdiği mektupta, Arap'lar üzerinde hüküm ve nüfuzun
paylaşılmasını teklif etti. Hakikatte Müseyleme de kıymetsiz sayılmayacak ahlakî
ve dinî mezhep İslamiyyet seviyesinden pek aşağı değildi. Nihayet Müseyleme ve onun
gibiler birer suretle bertaraf edilmişlerdir." (13)
4- Ahireti Kabul Etmez:
M. Kemal, imanın şartlarından birisi olan
ahirete, hesap çekilmeye inanmaz, "Millî duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet
verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca asıl hakiki
saadete öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaad ve temin eden dinî akide ve
dinî his, millet uyandığı zaman onun şu acı gerçeği görmesine mani
olamadı." Devamla: "Artık Türk, cenneti değil, eski hakiki, büyük Türk
cedlerini mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını
düşünüyordu. Türk milleti, millî hissi, dinî hisle değil, fakat insanî hisle yan
yana düşünmekten zevk alır." (14)
5- Hafızlık Hususundaki Görüşü:
Hafızlık için, yani Kur'an'ı ezberleyenleri deli olarak görür, "Kur'an'ı
ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler!" der.
6- Kaza Kader Hakkında:
M. Kemal kaza ve kaderi kabul etmez. Bunları Arabî terimler olarak kabul eder:
"Kaza ve kader, talih ve tesadüf tâbirleri Arapça'dır; Türk'leri âlakadar
etmez." (16)
7- İmam Nikâhını Kabul Etmez:
M. Kemal dinî nikâhı kabul
etmez. Yani İslam'ın emri olan nikâhı kerih görür ve dinî nikâhın kıyılmasını
kabul etmez. Bu sözü M. Kemal'in evleneceği Nazmiye Hanım söylemiştir. M. Kemal,
"Ben prensiplere bağlı bir adamım. Nikâhimızı imam değil de sefir bey
kıyacaktır!" dedi. (17)
8- Duaya İnanmaz:
"Allahü Teala dua ediniz, ben de duanıza katılayım!" buyurduğu halde, M.
Kemal duayı kabul etmez ve inanmaz. Ali Kılıç (bu adam meşhur Ali'lerden birisidir.
İstiklâl Mahkeme'leri savcısıdır. Merhamet nedir bilmez) anlatıyor:
"Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan okudu. Meclis kapısından
içeri girdiğimiz zaman Atatürk'ün önüne sırmalı elbiseler giyinmis bir imam
dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. İmam ellerini kaldırarak, "Dua etmeden
girilmez!" dedi. Atatürk, "Bu yurt Mehmed'ciğin
süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu. Yoksa senin duanla
degil! Çekil oradan!" dedi ve imamı eliyle iterek meclise girdi." (18)
Aynı Atatürk yanına hocaları alıp dualarla meclisi açmıştı. Ama artık emeline
ulaşmıştı. Kendisi tam bir dinsiz, faşist bir diktatördü. Bu durum ilkokul
kitaplarına bile geçmistir. Ufacık yavrulara dinsizlik öğretilmektedir. Devletin
dinsiz olduğu aşılanmaktadır. İlkokul kitaplarında "Atatürk, devletin dini
olamaz ilkesini getirmiştir!" ibaresi yazılıdır. (19)
Bu durum karşısında bu adama nasıl Müslüman denilir ve müslüman milleti kurtardı
diye söylenebilir?!.
9- Kâbe Hakkındaki Görüşleri:
M. Kemal Kâbe'nin ne zaman yapıldığı ve kimin yaptığı hususunda Kur'an'da ayetler
var iken onları kabul etmez ve ne zaman yapıldığı ve kim tarafından yapıldığı
belli değil der. Müşriklerin, batılıların, haçlı ordularının ve dünyada
kimsenin söyliyemediği, yapmadığı veya yapamadığı hakareti yapmıştır. M. Kemal
Kâbe hakında şunları söyler:
"Kâbe, mikab, yani tavla zarı şeklinde demektir. Fil-hakika,
Kâbe zar şeklinde, insan boyunda dört duvardan ibaretti; duvarlar harçsız, adi
taştan yapılmıştı. Binanın çatısı da yoktu; dört
köşesinde dört taş vardı; bunların en meşhuru Hacer-i Esved denilen bir kara taştı. Kâbe çok eskidir. Ne vakit ve kimler tarafından
yapıldığı bilinmiyor. Arab ananesi, Kâbe'nin insanı
İbrahim Peygamber'e atfetmektedir. Bu mukaddes kara taş ananesi, aynen Frik'lerde de
vardı. Frik'ler mukaddes sayarak ihtiram ve ibadet ettikleri kara
taş, bugünkü Afyonkarahisar şimalinde, kadim Pessinüs şehrinde bulunuyordu.
Bunun kudsiyeti ananesi, bu şehrin Romalı'lar tarafından zabtına kadar devam etmişti.
Demek ki, Kâbe'nin bir köşesindeki kara taşın kudsiyet almasından, ziyaret ve tavaf
edilmesinden çok evvel, Frik'ler de kara taşın mâbed ve
ziyaretgâh esası olması adeti teessüs eylemiş bulunuyordu. Kâbe, bidayette mahalli
bir mâbed iken, Mekke ahalisi burasını bir millî mâbed derecesine yükseltmişlerdi.
Mekke'liler, Arap'ları kendi mâbedlerine celp edebilmek için,
Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mâbud tanılan 360 putu Kâbe'de
yerleştirmişlerdi. Kâbe'nin kudsiyetini, Yahudi ananelerine de rabt etmişlerdi. Bu
uydurmalara göre, İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmail'i buraya getirmişti; Zemzem de onlar için fışkırmıştı; İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte
Kâbe'yi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Hacer-i
Esved'i getirmişti; bu taş sonradan günahkârların ellerine sürmelerinden dolayı
kararmıştı. Bunların hepsi bit-tabi sonradan uydurulmuş
masallardır."
Kur'an'da bu konu açıkça bellidir. Ama M. Kemal Kur'an'a inanmaz ki, kabul etsin!..
M. Kemal hacc için de ağza alınmayacak sözleri sarf etmekten çekinmez ve şöyle der:
"(...) Mekke zabt olunduktan ve Kâbe'deki putları
parçalandıktan sonra da yıllık haccın müşrikler tarafından da eski müşriklik
âdetleri dairesinde yapılmasına müsaade olundu. Onun için, müslümanlarla
müşrikler aynı zamanda hacc ve aynı şenliklere iştirak ederlerdi. Bundan anlıyoruz
ki, o zaman hacc, dinî maksatla yapılan ve her yıl kurulan
büyük bir ictimadan ziyade her yıl kurulan büyük bir panayırdı."
Kaynaklar:
(1) Teklif Dergisi, Sayı 6
(2) Atatürk'ten Düşünceler, Derleyen: Prof. Enver Ziya Karal
(3) Prof. Afet Inan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün Elyazıları.
(4) A.g.e.
(5) A.g.e.
(6) Tarih, c. 2, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, Ist., 1931
(7) A.g.e.
(8) A.g.e.
(9) A.g.e.
(10) A.g.e.
(11) A.g.e.
(12) A.g.e.
(13) A.g.e.
(14) Prof. Afet Inan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün Elyazıları.
(15) A.g.e.
(16) Prof. İlhan Arsel, Teokratik Devlet Anlayışından Laik Devlet Anlayışına.
(17) Hürriyet Gazetesi, Atatürk'ün Gönlündeki Kadın, 8 Mayıs 1988
(18) Kemal Arıburnu, Atatürk'ten Anekdotlar-Anılar
(19) İlkokul 5. sınıf, Din Kültürü ve Ahlak Dersi, sf. 85
(20) Tarih, c. 2, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İst. 1931