YÜREK DEVLETİ

 

MEKAN

Kalb/Müthiş Îmkan

"Vücutta bir et parçası vardır. O bozulursa bütün vücut bozulur. O, kalbdir."

Buhari'nm naklettiği bu haberden de anlaşılacağı gibi yaratılış bakımından paktır kalb. Ancak vücut ülkesinin başkenti olduğundan dolayı iman, ruh gibi dostlar da, şeytan, nefis gibi düşmanlar da orada örgütlenmeye çalışır.

Devrimler, ihtilaller orada olur. Bu uçsuz bucaksız ülkenin en çarpıcı özelliği adında gizlidir:

 

Kalb; yani değişken olan; halden hale giren; özetle, "dönek"... Bir kararda durmaması, gördüğüne akma-sı, bir su gibi içine girdiği şeyin şeklini, bukalemun gibi içine girdiği ortamın rengini yansıtması ona bu ismin verilmesine neden olmuştur. Devrim, eskimez tanımıyla 'inkılab' da kalble aynı kökten gelmiyor mu zaten?

Yeri neresi mi? Ne önemi var bunun? îçimizde-ki sonsuzluğu katletmişsek yerini bilip bilmemek neyi değiştirir? Yok eğer yaşıyorsa, o sizi kendisin-den haberdar edecektir.

 

Yürek Devleti

Bu dünyanın en büyük devletine sahip olabilmek için, önce böylesine müthiş bir imkanın farkın-da olmak gerek; içimizdeki sınırsız ve sınıfsız coğrafyanın varlığından haberdar olmak gerek. Kur'an'ın iniş biçimi ve yeri konusundaki tartışmalarda kimi alimler "arş"ı kalb olarak kabul ederler. Bu görüşü kalb konusundaki kimi ayetler de desteklemiyor değil. 'Mekansız'a mekan olabîlen kalb, insana şahdamarından daha yakın olan Allah'ı konuk edecek kapasitede yaratılmıştır. "Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız." (50/16) "Biliniz ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O'na götürülüp toplanacaksınız."(8/24) Evet, bu müthiş mekan Allah'a tahsis edilip beytullah ve arşullah kılınmamışsa imkan zayi edilmiş demektir. Seyrani şöyle der:

 

"Yere çakan iki çatal kazığı

İkiden birine eyler yazığı"

 

Allah bir göğüste iki kalb yaratmadığına (Ahzab, 4) göre bir kalb ya Allah'a tahsis edilmiştir ya da gayrıya. Eğer Allah'tan gayrıya tahsis edilmişse bu durumda beytullah değil beytülmakam, beytülmal, beytüşşehvet, beytünnefs ve hatta beytüşşeytan olur.

 

İnsanların önce yüreklerinden vurulduğu öylesi-ne bir toplumda, îslami hareket, yürek devletini kurabilmiş kaç er çıkartabilecektir?

 

"Değil, başkası değil, onların işlediği günahlar karartmıştır kalblerini." (83/14)

 

Bu karayı, bu pası temizlemek elbet kolay olmayacaktır. Nasıl temizlensin ki? En çok kullandığımız organlar el, kafa ve kalb. Bunlar içerisinde de en çok kullanılan, kalbdir. Elimizi bir kaç ay yıkamadığımızı düşünelim. Tiksindiniz değil mi? Ya ondan çok daha fazla kullandığımız kalb? Onun kirliliğini varın siz hesab edin. Bu kirlilik, kalbi sonunda öyle bir noktaya getiriyor ki, kalb taşlaşıyor, katılaşıyor, duyarsızlaşıyor. îşte bunun Kur'ani ifadesi:

 

"Sonra kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlar-dan ırmaklar fışkırır; öyleleri vardır ki yarılır, ortasından sular çağlar; öyleleri de vardır ki Allah korku-suyla yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir." (2/74)

 

Bu gerçek, şairin dilinde ifadesini şöyle buluyordu:

 

"Taş taş değil bağrındır taş senin

Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

 

Bir katılıktır dinamit söker mi yürekleri

Başın bir kez bu kalbe değmesin ey ta§ senin

 

Kazmayı kayalara değil kalblere vur ey

Ferhat niçindir kırdığın bunca taş senin?"

 

Hani, bir başka şair Asaf Halet de içimizdeki putları, Azer'i biz olan putları hatırlatıyordu: Gönül ehli bir Çelebi'nin dilinden gönlün bir başka yüzü:

 

"İbrahim

İçimdeki putları devir

Elindeki baltayla

Kınlan putların yerine

Yenilerini koyan kim

Güneş buzdan evimi yıktı

Koca buzlar düştü

Putların boyunları kırıldı

İbrahim

Güneşi evime sokan kim

Asma bahçesinde dolaşan güzelleri

Buhtunnasır put yaptı

Ben ki zamansız bahçeleri kucakladım

Güzeller bende kaldı

İbrahim

Gönlümü put sanıp da kıran kim"

Kalp katılığı rahmet kıtlığıyla doğrudan ilgili bir olay olmasaydı üzerinde bu kadar durmazdık: "Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalblerini kaskatı yaptık." (5/13) Kalb katılığının illeti olarak lanetlenmenin gösterilmesi oldukça ürpertici.

Kalbler aynı zamanda sınanıyor. Küçük kainat olan insanın bu müthiş dünyası her an sınanmakta ve fitnelerle karşı karşıya kalmakta. Kur'an, "Allah'ın takva için kalblerini sınadığı kimseler"den söz etmekte. Hele gündüzü olmayan bir geceyi yüreğe zimmetlemek demeye gelen "kasvet", sonunda hidayetin, kalbin yakıtı olan hidayetin, tümden kesilmesine neden oluyor:

 

"Hatemallahu ala qulübihim [Allah kalblerini mühürledi]." (2/7; 6/46)

 

Artık dosya kapanmış, mühürlenmiş ve imzalanmıştır. Vurandan başkası çözemeyecektir o mührü. Katılık kalbin felaketi, mühürlenmekse kıyametidir. Kalb gibi mükemmel bir coğrafyayı elden kaçıran devlet kuşunu elden uçurmuş demektir. Bu duruma düşmemenin en garantili yolu "iç savaş"tır.

 

İç Savaş

İnsan hayatında her savaş fanî, iç savaş bakîdir. Çünkü her düşmanın bir gün dost olma ihtimali var-dır da şeytanın insana dost olmasının imkan ve ihtimali yoktur.

Şeytan, savaşı önce yüreğinde kaybetti, ardın-dan cennetini kaybetti. Cenneti kaybetmenin faturasını kendisine değil Allah'a ve insana çıkarttı:

"Madem öyle, senin beni azdırdığım gibi ben de onları (azdırmak) için senin dosdoğru yoluna otura-cağım." (7/16)

 

Şeytan ayette de belirtildiği gibi sırat-ı müstakîm üzere. Ne ki doğru yola eğri oturmuştur. însanın da doğru yolda olması yetmemektedir. Doğru yolda doğru yürümesi gerekmektedir; Evet, şimdi de şeytan insana açtığı cepheleri sayıyor:

"Sonra da muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (7/17)

 

Savaşın boyutlan düşmanın kini ve gücü oranında büyüyecektir. Şeytanınki bir kuyruk acısıdır. Bu acı yeniden diriliş gününe kadar (7/14) dinecek değildir. Bu azılı düşman (aduvvun mubîn), insana öylesine çok cepheden saldırıya geçmiştir ki, insanın bu hiç uyumayan ve tatil yapmayan düşmana karşı çok uyanık olması ve ömürlük bir iç savaş başlatma-sı gerekmekte.

Önlerden gelmesi insana dengeyi dünya aleyhi-ne bozdurmak için, insanı kendisine verilmiş emanet olan dünyadan soyutlamak için. Klasik yorumlar da bunu güçlendiriyor. Arkalardan gelmesi, kalleşçe gelmesi; insanın dengesini ahiret aleyhine ve dünya lehine bozmak için; malı, kadını, evladı, makamı ve diğer dünyalıkları süsleyip püsleyerek sevimli göstermek için. Sollardan gelmesi; soldan değil, sollar-dan; yasaklara, haramlara meylettirmesi; ezeli ve ebedi düşmanı olan insana Allah'ın koyduğu sınırla-n çiğnetmesi, bunu yaparken de çok cici bahaneler bulup insandan yanaymış gibi görünmesi:

 

"Rabbinizin size bu iki ağacı yasaklaması, yalnızca sizin iki melek olmamanız ya da (cennette) ebedî yaşayanlardan olmamanız içindir. Ve "gerçek-ten ben size öğüt verenlerdenim" diye de yemin et-ti." (7/20-21)

 

Sağlardan gelmesi... En tehlikelisi de bu galiba. însanın güzel eylemlerini, hasenatını "salih amele dönüştürmemek için kibir, gurur, riya gibi virüslerle bozması. Çalışıp çabaladığı halde insanın eline bir şey geçmemesi, yani tam anlamıyla "iflas"a sürüklenmesi. En yararlı eylemlerin içine attığı mikroplar-la onları sahibi için en zararlı bir hale getirmesi. Bütün bunları yaparken "sürekli kötülüğü emreden" (12/53) nefsi yardımcı olarak kullanması, kötü işlerine, pis işlerine onu koşturması... Dahası, yeryüzün-deki dostlarını (evliyau'ş-Şeytan), evliyasını (7/27), "Allah'ı bırakıp şeytanları velî edinenler"i (7/30) kendi aralarında örgütleyerek bir şeytan partisi (Hizbu'ş-Şeytan) kurması ve o parti aracılığıyla müminler üzerinde.şeytanî bir siyaset yürütmesi, onları gütmesi, onları sürüleştirmesi...

Evet, içten ve dıştan- böylesine örgütlü, böylesi-ne çok yönlü bir düşmanın ilk ve son hedefi kişinin imanıdır; dolayısıyla imanın merkezi olan kalbidir. Bu düşmanlar kalbi imanın başına yıkmaya, orayı insanın ebedi mutluluğuna yardımcı olamayan mal, makam gibi şeylerle doldurmaya çalışırlar.

Şu durumda vakit geçirmeden bir iç savaş başlatmalı. Bu savaşın ömrü bir kaç ay, ya da bir kaç yıl değil, bir ömür olmalı. Sürekli saldın altında ezilen imanı ve onun mekanını bu saldırılardan kurtarmalı ve korumalı, orayı kurtarılmış bölge haline getirme-li ve imanın hakimiyetini ilan etmeli o bölgede.

 

Salih amelden muhafızlar, nöbetçiler dikmeli;içimizin ahalisini ayaklandırmalı ve önce içimizin dünyasında fitne kalmayıncaya, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar sürmeli bu savaş. Ondan sonra da orada kurulan "yürek devleti"m bileklere, topraklara, coğrafyalara taşımalı.

 

Esaret içimizde... Bizi önce yüreklerimizde tut-sak ettiler. îşgal altındaki bir yürekle, işgal altındaki bir kafayla, hangi toprak parçasını kurtarmaya gideceksiniz? îmanları yüreklere mahkum etmişler. Yer-yüzünün müstekbirleri bizi önce yüreklerimizden vurmuşlar. Öyle olunca elimiz imanın iktidarından çıkmış; gözümüz, kulağımız, zihnimiz, şuurumuz imanın iktidarından çıkmış. Bu organlarımız imanın egemenliği altındaki hürriyetlerini kaybetmişler. İmanımızın iktidarını elinden almışlar, hadımlaştırmışlar onu. îmana site olma istidadında yaratılan kalbimiz imana mahbes, imana makber olmuş. "Din bir vicdan işidir." sloganıyla yola çıkan iman düşmanları, kültürleriyle, eğitimleriyle, medyalarıyla, şeytanca oyunlarıyla koca bir devi Alaaddin'in lam-basına geri sokmayı başarabilmişler.

 

Onlar bilmekteler imanın gücünü. Bilirler; o zorla tıkıldığı yerden çıktı mı bir, kimse zaptedemez onu. Bu nedenle, onu mahkum etmek için ne lazımsa onu yaparlar, hiç bir şeytanî fedakarlıktan kaçınmazlar. îmana sıradan zincirler vurmazlar. O, zincirler altındandır, gösterişlidir, sanat eseridir, hatta bazen teknolojinin en son harikasıdır; şeffaftır.

 

Onu fark edecek kadar basiretiniz varsa bu kez de onun tutsaklık zinciri değil yüce efendilerin hediye ettiği bir kolye olduğuna inandırmaya çalışırlar sizi. Kendilerine heva ve heves adına hizmet etmeyeni "dava" adına, "hizmet" aşkına ve hatta "din" adına hizmet ettirirler. Sağmayı, binmeyi ve yük vur-mayı iyi bilirler onlar.

 

Eğer görünen, ve görünmeyeniyle, "değerli" ve değersiziyle imanımıza vurulan tüm zincirleri kıra-biliyorsak; o zaman iman gözümüze fer, gönlümüze nur, dizimize derman, dilimize ferman olacaktır. Yani, özetle iman, "iman" olacaktır.

 

Kirlilik içimizde. Önce içimizi, sonra havayı kirlettiler. İçimizin çevrecileri de yok. Havayı ve çevreyi temizlemeyi başarsalar da içimizi temizlemek için harekete geçmeyecek onlar, aksine daha da kirletecekler; sistemleriyle, eğitimleriyle, iletişim araçlarıyla, kültürleriyle, ikonlarıyla, sanemleriyle, vesenleriyle kirletecekler. Eğer biz kendi düzenimizi kuramazsak, onlar kendi düzensiz düzenlerini yüreğimize kadar sokacaklar. Asıl felaket o zaman başlayacak.

 

Zorla kurdukları; ezerek, yakıp-yıkarak, asıp keserek kurdukları düzenlerden korkmayınız. Kork-mayınız, çünkü "Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir." (26/227) Asıl korkulacak şey, bu düzenlerini kalbimize kadar sokmalarıdır, vücudun başkentini işgal edip ele, ayağa, göze, kulağa, başa, bileğe hükmetmeleri, bütün bunları kendilerine hizmet ettirmeleridir. Örneğin kapitalizm adı verilen zulmün ekonomiyi yönlendirmesinden korkmuyorum, asıl korkum bu mikrobun yüreklerimize kadar yayılıp ahlakımıza, düşüncemize, eylemlerimize, tavırlarımıza yansıması.

 

Olmadı mı, olmuyor mu? Yok mu dini islam olup da ahlakı kapitalist olan? Yok mu islam akidesini benimsediği halde kapitalizm ahlakıyla mütehallık olan? Kim bilir, tavır ve davranışlarımız iyi tahlil edildiğinde belki bizlerin çoğu da bu sınıfa gireriz. Mesela birbirimizi harcama, hem de bozuk para gibi harcama alışkanlığı, sevgiyi, ilgiyi, taraftarlığı, bilgiyi, samimiyeti hülasa dinî ve ahlakî bir çok şeyi tüketime elverişli hale getirme becerikliliği. îslam'ın, ulvî amaçların gerçekleşmesi için koyduğu kimi kuralları karlı bir yatırıma dönüştürme arzuları. însanı, insanımızı ve hatta kendimizi bir anamal gibi kullanma talihsizliği. Bir hayat kitabı olan Kur'an'ı, bir hayat düstüru olan îslam'ı ve bir hayat olan Peygamber'i sermaye edip bir işportacı gibi tezgahlama uyanıklığı...

 

İşte asıl korkulması gereken budur, bunlardır. Onlar düzenlerini ta yüreğimize kadar sokmak için her yolu deniyorlar. Fakat böylesi bir işgale biz Müslümanlar asla razı olmamalıyız. Yürek işgaliyesi olarak ödemeyi vadettikleri dünyalıkları yerinde ve sırasında yüzlerine çalmayı bilmeliyiz. îmanımızın pislik içerisinde kıvranmasına, esaret altında inlemesine, iktidarının elinden alınmasına sessiz kalmamalıyız. Reddetmeliyiz şirkin her türünü. Şirkin içerisindeki hak bizi aldatmamalı. Bilmeliyiz ki şirk, kavram olarak, içinde hak bulunan batıl anlamına gelir; içinden 'hakk'ı alınmış batıla şirk değil ilhad derler. Ve reddetmeliyiz tüm sahte ilahları. Rabbimiz yetmeli bize. Kur'an da öyle sormuyor mu: «Allah kuluna yetmez mi?" (39/36) Yeter, yeter elbet. Eğer böyle yaparsak imanımız hürleşecek, hürleştikçe gürleşecek.

 

Bunu, yüreğimizi ırmak gibi çağlattığımız göz-yaşlarıyla yıkayarak yapacağız. Fikirle, zikirle, §ü-kürle, irfanla, ihsanla, takvayla yapacağız, duayla yapacağız.

Evet duayla, o ki varlık sebebimiz: "De ki onlara: Duanız olmadıktan sonra Rabbim sizi ne yapsın?" (25/77)

 

Dua bir davettir, bir çağrıdır. Usulüne uygun yapılırsa o çağrıya icabet edilir. Birçoğumuz bırakınız duayı, bilmeden kendisine beddua ediyor. Nasıl mı? Şeytanı işlerine karıştırarak, yürek sinyallerini vesvese adlı parazitle bozarak, daha doğrusu şeytanın böyle yapmasına izin vererek. Evet, yukarıda sayılan erdemlere ulaştığımız vakit 'devrim' içimizde gerçekleşecek, yürek ülkemize iman hakim olacak; yani daru'l-îslam olacak yüreğimiz. Sınırsız ve sınıfsız yürek devletimizde, bir ferdi dışarıda kalmamacasına konuk edeceğiz îslam ümmetini.

 

Böylece önce içimizde oluşturacağız vahdeti. Vahdet taciri değil gerçek muvahhid olacağız ve Allah'a layık bir hale gelecek yüreğimiz. “Kuluna şah damarından daha yakın olan”ı "buyur!” edeceğiz. "Ey mekandan münezzeh olan! Senin için istiğfarımla temizleyip, gözyaşımla yıkayıp, zikir ve tesbihle süsleyip, ilim,.irfan ve hikmetle döşeyip, takva ve ihsanla aydınlattığım yüreğime buyur." diyeceğiz. O zaman anlayacağız şairin şu dizelerini:

 

“Sür çıkar ağyan dilden ta tecellî ide

Hak Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan" ve;

"Temiz et gönül evini

Yar gelecek kondurmaya"

diyen Yunus'a selam yollayacağız. Elbette Allah o zaman rahmetiyle buyuracak, mağfiretiyle buyuracak, sekînetiyle buyuracak, tecellisiyle doyuracaktır.

 

Asıl o zaman gerçekleşecek selîm kalb; içimizdeki fırtına taşa dönüşmemişse eğer içimiz- dinecek; gönül okyanusu sükünet bulacak; böylece içimizdeki dünyanın keşfi yeniden gerçekleşecektir:

 

"Bunlar iman edenler ve kalbleri Allah'ın zikriyle tatmin olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle tatmin olur." (13/28)

 

İşte bu iç savaşın zaferidir. Artık yürek devleti kurulmuştur. Onu kurmak bir savaşı gerektiriyorsa, korumak ve dışarı taşımak bin savaş ister. Durmak isteseniz de duramazsınız artık. îçinizdeki saadetin öbür adı olan yürek devletini, yaşadığınız dünyaya hakim kılmak için gerekli olan eylemleri yüreğiniz size danışmayacaktır bile. Organlarınız ona muhalefet etse de, aklınız onu onaylamasa da, o kendine özgü yöntemlerle ve imkanlarla gerçekleştirecektir görevini. Biliyorsunuz; gönül ferman dinlemez.

 

Yüreğe özgü imkanların başında, dünyanın en hassas ve gelişmiş radarı diyebileceğiniz, basîret ve feraset gelir. Herkesin bildiği gözler dışında bir göz-den daha söz eden Kitab'ın diline kulak verelim:

 

"Gerçek şu ki gözler kör olmaz; ancak göğüsler-deki kalbler kör olur." (22/46)

 

Bu vericinizle, uzaklığı ne olursa olsun bir dostunuza muhabbet sinyalleri göndereceksiniz. îrtidadın ve nifakın tabiat haline geldiği bir toplumda gerçek mü'mini bu radarlarınızla tanıyacaksınız. Bununla okuyacaksınız Allah'ın evrendeki ayetlerini (51/20), nefislerinizdeki ayetlerini (51/21) ve onların bilgisine sahip olacaksınız. Bu bilgiyi "kitab-ı mestur"un ayetleriyle çakıştırarak "hikmet"i bulacaksınız. Bileceksiniz ki; "Kime hikmetten bir pay verilmişse ona çok hayır verilmiştir." (2/229)

 

İşte o zaman, nicedir yayınını durduran yüreğiniz başlayacak yayın yapmaya. îçinizdeki dünyanın en hassas radarları, göğün ve yerin sevap görüntülerini yakalayarak kaydedecek yürek arşivinize. O zaman, yalnız bilmeyip anlayacak (irfan), yalnız bakmayıp göreceksiniz-(basiret).

 

Her ayet içinizde yeni bir ufuk açacak. "Allah'ın göğsüne bir inşirah verdiği, Rabbinden bir nur üzere olan" (39/22) biri olacaksınız. En gelişmiş tel-sizlere, telefonlara, telex ve telefaxlara ve tele'yle başlayan daha ne varsa bütün hepsine taş çıkartan bu imkanı işler duruma getireceksiniz. Rabbınızla aranızdaki ilişkiyi o hassas cihazla kontrol edeceksiniz. O sizi sürekli uyaracak, oto kontrol görevi yapacak.

 

Karıncanın ayak seslerinden daha usul gelen şirki duyacak, tüm maharetlerini kullanarak ve maskelerini takarak gelen nifakı bu radarla tanıyacaksınız. Kulağınıza Rabbimizin adı geldiği zaman onun ibresi oynayıverecek; Allah'ın ayetleri okunduğu zaman elmastan bir duvara toslamış gibi 'zınk' diye olduğunuz yerde durduracak sizi:

"Mü'minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğu zaman imanları artar ve Rabblerine tevekkül ederler." (8/2)

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1