ŞAFAK MEKTUPLARICanım Kardeşim
Mektubunu aldım, teşekkür
ederim. Mektubunu her okuyuşumda sorumluluk bilincini ve ağırlığını daha
fazla hissettim. Firavunların tanınmasından, Hz. Musa(a.s.)'dan ve Hz.
Musa tavrından bahsediyorsun. Çeşitli kaynaklardan bu meseleyi tekrar okudum.
Yaşanan olayları gözümde canlandırınca ve kendimi Hz. Musa(a.s.)'ın yerine
koyarak imtihana tabi tutunca, kendimi ve Hz. Musa (a.s.)'ı daha yakından
tanıdım. Onun ne olduğunu ve benim ne olmadığımı anladım. Selam, sevgi ve rahmet, O seçkin ve seçilmiş insanlar üzerine
olsun. Onları tanıdıkça daha çok seviyor ve onlara daha çok gıpta ediyorum. Hz. Musa(a.s.) Rabbimizden, kardeşi Harun(a.s.)'ı
yardımcı olarak istemişti. Çünkü tebliğin önemini kavrıyor ve en güzel tarzda
yapılmasını istiyordu. Bütün peygamberler zaten buna dikkat etmemiş miydi? Bu
seçkin peygamberlerin ve Resulullah (s.a.v.)'in pak sünnetini dikkate alarak
tekrar kendime baktım, kendimi düşündüm... Elim, ayağım gevşedi, boynum büküldü, dillerim
dolandı.. Oturup ağlamak istedim. Kendi kendime "Sen kimsin,
firavunların karşısına çıkmak kim?" dedim. Çünkü sadece cesaretle değil,
cesaretle birlikte ilim ve ferasetle yapılması gereken bir eylemdi bu. Dünyanın her ülkesinde bu kutlu görevi hakkıyla yerine
getirebilecek alimler olmalıdır diye düşündüm. Hem böyle değil miydi? Bu görev, "Biz peygamber varisiyiz" diyen,
ehil olmayanlara haddini bildiren ve onlara "Arapça, hadis, fıkıh,
tefsir ilmini bilmeden, bu ilimlerde uzun yıllar derinleşme-den ağzınızı
açmayın.." diyerek onları suskunluğa mahkum eden alimlerin görevi değil
miydi? Haddimi bildim Salih
abi ve büyük şehrin, bazı büyük alimlerini dolaştım. Beni bu alimlerin yanına
büyük methiyeler ile götüren müslümanların belirttiği gibi alim insanlar. Her şeyden önemlisi, birçoğu firavunları tanıyorlar ve
bu çağdaş firavunların halkı köleleştirdiğini biliyorlardı. Kapılar
kapandıktan ve makamlarında kendilerini rahat hissettikten sonra bana uzun
uzun tağutu, müstekbirleri ve firavunları anlattılar. Fakat birçoğu
anlattıkları bu hak gerçeklerden sonra beni firavunların tespit ettiği yolda
ve onların müsaade ettiği sahada İslam adına mücadeleye davet etti!. "Efendim!. Zikrettiğiniz firavunlar insanları
ezmekte, insanları sömürmekte ve en önemlisi insanları Allah'a kulluktan
menetmektedirler. Her gün firavunu dost bilen binlerce insan, tevhidden
bihaber, İslam'dan bihaber ölmektedir. Firavunlar bu insanlara çoğu kez dost
ve gerektiği zaman Müslüman gözükmektedirler. Firavunların bu maskelerinin
düşürülmesi ve küfürle kaplanan kapkara yüzlerinin insanlara gösterilmesi
gerekmektedir. Bunun için kapalı kapılar ardında ve dışarıdan duyulmayacak
bir sesle bana anlattığınız bu hak gerçekleri, müstekbirlerin karşısına
dikilerek ve mustazafların da duyacakları bir sesle açık-lamanız gerekmez
mi?" dedim. Herhalde haddimi aştım ki yanımdaki müslümanın
çimciğine, diğerlerinin ise sert bakışlarına maruz kaldım. Karşımda oturan efendi(!) ise hafif sendeledi. Sonra
düşmeyi alışkanlık haline getiren insanların tabi bir şekilde doğruldukları
gibi doğrularak ve kendisine değil, bana acı-yan bir yüz ifadesiyle bakarak., "Peki, sonra ne
olacak?" dedi. Artık haddimi aştığımı veya aşmam gerektiğini ben de
biliyordum. "Firavunlar size ve söylediğiniz hakka karşı
gösterecekleri tavır ile gerçek yüzlerini meydana çıkaracaklar ve insanlar
kimin ne olduğunu ve kime kulluk yaptıklarını anlayacaklardır" dedim. Ne dediğimi ve ne demek istediğimi gayet iyi anladı.
Sehpayı ve iki metrelik urganı düşünmüş olacak ki gözleri korku ile büyüdü.
Eliyle boğazını sıvazlayarak yutkundu. Sonra kendisine kör umutlarla bağlanan
Müslümanlara baktı. Yerinde sağa sola kıpırdanarak oturduğu kaba minderin
rahatlığını hissetti. Dünya sevgisinden oluşan gözkapaklarıyla hakkı gören
gözlerini kapatarak ve yaşama sevgisiyle derin bir nefes alarak., "Bir
kafirin tanınması için, bir alim feda edilir mi?" dedi. Bu cevap yanımdaki müslümanlara cazip gelmiş olacak ki
rahat bir nefes aldılar. Hocalarına sevgi ve muhabbetle baktılar. Ben ise tek
yönlü yolda ateşle çarpışan barut gibiydim. Artık sabredemiyor ve onlarla bir
arada kalmak istemiyordum. Yanlarından ayrılırken., "Bir Yezid'in tanınması için bir Hüseyin,
kendisini ve ailesini feda etti. Siz onlardan daha mı değerlisiniz?"
dedim. Sonradan duydum ki Hz. Hüseyin(r.a.)'dan örnek verdiğim
için Şii olduğumu söylemişler. Hanefi olduğumu bilen Müslümanlar da
saygısızlık olmasın diye susmuşlar.. Ne yapayım Salih kardeşim? Bu durumda hangi kapıyı
çalayım? Hangi peygamber varisini, peygamber görevine davet
edeyim? Müslümanların umut bağladığı ve kendilerince tespit
edilen vasıfları üzerinde taşıyan birçok alim, kapalı kapılar arkasında
bulunmaktalar!. "Öterim de keserler" endişesiyle, sabaha
davet eden, sabahı müjdeleyen horoz olmak yerine, gün doğduktan sonra meydanı
boş bularak cıvıldaşan serçe olmak istiyorlar!. Oysa insanların zulüm karanlığını görmeleri, aydınlık
haberi almaları, sabahı özlemeleri ve sabaha doğru koşmaları gerekir. Ve bunun için, bunun
gerçekleşmesi için, kapalı kapılar ardında bin alim değil; sokaklarda, halkın
arasında, mustazafların yanında, müstekbirlerin karşısında bir alim, sadece
Allah'tan korkan gerçek bir alim lazım. Ne yapayım Salih kardeşim? Can korkusu ile firavunlara haddini bildirmeyen, rahat
ve yumuşak minderlere oturarak yaşamadıkları ilim ile övünen ve bu faydasız
ilim ile Müslümanlara haddini bildiren alimlerin sözünü dinleyerek, haddimi
bileyim mi? Çağdaş firavunlar Allah'a karşı haddini bilmez iken.
ben bu söz alimlerine karşı haddimi bileyim mi? Söyle dostum, söyle canım kardeşim., Ne yapayım?.. Mehmed Alagaş |