YIRTIK İNSANLAR ÜLKESİ

 

Bu yazının alternatif başlıkları şöyle de olabilirdi: “Şeytandan ve aşağılık duygusundan Allah’a sığınırım” ya da “Yarım insanlardan tam iş sâdır olmaz”.

Kendi yüzünden kaçan, maskelere mahkum olur. Bu toprağın uğradığı en büyük musibet, iki asrı aşkın bir zamandır, kendi yüzüne yabancılaşmış seçkin bir sınıfın siyasi, bürokratik, ekonomik ve medyatik tasallutuna maruz kalmasıdır. Kendi gerçek yüzlerine yabancılaşan bu elitlerin, ellerine tutuşturulan maskeleri gerçek yüzleri sanmaları bu toprakların insanı için gerçek bir felaket olmuştur. Çünkü onlar, sadece yabancılaşmakla kalmamışlar, bununla birlikte hem herkesi maske takmaya zorlamışlar, hem de maskelerini indirmeye teşebbüs edenleri yok edilmesi gereken bir “düşman” ilan etmişlerdir.

Bu yabancılaşmış elitler, bunca zamandır canla başla uğraşmalarına, milletin gasbedilmiş imkanlarını sınırsız ve sorumsuzca kullanmalarına ve devlet örgütünü ele geçirmiş olmanın tüm avantajlarına sahip bulunmalarına rağmen, maske takmaya ikna edebildikleri kesim çok sınırlıdır; üstelik onların bir çoğunun taktığı maskenin bir fiskelik canı var. Halkın büyük bir kısmı ise maske taşıyamayacak kadar sahici bir hayatı yaşıyor. Bu nedenle, maskecileri ve maskelileri, kendine özgü bir bilgelik ve sagduyuyla bıyık altından hafif tebessümle izliyor; tıpkı palyaçoları çocuklarının hatırına izlemek zorunda kalan mümeyyiz yetişkinler gibi. Bir de, bu halkın arasından çıktığı için maske takmayı kendisine yedirememiş, fakat maskelilerin etki alanında yetiştikleri için giderek onlara karşı bir aşağılık duygusuna kapılmaktan da kendini alamamış, her kesimden mebzul miktarda “yarım kişilikli” tipler var. Bu tipleri tanımak o kadar zor değil. Bunlar, kendi değerlerine sahip çıkmaya utanan tiplerdir; daha doğrusu, kendinden utanan tipler… Bunlardan kimileri inancından, sahip olduğu kimliğinden utanır. Kimse utandığı kimliği taşımak zorunda değil, diyebilirsiniz. Hiç de öyle değil. Çoğu, utandığı kimlik sayesinde bir yerlere gelmiş, o kimlikle etrafında tanınmış ve dostlar edinmiştir. Fakat yine de utanır. Hani köyden gelip de yedi göbek şehirli pozları veren lümpen takımı vardır ya; işte öyle. Kimileri annesinden, babasından utanır. Kimileri amcasının sakalından, kendi bıyığından, hanımının başörtüsünden utanır. Kimisi, ait olduğu kimliğin değerlerinden ve hatta konuşurken, kendini ele verir korkusuyla o kimliğin terimlerini ve kelimelerini kullanmaktan utanır.

Kendi kendini gerçekleştiremeyen bu yarım tipler, kazara bir köşe başı ellerine geçirirlerse, ilk yan dönecekleri kesim içerisinden çıktıkları kesimdir. Kendilerine karşı maskelerini dayatan maskelilere karşı şuur altındaki nefret, bu andan itibaren marazi bir aşka dönüşmeye başlar. Ait oldukları kimlikle ve o sayede elde ettikleri imkanları, o kimliği yok etmeye yeminli seçkinlere peşkeş çekerler. Bu, aslında bir rüşvettir; onlar tarafından tanınmak için kişilikten koparılarak verilmiş bir rüşvet, hem de rüşvetlerin en bayağısı.

Kendi kendisinden kurtulmaya çalışan bu sonradan görme tip; aslında takmayı kendine yediremediği, takmaktan kaçındığı maskeyi yüzü yerine yüreğine takmıştır.

Etrafınıza bakınız. “Bizim” dediğiniz kurum, kuruluş ve mevkileri bakınız. Bu tipleri bazen, bir televizyonun ekranında, ya da bir gazetenin köşesinde, veyahut bir makamı işgal ederken göreceksiniz. Kimi zaman içiniz sızlayacak, çünkü onun çok iyi bildiğiniz geçmişini hatırlayacaksınız. İçinizden “nerden nereye” sözcükleri geçecek ve “ne oldum dememeli ne olacağım demeli” diye mırıldanacaksınız.

S. P. Huntington, Türkiye için “yırtık ülke” diyordu. Huntington’un bu tabirini ödünç alacak olursak, “yırtık ülkenin yırtık insanları” dememiz gerekiyor.

Şimdi, aşk ipliğini sabır iğnesine geçirip, yırtılan kişilikleri dikmenin tam zamanı.

 Mustafa İslamoğlu

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1