KÜLTÜR
VE MEDENİYET AÇISINDAN BATI VE BİZ
"Kültür, bir cemiyetin dil, terbiye,
âdet ve sanat gibi duygularından doğan, sonra da işlene işlene o toplumun
hayat tarzı haline gelen", ferdin şahsiyetini üzerine bina ettiği bir
temel, bir kendini bilme hareketi, medeniyetin yeşerdiği bir zemindir (Şahin,
1987: 52). Medeniyet ise, insanın maddî ve manevî
ilerleme ve olgunlaşmasını temin eden, yaratılışındaki kabiliyetlerin
kuvveden fiile çıkmasına hizmet eden bir çeşit mekânizmadır. "Medeniyet zenginlik, kibarlık, bedenî
hazları tatmin ve cismâniyetin sefahetler içinde yüzüp gezmesi değildir. O,
gönül derinliği ve başkalarına hayat hakkı tanıyıp onları da kabul etmek
demektir." (Şahin, 1987: 99). Kültür ve medeniyet
ilişkisi
Kültür, medeniyete zemin
hazırlar. Medeniyet de kültürü ayakta tutar. "Medeniyet ile kültür
arasındaki bağlılık öyle bir şeydir ki, onları birbirinden ayırmak, her
ikisini de inkâr etmek anlamına gelecektir. Eğitimi ve kültürel birikimi
olmayan bir site medeni değildir. Aynı şekilde incelmemiş, insanileşmemiş,
"medineleşmemiş" bir kültür de beşerî açıdan geçerli hiçbir alâka
uyandırmaz." (Lahbabi, 1980: 26). Batıdaki durum
Bugün "batı
uygarlığı", Spengler'e göre, "büyük evrensel kentlerin doğduğu
medeniyet safhasını yaşamaktadır. Bu safhada saadet peşinde materyalist bir
tutku başlar. Bilimler uzmanlık dallarına ayrılır, ekonomi devleti
güçlendirir. Teknik, spor, lüks; dini ve metafiziği geriye iter, mühendis;
düşünür ve sanatkârların ön safına geçer, toplum kitleleşir, kültür
sertleşir." (Türkdoğan, 1988: 560). "Gözü dönmüşçesine servet peşinde
koşma, yaptırım gücüne sahip bir takım sosyal değerleri kulakardı etme, kaba
bir hazcılığa ve kültürel bir yozlaşmaya götürür. Böyle bir ahlâk anlayışı,
kalkınmanın temel şartı olan 'nizam'ı bozar, içinden çıkılamayan sosyal
problemler doğurur." (Dube, 1988). Bu sosyal problemler, devlet ile fertler
arasında bir uçurum meydana getirir. Böyle bir uçurum da, kitle iletişimi
kullanılarak, siyasi görüş ayrılıklarına dikkat çekilerek ve benlikleri
okşayan bir ferdiyetçilik akımı teşvik edilerek doldurulmaya çalışır.
"Politika, put, nükleer silah, reklam gibi güçler insanın günlük
aldanıştan sıyrılıp da ruhunu hakiki olanla karşılaştırmasına, başbaşa
bırakmasına engel olmaktadır." (Karakoç, 1986: 11). Kodlanmış bilgi
yığınları, mesajlar, reklamlar, kısacası kitle kültürü kullanılarak ferdlerin
çarpıtıcı propaganda haplarına müptela olmalarına çalışılmaktadır. Kitle kültürü
"Teknolojinin getirdiği
yeni buluşlar (TV, video, sinema, telsiz, telefon, güçlü basın tröstleri,
bilgisayar ve ultramodern birçok yenilikler), kitle araçları ve iletişim
alanında büyük patlamalara yol açmıştır. Bir yanda yoğunlaşan kitle
hareketleri, öte yanda bir örümcek ağı gibi toplumumuzu saran iletişim
araçları ve yeni yapılanma biçimleri, insanlararası ilişkileri temelden
sarsmıştır. Böylece 20. yüzyılın başından itibaren kitle toplum, kitle insan
ve bunların oluşturduğu dünya görüşü, hayat felsefesi, inanç ve değerlerini
belirleyen kitle kültürü ortaya çıkmıştır." "Horkheimer'in de belirttiği gibi
kültür, ferdîleşmeyi hedef alıyor; kitle kültürü ise ters yönde ahlâktan ve
hatta kültürden ayrılıyor. Kitle kültürü öğretir, eğitmez. Mânevî değerlerin
seri halinde imalatıyla kopyalar, zevk ve değerlerden yoksun ürünlerle ve
ferdiyete karşı ilgisizliğiyle, o, bizleri kişiliksizleşmeye götürür... Millî
kültür kişiliğimizi oluşturan kültürdür. Ona katılmakla toplumun bir parçası
haline geliriz. Sosyalleşme süreci budur. Oysa kitle kültürü, kaba, zevksiz
ve ruhsuz maddî kimliğiyle millî kültürün karşıtıdır. Bu kültür eğitimle
kazanılmış bir kültür değildir. Kitleleşmenin veya kitle yaşantısının mekanik
bir aracıdır." "Her taklit bizi aslımızdan
uzaklaştırır. Kitle kültürü bu anlamda kitleleri büyüleyen yeni odak
noktaları oluşturur ve fertleri peşinden sürükler. Günümüzde okumayan, hatta
felsefî anlamda düşünmeyen insan türü giderek ön saflara geçmektedir. Batılı
bir şâirin de belirttiği gibi "en derini düşünen en derini sever",
tarzında "derisinin içinde ruhî derinliği gözleyen" insan tipi,
yerini günümüzde kitle iletişim araçların oluşturduğu, yalıtkan, vulgarize
olmuş, para-gözlü bir yığın kültürüne terketmiştir." (Türkdoğan, 1988:
555-8). Kültür değişmeleri
"Kültür değişmesi, bir
cemiyetin siyasî yapısında idarî müesseselerinde ve toprağa yerleşme ve iskan
tarzında, iman ve kanaatlerinde, terbiye anlayışında, kanunlarında, maddî
âlet ve vasıtalarında, bunların kullanılmasında, içtimâî iktisadın dayandığı
istihlak (tüketim) maddelerinin sarfında, az çok husule gelen tahavvülleri
(değişmeleri) ihtiva eder." (Mürsel, 1980: 204; Turhan, 1987). "Kültür değişmeleri iki şekilde
olmaktadır. Bunlardan biri serbest, diğeri mecburi kültür değişmesidir.
Serbest kültür değişmesi, toplumların birbiriyle olan münasebetlerinde
yaptıkları kültür alış verişidir. Mecburi (güdümlü, empoze) kültür
değişmesinde ise, ayrı kültürlere sahip içtimaî grup veya cemaatten biri,
kendi kültürünü veya onun muayyen bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini
tazyik eder veya idarî bir nüfuz ve iktidara sahip zümre, yabancı bir kültürü
veya bunun muayyen bazı unsurlarını ekseriyetin arzusu hilafına kendi
cemiyetine zorla kabul ettirmeye çalışır. Bu değişme şekli daha ziyade bir
cemiyetin mağlubiyetiyle neticelenen hallerde görülür." (Mürsel, 1980:
204). İnanç sistemindeki değişmelerin ilk önce
kültürde ortaya çıktığını çok iyi bilen hasımlarımız, yaklaşık ikiyüz seneden
beri kültürümüzü tahrip etmeye çalışmaktadırlar. Bunun için de dinî değerleri
tahkir, sefahati teşvik eden bir propaganda ağıyla üzerimize çöreklenmiş;
kitle iletişim araçlarını suiistimal ederek şahsiyetsiz insanlar yetiştirmek
için didinmektedirler. Zira "Sönük ve renksiz bir kişiliğin her türlü
müdâheleye açık bir kişilik" (Müftüoğlu, 1985: 126) olduğunun
farkındadırlar. Öte yandan nefsi okşayan câzip şeyleri takdim ederek,
giyimden beslenmeye, konuşmadan gülmeye kadar bütün tutum ve
davranışlarımızda, kendilerini taklit etmemiz için uğraşmaktadırlar. Nitekim
çok iyi bilmektedirler ki, "taklit, içten gelen benimsemenin dışa
vurmasından başka birşey değildir." (Özdenören, 1987: 68). Neticede
taklitlerimiz, bir kültür yozlaşması, bir kültürsüzleşme doğurmuştur. Kendi
kültürümüzü terkettiğimiz halde onların kültürlerine de tam bir uyum sağlayamadık.
Gerçekten de inanç noktasında kültür
değişmesi kolay değildir. Bilhassa Doğu insanının bu tür bir kültür
farklılığını benimsemesi çok zordur. Çünkü buradakilerin çoğu, dine fıtraten
taraftardır. Burada, batıdaki gibi felsefe değil, din geçerlidir. Bu yüzden
Şark'ı ayağa kaldıracak din ve kalptir. Batılılar ilerlemelerinin kaynağını bizlere
borçludurlar. Yüksek ahlâkımızdan çıkan sosyal hayata ait insani
hasletlerimizi aldılar, karşılık olarak bizlere kötü ahlâklarını verdiler. Şu
halde vazifemiz onları taklit etmek değil, özümüze dönerek gerçek insanlığı
bir kez daha bütün insanlığa ders vermekdir. Hem millet, mekân, dinî değerler, sosyal
bünye gibi unsurlar gözönünde tutulmadan yapılan taklit ancak
"yabancılaşmaya" götürür. Zavallı milletimiz üzerinde senelerdir
yapılan acımasızca denemelerin doğurduğu nesil meydandadır. Batılıların, gerçek mutluluk adına insanlığa
sunacak bir şeyleri kalmadığını itiraf ettikleri, insanları meftun etmiş
rejimlerin ufalandığı bir zamanda, onları taklit etmek hiç de akıllıca
olmayacaktır. "İslâm kültürü, gerçekten bunalım çağının insanına, muhtaç
olduğu her türlü huzur ve saadeti sağlayacak güçtedir. Bu dinin imân
prensiplerinden alınan hayat ilhamı, zamanın ve mekânın tesirsiz kılamayacağı
kadar sağlam esaslara dayanmaktadır. İnsanlığın ruh, akıl, kalp ve beyin
işleyişinin sıhhati, İslâm'ın temellendirdiği hayat görüşünde mevcuttur.
İslâm'ın bu hususiyetlerini gören batılılar, onun faziletini takdirden geri
kalmamaktadırlar." (Mürsel, 1980: 212). İslâm kültürünün eksiği olmadığı için
yardıma ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte, bütün insanlığın malı olan teknik
ilerlemelere yabancı kalmamak için müsbet kültürel değişimlerin yapılması
kaçınılmazdır. "Asıl olan kültürde ve onun değişmesinde öze bağlı bir
terkip şuurunu muhafaza etmektir. Yoksa bir toplumun, kültür değişimi
gerçekleştirmek pahasına millî ve manevî şahsiyetini red ve inkâr etmesi
müsbet bir kültür değişimi olarak benimsenemez." (Mürsel, 1980: 213). Bu
yüzden yabancılardan alınan bilgiler sanat, ilim ve ilerlemeye ait ise
geçerlidir, ahlâksızlığa dair ise zararlıdır. Kısacası, "kültür, milletlerin az çok
birbirleriyle teması neticesinde, tıpkı medeniyet gibi, bir toplumdan diğer
topluma da geçebilir. Ancak bu geçişte, millî ruh imbikleri iyi çalışmaz,
gerekli tasfiye ve ayıklama yapılamazsa, neticede kültür ve medeniyet
bunalımı kaçınılmaz olur." (Şahin, 1987: 52). Eğitimin rolü
"İslâm dünyasının kendi
bünyesinde benliğe kavuşması, fen ve dil ilimlerinin barışabilecekleri bir
içtimâî zeminin hazırlanmasına bağlıdır (Mürsel, 1980: 214). "Oysa Türk
Eğitim Sistemi, Tanzimat'tan itibaren pozitif Ellenistik ve millî kültür
temellerine dayalı modeller etrafında bocalamak suretiyle mesafe
almaktadır." (Türkdoğan, 1989: 265). "İlkokuldan itibaren eğitim sistemi
gençleri, ekonomi politikasına uygun olarak, kıran kırana bir yarışmanın
içine sürükler. Fert kişiliğini yaşayamaz. Sürekli maddî değer ve kalıpların
içinde yarışır. Böylece, çocukluğundan itibaren "vahşice bir
yarışma" modelinin gelenekleşmesine yönelir. Johan Huizinga, çağdaş
insanın daha olgunlaşmamış, çocukça yani erginlik çağının ruhî derecesine
uyan bir tarzda davrandığını ileri sürerek, bunun en iyi belirtilerinin;
"bayağı eğlenceleri, büyük sansasyonlara ihtiyacı, kitle halinde resmî
geçitleri ve sloganlara olan eğilimi, gerçek espirinin yokluğu, kıymetsiz adi
neşriyatın yayılışı, ölçüsüz nefret ve sevgi veya tenkit ve övme parolaları
gibi tezahürleri gösteriyor." (Begoviç, 1987: 108). Kısacası, batılıların bu aksaklıklarını
taklitle birlikte artan kimlik krizinin temel sebebi eğitim sistemiydi. Bu
bakımdan kültür değişiminde bir tedbir olmak üzere sağlam şahsiyetli, inançlı
ve millî kültüre bağlı insan yetiştirmek mecburiyetindeyiz (Mürsel, 1980:
221). Eğitimde sağlanacak başarı ile, İslâmî
kültürün yeşermesi için gerekli olan naklî hükümlerin hakimiyeti, yani vahyi
rehber edinme, akıl ve ilmin ehemmiyetinin takdiri, medeniyet güzelliklerine
rehberlik, kardeşlik, dayanışma ve doğruluk gibi esaslar tesis edilecektir.
Bu esasların belirlendiği İslâm kültürü, teşkilatçılık, idarecilik, adalet ve
fedakârlık gibi duyguları uyandıracaktır. (Mürsel, 1980: 207). Zaten
"İslâmî kültür, Müslümanca yaşayış tarzının bir fonksiyonu
niteliğindedir. İslâm'ın öngördüğü hayat tarzını eksiksiz olarak yaşayan
insanlar, sonuç olarak çevrelerinde bir İslâm kültürünü de
oluşturacaklardır." (Özdenören, 1988: 140). Batıdaki medeniyet
anlayışı
"Modern medeniyet,
tekniklerinin ve saldırgan ahlâksızlığının doğurduğu hızlı başdönmesinden
sarhoş bir vaziyette, belli bir gâye gözetmeksizin hareket etmektedir. Yön
tayin fikrinden mahrum bir şekilde, kendini beğenmişlik zihniyetinin etkisi
altında boğulmaktadır. Yeni yeni bizzat kendi şuurunu ve modern dünyanın
yapılarına ve karmaşık problemlerine uygun ahlâki bir şuur araştırmaya
koyulmuşsa da henüz yeteri kadar kendine özgü zıtlıkların şuuruna
varmamıştır." (Lahbabi, 1980: 97). Batı medeniyeti, insanlığa göz kamaştıran
ürünler takdim etmeyi başarmıştır. Zalim, çıkarcı ve israfçı insanların
elinde oldukça, "eşya yığını" diyebileceğimiz bu ürünlerin,
insanlığın kanayan yaralarını sarması, umumi sulhü temin etmesi, çoğunluğun
mutluluğunu gerçekleştirmesi, kısacası medeniyeti doğurması beklenemez. Batı medeniyeti, insanın sadece maddî yönünü
dikkate alır. Oysa yine batılıların itirafıyla "sadece kendi çıkarını
düşünen ve maddeden başka birşey görmeyen insan, sonunda ruhî bir bunalıma
girerek çevresine karşı tamamen yabancılaşır." (Dube, 1988: 508). Zaten
madde ve mana, akıl ve kalp, dünya ve ahiretten "birini göremeyen kimse
hakikatin yarısını idrak etmiştir. O kimse tek değirmen taşıyla un öğütmeye
kalkışan kimse gibidir." (el-Buti, 1987: 73). "Batılılar ilim, kanun fikri ve
mesuliyet hissi üzerine kurup geliştirdikleri medeniyete heves, his, heva,
rekabet ve tahakküm (zorbalık) üzerine yürüyen bir mahiyet vermişlerdir. Bu
bakımdan da bu medeniyet, mensuplarının saadetini temin edememiş, bunalımlara
ve ihtilallere sebebiyet vermiştir. Batı medeniyeti bu hususiyetleri ile
insanın yaşama şartlarını ve ihtiyaçlarını ağırlaştırıp çoğaltmıştır. Moda ve
buna benzer alışkanlıklarla zaruri olmayan ihtiyaçları zaruret derecesine
çıkarmış ve böylece israfa kapı açmıştır. Bu maddî meşguliyet içinde boğduğu
insanı, mânen ihmal ve huzursuz etmiştir. İnsanın en mühim yönü olan dinî ve
mânevî hayatıyla ve moral ihtiyaçları ile alâkalanmamış, âdeta insanı maddeye
ve menfaat duygusuna esir duruma getirmiştir." (Mürsel, 1980: 225). Bu
yüzden, medeniyetin hakiki gayesi olan "umumi huzur ve saadeti"
tesis edememiştir. "Batı, memleketleri kaba ve haşin bir çalışmayla
sanayileştirmiştir. Şimdi insanîleşmiş bir çalışma sayesinde, milletleri
medenileştirmek söz konusudur." (Lahbabi, 1980: 78). Bir karşılaştırma
Batı medeniyetinin sosyal
hayatta dayanak noktası kuvvettir. Hedefi menfaattir. Hayattaki prensibi
mücâdeledir. Cemaatlerin irtibatını ırkçılık ve menfî milliyetçilik ile
sağlamaya çalışır. Gâyesi, nefsin heva ve hevesini tatmin ve insanların sunî
ihtiyaçlarını artırmak için bazı gayr-i meşru eğlencelerdir. Halbuki:
Kuvvetin neticesi, tecavüzdür. Menfaatin neticesi, her arzuya kafi
gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Mücadele prensibinin neticesi,
çarpışmaktır. Irkçılığın neticesi, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan
tecavüzdür. İşte şu medeniyetin şu prensiplerindendir ki, bütün çekiciliğine
rağmen insanlığın ancak yüzde yirmisine, aldatıcı, gelip geçici bir mutluluk
verip yüzde seksenini rahatsızlığa ve sefalete atmıştır. İslâmî medeniyetin dayanak noktası, kuvvet
yerine "hakk"dır. Gayesi, menfaat yerine "fazilet ve Allah
rızası"dır.Hayatta, mücadele yerine “yardımlaşma prensibini” esas tutar.
Cemaatlerin rabıtalarında, ırkçılık ve milliyetçilik yerine ‘dini’ "
kabul eder. Gâyesi, nefsin heva ve hevesinin gayr-i meşru tecavüzlerine sed
çekip ruhu yüksek fikir ve derin bilgilere teşvik ve ulvî hisleri tatmin
etmektir ve insanı gerçek insanlık mertebesine sevkederek insan etmektir.
Hakkın neticesi, ittifaktır, birliktir. Faziletin neticesi, dayanışmadır.
Yardımlaşmanın neticesi, birbirinin imdadına koşmaktır. Dinin neticesi,
kardeşliktir. Devamlı kötülüğü emreden nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu
olgunluğa doğru kamçılamakla serbest bırakmanın neticesi dünya ve ahiret
saadetidir. Batı medeniyetinin
parlaklığı
Ramazan el-Butî, batı
medeniyetinin parlaklığından dem vuranlara şöyle cevap vermektedir: "Ben
İslâm medeniyeti alevinin, batı medeniyeti alevi parlayınca söndüğünü ve
İslâm ümmetinin onun câzibesi çerçevesine düştüğünü zannetmiyorum. Çünkü
İslâm medeniyeti kuvvetinin ve parlaklığının zirvesinde kalsaydı batı
medeniyetinin ne bir şuâsı ne de bir parıltısı zuhur etmezdi. Hakimiyetinin
artıp diğer milletlerin onun câzibesine kapılması bir tarafa, bir parıltısı
dahi gözükmezdi. Eğer batının kefesi ağır geldiyse bu tarafın kefesi
hafifleştiği içindir." "İnsanların batı medeniyetinde görüp
parlaklık zannettikleri şey, hakikatte İslâm medeniyetinin gerilemesinin
aksetmesidir. İslâm ümmetinin ahlâkî ve sosyal seviyesinden aşağıya doğru
inmesi, batı medeniyetinin zirvede kaldığı zannını uyandırmaktadır."
(el-Butî, 1987: 166-178). İslam medeniyetinin teşekkülünde gerekli
esaslar
"Bir medeniyet,
marifet, sanat ve ticaret sahaları üzerine kuruludur. Aynı zamanda bu üç
unsur, cemiyetin yaşama tarzını şekillendirir. Bu esaslar çerçevesinde
meydana gelen medeniyetten beklenen netice, güzelliklerini göstermesi ve
insanlığın hepsine veya hiç olmazsa ekserisine maddî ve mânevî saadet temin
etmesidir." (Mürsel, 1980: 227). "Çevre çok çetin şartlar sunduğu zaman
medeniyetler doğar. Bu güçlükleri yenmek büyüme fiilidir." Büyümek için
çalışmak kaçınılmazdır. "Çalışma, halkın önemli bir tehlikeyi aşmak
için, ortaklaşa yapılan faaliyetinde bir araya toplanmış bütün enerjisidir.
Bu anlarda yaşamak için değil, yaşatmak için çalışmak söz konusudur."
(Nebi, 1983: 43-85). Diğer önemli bir esas doğruluk, fedakârlık,
kardeşlik gibi hasletleri bağrında toplayan İslâmî ahlâktır. "İnsanın
kardeşiyle arasındaki gerçek ve yapıcı yardımlaşma bağını ihya eden yalnız
ahlâktır. İnsanı ilim sahasından ilim ile amel etme sahasına geçiren yalnız ahlâktır.
Sonra o amelden istifade etmenin en salim yoluna insanı tâbi kılan yine
ahlâktır." (el-Butî, 1987: 200). Özetle, İslâmî medeniyetin maddî ve mânevî
olmak üzere iki dayanak noktası vardır. "Maddî cihet, ilmin beynelmilel
vasfı sebebiyle her yerden temin edilebilecek ve mânevî cihet ise, kaynağını
İslâm'ın ahlâk ve fazilet ölçülerinden alacaktır. Böylece, İslâmî bir
medeniyetin teşekkülü sağlanacaktır." (Mürsel, 1980: 227). Gerçek kültür ve medeniyet
"Gerçek kültür; hakiki
din, yüksek ahlâk, fazilet ve hazmedilmiş ilimlerin potasında kaynaya kaynaya
olgunlaşır. Dinsizlik, ahlâksızlık ve cehâletin hâkim olduğu bir atmosferde
ne gerçek kültürden bahsetmeye, ne de o iklim insanının ondan faydalanmasına
imkân yoktur." "Gerçek medeniyet; daima ilim ve
ahlâkın atbaşı götürüldüğü iklimlerde tahakkuk ettirilebilmiştir. Bu
itibarladır ki, herşeyi sadece ilimle ele alan garp medeniyeti, hep mefluç
bir medeniyet olarak kalmış, ilme karşı fermuarını çekip kendi içine kapanan
şark medeniyetleri de, halihazırdaki durumları itibariyle o semanın üveyki
olmaktan uzak bulunmaktadırlar. Geleceğin medeniyeti, garbın ilim ve fenleri,
şarkın da inanç ve ahlâk felsefesi meşcereliğinde boy atıp
gelişecektir." (Şahin, 1987: 52-99). Kaynaklar:
Begoviç, Ali İzzet (1987). Doğu
ve Batı Arasında İslam. İstanbul: Nehir Yayınları. el-Buti, Ramazan (1987). Kur'an'da İnsan
ve Medeniyet. İstanbul: RisaleYay. Dube, S. C. (1988). "Cultural
dimensions of development", International Social Science Journal.
November. Karakoç, Sezai (1986). Çağ ve İlham II.
İstanbul: Diriliş Yayınları. Lahbabi (1980). Milli Kültürler ve
Medeniyet. İstanbul: Tur Yayınları. Müftüoğlu, Atasoy (1982). Vakti Kuşanmak.
Ankara: Akabe Yayınları. Mürsel, Safa (1980). Bediüzzaman Said
Nursi ve Devlet Felsefesi. İstanbul: Yeni Asya Yayınları. Nebi, Malik bin (1983). Çağdaş Temel
Konular: Medeniyet, Kültür, İdeoloji, Demokrasi, Oryantalizm. Çev. Veysel
Uysal, İstanbul: Bir Yayınları. Özdenören, Rasim (1988). Müslümanca
Düşünme Üzerine Denemeler. İstanbul: Risale Yayınları. Şahin, M. Abdülfettah (1987). Ölçü veya
Yoldaki Işıklar 2. İzmir: TÖV Yay. Turhan, Prof. Dr. Mümtaz (1987). Kültür
Değişmeleri. M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları. Türkdoğan, Prof. Dr. Orhan (1989). Bilimsel
Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi. İstanbul: M.E.B. Yayınları. Türkdoğan,
Prof. Dr. Orhan (1988). Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi. Ankara. |