KÜLTÜR VE MEDENİYET AÇISINDAN BATI VE BİZ

"Kültür, bir cemiyetin dil, terbiye, âdet ve sanat gibi duygularından doğan, sonra da işlene işlene o toplumun hayat tarzı haline gelen", ferdin şahsiyetini üzerine bina ettiği bir temel, bir kendini bilme hareketi, medeniyetin yeşerdiği bir zemindir (Şahin, 1987: 52).

Medeniyet ise, insanın maddî ve manevî ilerleme ve olgunlaşmasını temin eden, yaratılışındaki kabiliyetlerin kuvveden fiile çıkmasına hizmet eden bir çeşit mekânizmadır.

"Medeniyet zenginlik, kibarlık, bedenî hazları tatmin ve cismâniyetin sefahetler içinde yüzüp gezmesi değildir. O, gönül derinliği ve başkalarına hayat hakkı tanıyıp onları da kabul etmek demektir." (Şahin, 1987: 99).

Kültür ve medeniyet ilişkisi

 

Kültür, medeniyete zemin hazırlar. Medeniyet de kültürü ayakta tutar. "Medeniyet ile kültür arasındaki bağlılık öyle bir şeydir ki, onları birbirinden ayırmak, her ikisini de inkâr etmek anlamına gelecektir. Eğitimi ve kültürel birikimi olmayan bir site medeni değildir. Aynı şekilde incelmemiş, insanileşmemiş, "medineleşmemiş" bir kültür de beşerî açıdan geçerli hiçbir alâka uyandırmaz." (Lahbabi, 1980: 26).

Batıdaki durum

Bugün "batı uygarlığı", Spengler'e göre, "büyük evrensel kentlerin doğduğu medeniyet safhasını yaşamaktadır. Bu safhada saadet peşinde materyalist bir tutku başlar. Bilimler uzmanlık dallarına ayrılır, ekonomi devleti güçlendirir. Teknik, spor, lüks; dini ve metafiziği geriye iter, mühendis; düşünür ve sanatkârların ön safına geçer, toplum kitleleşir, kültür sertleşir." (Türkdoğan, 1988: 560).

"Gözü dönmüşçesine servet peşinde koşma, yaptırım gücüne sahip bir takım sosyal değerleri kulakardı etme, kaba bir hazcılığa ve kültürel bir yozlaşmaya götürür. Böyle bir ahlâk anlayışı, kalkınmanın temel şartı olan 'nizam'ı bozar, içinden çıkılamayan sosyal problemler doğurur." (Dube, 1988).

Bu sosyal problemler, devlet ile fertler arasında bir uçurum meydana getirir. Böyle bir uçurum da, kitle iletişimi kullanılarak, siyasi görüş ayrılıklarına dikkat çekilerek ve benlikleri okşayan bir ferdiyetçilik akımı teşvik edilerek doldurulmaya çalışır. "Politika, put, nükleer silah, reklam gibi güçler insanın günlük aldanıştan sıyrılıp da ruhunu hakiki olanla karşılaştırmasına, başbaşa bırakmasına engel olmaktadır." (Karakoç, 1986: 11). Kodlanmış bilgi yığınları, mesajlar, reklamlar, kısacası kitle kültürü kullanılarak ferdlerin çarpıtıcı propaganda haplarına müptela olmalarına çalışılmaktadır.

Kitle kültürü

 

"Teknolojinin getirdiği yeni buluşlar (TV, video, sinema, telsiz, telefon, güçlü basın tröstleri, bilgisayar ve ultramodern birçok yenilikler), kitle araçları ve iletişim alanında büyük patlamalara yol açmıştır. Bir yanda yoğunlaşan kitle hareketleri, öte yanda bir örümcek ağı gibi toplumumuzu saran iletişim araçları ve yeni yapılanma biçimleri, insanlararası ilişkileri temelden sarsmıştır. Böylece 20. yüzyılın başından itibaren kitle toplum, kitle insan ve bunların oluşturduğu dünya görüşü, hayat felsefesi, inanç ve değerlerini belirleyen kitle kültürü ortaya çıkmıştır."

"Horkheimer'in de belirttiği gibi kültür, ferdîleşmeyi hedef alıyor; kitle kültürü ise ters yönde ahlâktan ve hatta kültürden ayrılıyor. Kitle kültürü öğretir, eğitmez. Mânevî değerlerin seri halinde imalatıyla kopyalar, zevk ve değerlerden yoksun ürünlerle ve ferdiyete karşı ilgisizliğiyle, o, bizleri kişiliksizleşmeye götürür... Millî kültür kişiliğimizi oluşturan kültürdür. Ona katılmakla toplumun bir parçası haline geliriz. Sosyalleşme süreci budur. Oysa kitle kültürü, kaba, zevksiz ve ruhsuz maddî kimliğiyle millî kültürün karşıtıdır. Bu kültür eğitimle kazanılmış bir kültür değildir. Kitleleşmenin veya kitle yaşantısının mekanik bir aracıdır."

"Her taklit bizi aslımızdan uzaklaştırır. Kitle kültürü bu anlamda kitleleri büyüleyen yeni odak noktaları oluşturur ve fertleri peşinden sürükler. Günümüzde okumayan, hatta felsefî anlamda düşünmeyen insan türü giderek ön saflara geçmektedir. Batılı bir şâirin de belirttiği gibi "en derini düşünen en derini sever", tarzında "derisinin içinde ruhî derinliği gözleyen" insan tipi, yerini günümüzde kitle iletişim araçların oluşturduğu, yalıtkan, vulgarize olmuş, para-gözlü bir yığın kültürüne terketmiştir." (Türkdoğan, 1988: 555-8).

Kültür değişmeleri

 

"Kültür değişmesi, bir cemiyetin siyasî yapısında idarî müesseselerinde ve toprağa yerleşme ve iskan tarzında, iman ve kanaatlerinde, terbiye anlayışında, kanunlarında, maddî âlet ve vasıtalarında, bunların kullanılmasında, içtimâî iktisadın dayandığı istihlak (tüketim) maddelerinin sarfında, az çok husule gelen tahavvülleri (değişmeleri) ihtiva eder." (Mürsel, 1980: 204; Turhan, 1987).

"Kültür değişmeleri iki şekilde olmaktadır. Bunlardan biri serbest, diğeri mecburi kültür değişmesidir. Serbest kültür değişmesi, toplumların birbiriyle olan münasebetlerinde yaptıkları kültür alış verişidir. Mecburi (güdümlü, empoze) kültür değişmesinde ise, ayrı kültürlere sahip içtimaî grup veya cemaatten biri, kendi kültürünü veya onun muayyen bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini tazyik eder veya idarî bir nüfuz ve iktidara sahip zümre, yabancı bir kültürü veya bunun muayyen bazı unsurlarını ekseriyetin arzusu hilafına kendi cemiyetine zorla kabul ettirmeye çalışır. Bu değişme şekli daha ziyade bir cemiyetin mağlubiyetiyle neticelenen hallerde görülür." (Mürsel, 1980: 204).

İnanç sistemindeki değişmelerin ilk önce kültürde ortaya çıktığını çok iyi bilen hasımlarımız, yaklaşık ikiyüz seneden beri kültürümüzü tahrip etmeye çalışmaktadırlar. Bunun için de dinî değerleri tahkir, sefahati teşvik eden bir propaganda ağıyla üzerimize çöreklenmiş; kitle iletişim araçlarını suiistimal ederek şahsiyetsiz insanlar yetiştirmek için didinmektedirler. Zira "Sönük ve renksiz bir kişiliğin her türlü müdâheleye açık bir kişilik" (Müftüoğlu, 1985: 126) olduğunun farkındadırlar. Öte yandan nefsi okşayan câzip şeyleri takdim ederek, giyimden beslenmeye, konuşmadan gülmeye kadar bütün tutum ve davranışlarımızda, kendilerini taklit etmemiz için uğraşmaktadırlar. Nitekim çok iyi bilmektedirler ki, "taklit, içten gelen benimsemenin dışa vurmasından başka birşey değildir." (Özdenören, 1987: 68). Neticede taklitlerimiz, bir kültür yozlaşması, bir kültürsüzleşme doğurmuştur. Kendi kültürümüzü terkettiğimiz halde onların kültürlerine de tam bir uyum sağlayamadık.

Gerçekten de inanç noktasında kültür değişmesi kolay değildir. Bilhassa Doğu insanının bu tür bir kültür farklılığını benimsemesi çok zordur. Çünkü buradakilerin çoğu, dine fıtraten taraftardır. Burada, batıdaki gibi felsefe değil, din geçerlidir. Bu yüzden Şark'ı ayağa kaldıracak din ve kalptir.

Batılılar ilerlemelerinin kaynağını bizlere borçludurlar. Yüksek ahlâkımızdan çıkan sosyal hayata ait insani hasletlerimizi aldılar, karşılık olarak bizlere kötü ahlâklarını verdiler. Şu halde vazifemiz onları taklit etmek değil, özümüze dönerek gerçek insanlığı bir kez daha bütün insanlığa ders vermekdir.

Hem millet, mekân, dinî değerler, sosyal bünye gibi unsurlar gözönünde tutulmadan yapılan taklit ancak "yabancılaşmaya" götürür. Zavallı milletimiz üzerinde senelerdir yapılan acımasızca denemelerin doğurduğu nesil meydandadır.

Batılıların, gerçek mutluluk adına insanlığa sunacak bir şeyleri kalmadığını itiraf ettikleri, insanları meftun etmiş rejimlerin ufalandığı bir zamanda, onları taklit etmek hiç de akıllıca olmayacaktır. "İslâm kültürü, gerçekten bunalım çağının insanına, muhtaç olduğu her türlü huzur ve saadeti sağlayacak güçtedir. Bu dinin imân prensiplerinden alınan hayat ilhamı, zamanın ve mekânın tesirsiz kılamayacağı kadar sağlam esaslara dayanmaktadır. İnsanlığın ruh, akıl, kalp ve beyin işleyişinin sıhhati, İslâm'ın temellendirdiği hayat görüşünde mevcuttur. İslâm'ın bu hususiyetlerini gören batılılar, onun faziletini takdirden geri kalmamaktadırlar." (Mürsel, 1980: 212).

İslâm kültürünün eksiği olmadığı için yardıma ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte, bütün insanlığın malı olan teknik ilerlemelere yabancı kalmamak için müsbet kültürel değişimlerin yapılması kaçınılmazdır. "Asıl olan kültürde ve onun değişmesinde öze bağlı bir terkip şuurunu muhafaza etmektir. Yoksa bir toplumun, kültür değişimi gerçekleştirmek pahasına millî ve manevî şahsiyetini red ve inkâr etmesi müsbet bir kültür değişimi olarak benimsenemez." (Mürsel, 1980: 213). Bu yüzden yabancılardan alınan bilgiler sanat, ilim ve ilerlemeye ait ise geçerlidir, ahlâksızlığa dair ise zararlıdır.

Kısacası, "kültür, milletlerin az çok birbirleriyle teması neticesinde, tıpkı medeniyet gibi, bir toplumdan diğer topluma da geçebilir. Ancak bu geçişte, millî ruh imbikleri iyi çalışmaz, gerekli tasfiye ve ayıklama yapılamazsa, neticede kültür ve medeniyet bunalımı kaçınılmaz olur." (Şahin, 1987: 52).

Eğitimin rolü

 

"İslâm dünyasının kendi bünyesinde benliğe kavuşması, fen ve dil ilimlerinin barışabilecekleri bir içtimâî zeminin hazırlanmasına bağlıdır (Mürsel, 1980: 214). "Oysa Türk Eğitim Sistemi, Tanzimat'tan itibaren pozitif Ellenistik ve millî kültür temellerine dayalı modeller etrafında bocalamak suretiyle mesafe almaktadır." (Türkdoğan, 1989: 265).

"İlkokuldan itibaren eğitim sistemi gençleri, ekonomi politikasına uygun olarak, kıran kırana bir yarışmanın içine sürükler. Fert kişiliğini yaşayamaz. Sürekli maddî değer ve kalıpların içinde yarışır. Böylece, çocukluğundan itibaren "vahşice bir yarışma" modelinin gelenekleşmesine yönelir. Johan Huizinga, çağdaş insanın daha olgunlaşmamış, çocukça yani erginlik çağının ruhî derecesine uyan bir tarzda davrandığını ileri sürerek, bunun en iyi belirtilerinin; "bayağı eğlenceleri, büyük sansasyonlara ihtiyacı, kitle halinde resmî geçitleri ve sloganlara olan eğilimi, gerçek espirinin yokluğu, kıymetsiz adi neşriyatın yayılışı, ölçüsüz nefret ve sevgi veya tenkit ve övme parolaları gibi tezahürleri gösteriyor." (Begoviç, 1987: 108).

Kısacası, batılıların bu aksaklıklarını taklitle birlikte artan kimlik krizinin temel sebebi eğitim sistemiydi. Bu bakımdan kültür değişiminde bir tedbir olmak üzere sağlam şahsiyetli, inançlı ve millî kültüre bağlı insan yetiştirmek mecburiyetindeyiz (Mürsel, 1980: 221).

Eğitimde sağlanacak başarı ile, İslâmî kültürün yeşermesi için gerekli olan naklî hükümlerin hakimiyeti, yani vahyi rehber edinme, akıl ve ilmin ehemmiyetinin takdiri, medeniyet güzelliklerine rehberlik, kardeşlik, dayanışma ve doğruluk gibi esaslar tesis edilecektir. Bu esasların belirlendiği İslâm kültürü, teşkilatçılık, idarecilik, adalet ve fedakârlık gibi duyguları uyandıracaktır. (Mürsel, 1980: 207). Zaten "İslâmî kültür, Müslümanca yaşayış tarzının bir fonksiyonu niteliğindedir. İslâm'ın öngördüğü hayat tarzını eksiksiz olarak yaşayan insanlar, sonuç olarak çevrelerinde bir İslâm kültürünü de oluşturacaklardır." (Özdenören, 1988: 140).

Batıdaki medeniyet anlayışı

 

"Modern medeniyet, tekniklerinin ve saldırgan ahlâksızlığının doğurduğu hızlı başdönmesinden sarhoş bir vaziyette, belli bir gâye gözetmeksizin hareket etmektedir. Yön tayin fikrinden mahrum bir şekilde, kendini beğenmişlik zihniyetinin etkisi altında boğulmaktadır. Yeni yeni bizzat kendi şuurunu ve modern dünyanın yapılarına ve karmaşık problemlerine uygun ahlâki bir şuur araştırmaya koyulmuşsa da henüz yeteri kadar kendine özgü zıtlıkların şuuruna varmamıştır." (Lahbabi, 1980: 97).

Batı medeniyeti, insanlığa göz kamaştıran ürünler takdim etmeyi başarmıştır. Zalim, çıkarcı ve israfçı insanların elinde oldukça, "eşya yığını" diyebileceğimiz bu ürünlerin, insanlığın kanayan yaralarını sarması, umumi sulhü temin etmesi, çoğunluğun mutluluğunu gerçekleştirmesi, kısacası medeniyeti doğurması beklenemez.

Batı medeniyeti, insanın sadece maddî yönünü dikkate alır. Oysa yine batılıların itirafıyla "sadece kendi çıkarını düşünen ve maddeden başka birşey görmeyen insan, sonunda ruhî bir bunalıma girerek çevresine karşı tamamen yabancılaşır." (Dube, 1988: 508). Zaten madde ve mana, akıl ve kalp, dünya ve ahiretten "birini göremeyen kimse hakikatin yarısını idrak etmiştir. O kimse tek değirmen taşıyla un öğütmeye kalkışan kimse gibidir." (el-Buti, 1987: 73).

"Batılılar ilim, kanun fikri ve mesuliyet hissi üzerine kurup geliştirdikleri medeniyete heves, his, heva, rekabet ve tahakküm (zorbalık) üzerine yürüyen bir mahiyet vermişlerdir. Bu bakımdan da bu medeniyet, mensuplarının saadetini temin edememiş, bunalımlara ve ihtilallere sebebiyet vermiştir. Batı medeniyeti bu hususiyetleri ile insanın yaşama şartlarını ve ihtiyaçlarını ağırlaştırıp çoğaltmıştır. Moda ve buna benzer alışkanlıklarla zaruri olmayan ihtiyaçları zaruret derecesine çıkarmış ve böylece israfa kapı açmıştır. Bu maddî meşguliyet içinde boğduğu insanı, mânen ihmal ve huzursuz etmiştir. İnsanın en mühim yönü olan dinî ve mânevî hayatıyla ve moral ihtiyaçları ile alâkalanmamış, âdeta insanı maddeye ve menfaat duygusuna esir duruma getirmiştir." (Mürsel, 1980: 225). Bu yüzden, medeniyetin hakiki gayesi olan "umumi huzur ve saadeti" tesis edememiştir. "Batı, memleketleri kaba ve haşin bir çalışmayla sanayileştirmiştir. Şimdi insanîleşmiş bir çalışma sayesinde, milletleri medenileştirmek söz konusudur." (Lahbabi, 1980: 78).

Bir karşılaştırma

 

Batı medeniyetinin sosyal hayatta dayanak noktası kuvvettir. Hedefi menfaattir. Hayattaki prensibi mücâdeledir. Cemaatlerin irtibatını ırkçılık ve menfî milliyetçilik ile sağlamaya çalışır. Gâyesi, nefsin heva ve hevesini tatmin ve insanların sunî ihtiyaçlarını artırmak için bazı gayr-i meşru eğlencelerdir. Halbuki: Kuvvetin neticesi, tecavüzdür. Menfaatin neticesi, her arzuya kafi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Mücadele prensibinin neticesi, çarpışmaktır. Irkçılığın neticesi, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte şu medeniyetin şu prensiplerindendir ki, bütün çekiciliğine rağmen insanlığın ancak yüzde yirmisine, aldatıcı, gelip geçici bir mutluluk verip yüzde seksenini rahatsızlığa ve sefalete atmıştır.

İslâmî medeniyetin dayanak noktası, kuvvet yerine "hakk"dır. Gayesi, menfaat yerine "fazilet ve Allah rızası"dır.Hayatta, mücadele yerine “yardımlaşma prensibini” esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, ırkçılık ve milliyetçilik yerine ‘dini’ " kabul eder. Gâyesi, nefsin heva ve hevesinin gayr-i meşru tecavüzlerine sed çekip ruhu yüksek fikir ve derin bilgilere teşvik ve ulvî hisleri tatmin etmektir ve insanı gerçek insanlık mertebesine sevkederek insan etmektir. Hakkın neticesi, ittifaktır, birliktir. Faziletin neticesi, dayanışmadır. Yardımlaşmanın neticesi, birbirinin imdadına koşmaktır. Dinin neticesi, kardeşliktir. Devamlı kötülüğü emreden nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu olgunluğa doğru kamçılamakla serbest bırakmanın neticesi dünya ve ahiret saadetidir.

Batı medeniyetinin parlaklığı

 

Ramazan el-Butî, batı medeniyetinin parlaklığından dem vuranlara şöyle cevap vermektedir: "Ben İslâm medeniyeti alevinin, batı medeniyeti alevi parlayınca söndüğünü ve İslâm ümmetinin onun câzibesi çerçevesine düştüğünü zannetmiyorum. Çünkü İslâm medeniyeti kuvvetinin ve parlaklığının zirvesinde kalsaydı batı medeniyetinin ne bir şuâsı ne de bir parıltısı zuhur etmezdi. Hakimiyetinin artıp diğer milletlerin onun câzibesine kapılması bir tarafa, bir parıltısı dahi gözükmezdi. Eğer batının kefesi ağır geldiyse bu tarafın kefesi hafifleştiği içindir." "İnsanların batı medeniyetinde görüp parlaklık zannettikleri şey, hakikatte İslâm medeniyetinin gerilemesinin aksetmesidir. İslâm ümmetinin ahlâkî ve sosyal seviyesinden aşağıya doğru inmesi, batı medeniyetinin zirvede kaldığı zannını uyandırmaktadır." (el-Butî, 1987: 166-178).

İslam medeniyetinin teşekkülünde gerekli esaslar

"Bir medeniyet, marifet, sanat ve ticaret sahaları üzerine kuruludur. Aynı zamanda bu üç unsur, cemiyetin yaşama tarzını şekillendirir. Bu esaslar çerçevesinde meydana gelen medeniyetten beklenen netice, güzelliklerini göstermesi ve insanlığın hepsine veya hiç olmazsa ekserisine maddî ve mânevî saadet temin etmesidir." (Mürsel, 1980: 227).

"Çevre çok çetin şartlar sunduğu zaman medeniyetler doğar. Bu güçlükleri yenmek büyüme fiilidir." Büyümek için çalışmak kaçınılmazdır. "Çalışma, halkın önemli bir tehlikeyi aşmak için, ortaklaşa yapılan faaliyetinde bir araya toplanmış bütün enerjisidir. Bu anlarda yaşamak için değil, yaşatmak için çalışmak söz konusudur." (Nebi, 1983: 43-85).

Diğer önemli bir esas doğruluk, fedakârlık, kardeşlik gibi hasletleri bağrında toplayan İslâmî ahlâktır. "İnsanın kardeşiyle arasındaki gerçek ve yapıcı yardımlaşma bağını ihya eden yalnız ahlâktır. İnsanı ilim sahasından ilim ile amel etme sahasına geçiren yalnız ahlâktır. Sonra o amelden istifade etmenin en salim yoluna insanı tâbi kılan yine ahlâktır." (el-Butî, 1987: 200).

Özetle, İslâmî medeniyetin maddî ve mânevî olmak üzere iki dayanak noktası vardır. "Maddî cihet, ilmin beynelmilel vasfı sebebiyle her yerden temin edilebilecek ve mânevî cihet ise, kaynağını İslâm'ın ahlâk ve fazilet ölçülerinden alacaktır. Böylece, İslâmî bir medeniyetin teşekkülü sağlanacaktır." (Mürsel, 1980: 227).

Gerçek kültür ve medeniyet

"Gerçek kültür; hakiki din, yüksek ahlâk, fazilet ve hazmedilmiş ilimlerin potasında kaynaya kaynaya olgunlaşır. Dinsizlik, ahlâksızlık ve cehâletin hâkim olduğu bir atmosferde ne gerçek kültürden bahsetmeye, ne de o iklim insanının ondan faydalanmasına imkân yoktur."

"Gerçek medeniyet; daima ilim ve ahlâkın atbaşı götürüldüğü iklimlerde tahakkuk ettirilebilmiştir. Bu itibarladır ki, herşeyi sadece ilimle ele alan garp medeniyeti, hep mefluç bir medeniyet olarak kalmış, ilme karşı fermuarını çekip kendi içine kapanan şark medeniyetleri de, halihazırdaki durumları itibariyle o semanın üveyki olmaktan uzak bulunmaktadırlar. Geleceğin medeniyeti, garbın ilim ve fenleri, şarkın da inanç ve ahlâk felsefesi meşcereliğinde boy atıp gelişecektir." (Şahin, 1987: 52-99).

Kaynaklar:

Begoviç, Ali İzzet (1987). Doğu ve Batı Arasında İslam. İstanbul: Nehir Yayınları.

el-Buti, Ramazan (1987). Kur'an'da İnsan ve Medeniyet. İstanbul: RisaleYay.

Dube, S. C. (1988). "Cultural dimensions of development", International Social Science Journal. November.

Karakoç, Sezai (1986). Çağ ve İlham II. İstanbul: Diriliş Yayınları.

Lahbabi (1980). Milli Kültürler ve Medeniyet. İstanbul: Tur Yayınları.

Müftüoğlu, Atasoy (1982). Vakti Kuşanmak. Ankara: Akabe Yayınları.

Mürsel, Safa (1980). Bediüzzaman Said Nursi ve Devlet Felsefesi. İstanbul: Yeni Asya Yayınları.

Nebi, Malik bin (1983). Çağdaş Temel Konular: Medeniyet, Kültür, İdeoloji, Demokrasi, Oryantalizm. Çev. Veysel Uysal, İstanbul: Bir Yayınları.

Özdenören, Rasim (1988). Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler. İstanbul: Risale Yayınları.

Şahin, M. Abdülfettah (1987). Ölçü veya Yoldaki Işıklar 2. İzmir: TÖV Yay.

Turhan, Prof. Dr. Mümtaz (1987). Kültür Değişmeleri. M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.

Türkdoğan, Prof. Dr. Orhan (1989). Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi. İstanbul: M.E.B. Yayınları.

Türkdoğan, Prof. Dr. Orhan (1988). Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi. Ankara.                                                                              

                                                                            

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1