|
DİNLER TARİHİ Mesih'in dini, Avrupa'da sağlam olmayan bir
sıfatla dağınık feodalite unsurlarını bir araya topluyor, birbirine bağlıyor,
çeşitli feodal kesimlerden bir Hıristiyan ümmeti meydana getiriyor. Feodalite
kapalı bir düzendir. Aristokrasi, gelenekleri ve
adetleriyle büyük bir mülkiyet; efendiler ve halk çelişkisi. Kapalı bir düzen
ve dış yüzü toprağa bağlı. Kapalı
düzen nedir? Kapalı düzen iki özelliğe
sahiptir: Biri kapalı bir dünya görüşü, diğeri ise kapalı bir üretim ve
ekonomidir. Kapalı'
üretim ve kapalı ekonomi ne demektir? Bir köy, kapalı bir üretim ekonomisine
sahiptir. Buğdayı ve arpayı tarladan getiriyor. Arpayı merkebine veriyor,
buğdayı kendisi tüketiyor. Pamuğu hanımına veriyor, o da ondan.bir parça
dokuyor, kendisi giyiyor. îneğinin sütünü veriyor, yumurta alıyor, Meyvesini
yün ile değiştiriyor. Başka bir şahıs ise yününü, peynir veya lorla
değiştiriyor. Peynir verip soğan alıyor. Bu köy kalesinde üretim ve
tüketim, kapalı bir dairenin etrafında dönüyor. Şayet bu kaleye dikkatle
bakarsanız, kapalı bir toplumu gözlerinizle
göreceksiniz. İran'da bu tür kaleler henüz
mevcuttur. Bu kalelerin çevresinde birer hisar görürüz. Genellikle dört burcu
ve bir kapısı olan hisarlar. Bu, kapalı bir toplum olduğunu gösteriyor.
Toplumun kapalı oluşunun işaretlerinden biri, kapalı üretimdir. Üretim ve
iktisat birbirini bir daire üzerinde takip eder. Kapalı ekonominin teme^
özelliklerinden birisi, üretim ile tüketimin beraber oluşudur. Böyle bir köye
bir adanı gelip, derin bir kuyu kazar. Bir defada ikiyüzbin tümenlik bir
pancar işi yapıp, bu pancar işinden dörtyüzbin tümenlik bir gelir elde
edince, bu kapalı daire birden kırılmış olur. Burada üretilen bütün pancar,
köyün iç üretim dairesine dahil .değildir. Bu pancarlar kamyonlar vasıtasıyla
1O km, veya 2O km uzaklıktaki şeker fabrikasına gitmektedir. Üretimin kapalı dairesinin,
burada dış pazarlar tarafına doğru açıldığım görüyoruz. Pancarın şeker
fabrikasında şekere dönüşerek bütün iç ve dış pazarlara gidip, dağıldığım
görüyoruz. Kapalı
dünya görüşü ne demektir? Sadece, insan zihninin dünya
hakkında sahip olduğu tasavvurdan ibarettir. Hangi
insan? Kapalı bir ekonomide yaşayan
insanın, dünyası da kapalıdır. Bütün gökyüzü onun köyünün etrafım saran bir
örtüdür. Diğer taraflardan hiç haberi yoktur. Dünyası kapalıdır, küçüktür. Bizim köye yakın bir köyün
bir ağası var, zavallının durumu da iyi değil. Bir çift sebilden başka bir
şeyi kalmamış. Köyün halkı önceleri onun raiyyesi idi, onun sayılıyorlardı.
O, büyüklük onların zihinlerinde hala var. Onlardan biri bana şöyle
diyordu: "Siz yabancı ülkelere gittiniz, oralarda da bizim bu Hacı Ağayı
konuşuyorlar mı?" Ondan bahsediyorlar mı? Bu adamın gözünde dünya, ortasında Hacı
Ağanın bulunduğu büyük bir saraydan ibarettir; yukarıda da Hacı Ağanın
Allah'ı vardır. Ortaçağ'da böylesi bir toplum vardı. İki unsur geldi, hem
ortaçağın dünya görüşünü hem de ortaçağın kapalı ekonomik üretim alt yapısını
açtı. İki unsurdan biri, feodalitenin zirai üretim sistemi bünyesinde hızla
gelişen burjuvazi hareketi, diğeri ise, materyalist dünya görüşünün yeni
aydınların düşüncesine vurduğu darbeydi. Bunların her ikisi birbirinin sebep
ve sonucudur. Aslında
burjuvazi nedir? Küçük bir köyü göz önüne
alınız. Bazı konulan kitaplardan okumaları gereken Avrupa'lıların aksine, biz
bu konuları toplumumuzda görebiliriz. Çünkü değişme halinde olan bir
toplumumuz var. Kapalı bir zirai iktisat sisteminden, tüketimci ve komprador
bir burjuvazi sistemine geçmekte olan bir toplum. Dolayısıyla bu toplumda
sosyolojik eserler görebiliriz. Üretimi, zirai üretim esasına dayanan eski,
kapalı bir köye baktığımızda, bu köye bir dükkan açılmadan önce bir seyyar
satıcının geldiğine şahit oluruz. Köye, bir kaç top basma, çeşitli ufak tefek
şeyler getiriyordu. Bunları şehirden veya çevre köylerden getiriyor, köy
meydanında bağın-yor, mallarını tahıl, pamuk, yün gibi zirai ürünlerle
değiştiriyor, sonra gidiyor, ertesi hafta veya ertesi ay tekrar geliyordu. Genel işlemler ve toplu
takaslar, tarlaların kenarında kurulan mevsimlik pazarlarda oluyor, bu
görünüm sonra yavaş yavaş köy dükkanına dönüşüyordu. Dükkan ortaya çıktığı zaman,
feodalite bünyesinde burjuvazinin ilk çekirdeği meydana geliyordu.
Dükkancının işi, bu köydeki diğer insanların işinden farklıdır. Onlar
mahsulleri topraktan üretiyorlar, bu ise tüketim mallarını şehirden satın
alıp buraya getiriyor. Onlar ziraî üretim yapıyor,
bunlar ise el üretimine veya küçük sanayi üretimine sahip. Bu parça satıyor,
o buğday satıyor. O mal takası yapıyor, buğday verip yün alıyor. Ama bu, para
ile alış-veriş yapıyor. Para ile yapılan alış-veriş,
mal takasının yerini aldığında, orada burjuvazi meydana geliyordu. Bu
burjuvazi, ister küçük bir grup şeklinde ol-sun, isterse bir fert şeklinde
olsun sonuç aynıydı. Bu dükkancı ne iş yapıyor? Geliyor, şehirden veya diğer çevre köylerden para ile yeni çeşitler
satın alıyor (çünkü parası var), getirip bu köyde halka sunuyor. Bu malların
tüketiminin, bu köyde henüz bir geçmişi yoktur. Halkın zevkleri yavaş yavaş
değişiyor. Halk, bu elbiselerle, eşyalarla, yiyeceklerle ve yaşayış gereçleriyle
tanışıyor, bunları satın alıyor. Böylece dükkancı köye yeni bir tüketim
sokmuş, fakat yeni bir üretim getirmemiştir; masraf yeni dir. Ama küçük mülk
sahibi (feodal) veya ailesi şimdiye kadar paralarını biriktiriyor, fazla
arazi satın alabiliyor, mevcut mülk ve arazilerini daha mamur yapabiliyor,
fazla sürü alabiliyor. Mekke, Kerbela ve Meşhed'e gidebiliyor veya düğünler,
şenlikler yapabiliyor, bahşişler veriyorlardı. Şimdiyse bütün o paralar,
bütün o topraklar, hatta bütün o sürüler yavaş yavaş bu dükkana gidiyordu. Kendisinin elbisesi
değişiyor. Cübbeyi çıkarıp, ceketli ve pantolonlu oluyor. Hanımı adi pamuktan
olan çarşafı bir kenara atıp, şehir çarşafı giyiyor. Sonra davetlerin ve
ziyafetlerin şekli değişiyor. Evinin döşemesi değişiyor. Evinin binası ve
yapı şekli değişiyor, sonra şivesi değişiyor. Üretiminden başka, yavaş yavaş
her şeyi değişiyor." Tüketim hızla yukarı
çıkıyor; üretim ise, klasik bir biçimde düşüyor veya en azından sabit
kalıyor. Dükkancı borcumuzu hesap defterine yazıyor. Peşin alabilmemiz mümkün
değil deyip, borç alıyoruz. Borcumuz yavaş yavaş üç bin, dört bin beş bin
tümene ulaşıyor. Böylece, ikinci sene daha fazla tüketim oluyor, daha çok mal
sunuluyor. Dükkanın mal listesi artıyor, taksit artıyor. Devamlı Hacı Ağanın
ambarına giden harmanım şimdi birden Mirza'nın dükkanına gidiyor! Mesele, bu ailenin bir sene
boyunca yapmış olduğu tüketimdir. îkinci sene, tüketim daha çok artıyor. Ama
üretim ve harman sabittir, artmamıştır. Dükkancıya iki bin tümen fazla
verirse, kendine harmanın dibi kalıyor ve ödeyemiyor. Gelecek yıla
devrediyor, vakti gelince o yılın mas-rafı da eklenince tekrardan artıyor.
Üçüncü yıl, dördüncü yıl, devamlı borç, devamlı taksit, devamlı daha çok ve
daha çeşitli tüketim ve masraf. Mahsul artık dükkancıya cevap veremiyor.
Arazinin tapusuna el atıyor. Bağ gidiyor, koyun gidiyor, parça parça mülk
gidiyor. Yeni tüketim ve masraf hücum ediyor; bir dükkan iki oluyor, iki
dükkan. üç oluyor, hep boş ambarlar dolu dükkanlar. Hacı ağa her gün içten
tükeniyor, dükkancı onu emiyor. Burjuvazinin tüketim güvesi, feodalitenin
canına düşüyor. Bu, sayın Hacı ağanın mecbur kalıp gece yansı köyden
kaçmasına kadar devam ediyor. Yani feodalite yıkılıp, yerine burjuvazi
geçiyor. Feodalitenin içinde,
burjuvazinin meydana gelmesi denilen sosyolojik aslın anlamı budur. Burjuvazi
yavaş yavaş gelişiyor, yeni bir tüketim meydana getiriyor. Sonra tüketim
düzenini değiştiriyor, feodalite düzenini zayıflatıyor, kendi düzenini daha
da egemen kılıp burjuvazi devrimi noktasına kadar ulaşıyor. Burjuvazi devrimi, artık o
mülk sahibi ağanın egemen olmadığı, beye-fendi burjuvanın egemen olduğu
zamandır. Hanlar, derebeyler, ağalar, asiller, hacı
ağalar, hacızadeler ortadan kalkıyor, artık devran yeni gelmiş köksüz ve
başsız para babalarının eline geçiyor. Asilliğin artık bir değeri
kalmamıştır. Para, ticari hayat ve esnaflık, büyük mülkiyete dayanan zirai üretimin
yerine geçmiştir. Şimdi yeni bir örnek verelim: Bu konu, sosyolojinin
iktisadî bir konusudur. Konumuzla ilgisi nedir? Konu,
sınıfsal ahlak ve düşünce tarzıdır. Eğer bu meseleyi dikkatli
bir şekilde açıklayabilirsek, dünya aydınlarının zihninde kötü bir şekilde
ortaya konulmuş olan bir mesele açıklığa kavuşmuş olacaktır. O feodalite
döneminin özel bir ahlakı vardır: 1- Asilliğe dayanma, 2- Kapalı dünya görüşü, 3- Durgun hayat, 4- Sabit ve değişmez kutsallar, 5- Asil, köklü ve sabit sosyal gelenekler, 6-
Donmuşluk, geçmişe tapma, ecdat perestlik, ailevî adet ve geleneklerle
övünme, 7-
Gayret, mertlik, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, büyüklere saygı,
fedakarlık, kavmî taassup, manevi değerlere sevgi... gibi kendine özgü ahlakî
değerlere genel bir dayanma. Bilahare kuvvetli dinî duygu. Bu özellikler; bu
dönemin ahlakî hayatının bazı esaslarıdır. 8-
Yenilikçilik ve yenilikte getirilmesine karşı duyulan korku. Değişim ve
dönüşümden korku... Dışarıdan yüklenen unsurlara
karşı daha çok direnme, kapalı feodalite dönemi toplumunun
özelliklerindendir. Yani olan hiçbir şeyi kabul
edemiyor. Hatta süslenmesini bile değiştirmeye hazır değildir, korkuyor.
Elbisesini değiştirmiyor, yüzünün süsünü değiştirmiyor, boynunu vermeye
hazırdır ama bıyığını vermeye asla! Geleneksel usul, adetler, teşrifat,
sosyal tören, kavmî duygular, ekonomik ilişkiler, ahlakî meseleler de din
vasıtasıyla destekleniyor, kutsallık kazanıyor. Efendiler ve halkın
ilişkileri, geleneksel mülkiyet ilişkileri, sosyal ilişkiler, hatta elbise giyimi,
süsleniş, geleneksel hayat tarzı din aracılığıyla kutsallık kazanıyor. Bu
kutsama, dinin resmi temsilcileri vasıtasıyla yapılıyor; bunlar egemen sınıfa
bağlı olup, halkın efendilerine bağlanmalarını bile din vasıtayla temin
ediyorlardı. Gelenek, ahlak, din, sosyal
ilişkiler ve mülkiyet haklarının hepsi bir dokuya sahiptir. Dünyanın
kutsallaştırılması, bu dönemdeki dini anlayan en büyük özelliklerinden
biridir. Onun yenilik getirilmesine karşı direnmesi, yeni bidat ve hayatın
değişmesine karşı çıkışıdır. însanî ruh, bu dönemde
geçmiş ile övünmektedir. Ecdadıyla, babasıyla, dedesiyle, babaannesiyle,
ailesiyle, ecdadının gelenek ve hatırasıyla övünmektedir. Eskiyi, olan her
şekliyle korumak istiyor, onunla iftihar ediyor. Geçmişe tapmaktadır.
îkincisi, yeniye karşı şiddetli direnme ve karşı koyma, gelecekten korkma. O
halde feodalite döneminde duygular, ahlak ve ruh açısından iki temel esasa
dayanmaktadır denilebilir: Geçmişle övünme -veya
geçmişe tapma ile gelecekten korkma, yeniliğe karşı direnme. Gelişmiş
dükkancı ve burjuvanın tam aksine. Bu burjuva, o feodalin aksine köylü
sınıfından çıkmıştır, şimdi orta sınıfı mey-dana getirmiştir. Bu orta sınıf,
köylüden yukarıda, efendilerden aşağıdadır. Ecdadı hanzade, ağazade, asilzade
v.b. lakaplarla anılan kimseler değildir ve olmamıştır; kendi toplumunda bir
kökü yoktur. Halk ona asil ünvanıyla bakmıyor, alışılmış basit bir insan
olarak bakıyor; sadece yeni bir işin esnafıdır, zamana yetişmiştir, yeni bir
kesesi var, parası var, zengindir; ama şahsiyetsizdir, ailevî ve kan asaleti,
şerefi yoktur; toplumun nazarında o bir
"yeni yetmedir". Geçmişi yenilenen, geçmişin
hatırasının zevk ve övünç verdiği feodal için geçmiş, artık hakaret
sayılmaktadır. Feodalin geçmişe tapan ve
geçmişin geleneğini seven biri olması oranında, burjuva geçmişten bıkmıştır.
Geleneği yok etmek, geçmişle ilgiyi kesmek ister. Zira geçmiş, feodal ile
ilgiliydi. Geçmişte feodal için hürmete inanılıyordu, ama burjuva şimdi
başlamıştır. Feodal bitmek üz-eredir, burjuva ise başlamak üzeredir. O,
kendiliğinden geçmişi istemektedir, bu ise geçmişten bıkmıştır. O, geleceğe
ve yenilik getirilmesine karşı direnmektedir, zira her değişim ve yenilik onu
sarsmakta, aksine burjuvaya istikbal hazırlamaktadır. Burjuva, sadece yeniyi kabul
eden değil, aynı zamanda yeniye tapandır. Bu yüzden burjuva, açık ve değişen
bir dünya görüşüne sahiptir. Bunun aksine, feodalin dünya görüşü kapalıdır,
sabittir. Yaşam sınırı, sadece kendisi, atının merası, sürüsü, kabilesi ve
arazisidir. Sadece bunları görmüş, dışarıyı tanımamıştır. Ama burjuva, şehri,
çevre köyleri, etraftaki kabileleri görmüştür. Çünkü esnaflık hareketlidir,
çeşitli üretim sistemlerini ve çeşitli insanları, daha açık bir dünyayı
görmüştür. O halde burjuva dünyayı daha açık ve daha geniş, değişme ve
hareket halinde görüyor. Geleneğe, sosyal adetlere ve merasimlere düşmandır.
Geleceğe, değişime, dönüşüme, her şeyi döküp yeniden yapmaya aşıktır. Eğer
bunların ikisini ahlakî ve fikri görüş açısından birbirleriyle
karşılaştırırsak, burjuvanın mümtaz bir özelliğe sahip olduğunu görürüz. O da
şudur: Burjuvada değişme yeteneği, yani ilerleme yeteneği geniştir. Çünkü
hareketli bir tip-tir, açık bir dünya görüşüne sahiptir, geleceğe yönelmeye
yatkındır, geçmişe bir bağlılığı yoktur, sabit ve gelenekçi sınırların
esaretinde değildir. Halbuki onun arkadaşı, yok oldu veya yok olmak üzeredir.
Donmuş, sakin ve durgun bir haldedir; toplumu geçmişteki gibi istiyor; görüşü dardır, daima geçmiş
üzerinde düşünüyor. Burjuva görüşünün sahip
olduğu özelliklerden birisi, ahlakî değerlere insani faziletlere, kutsal
sosyal geleneklere ve kendi toplumunun dinine olan inançsızlıktır. Köylerde,
dini merasimlere, büyücülüğe, köyün kut-sal şahıslarına halkın kendileri için
kutsiyet ve hürmete inandığı, Seyyid, molla, ağazade ve köyün asillerine-
saldıran, alay eden, tenkit edenin bu adam olduğunu görüyoruz. Evine ilk defa
radyoyu alan bu adamdır. Oğlunu, hatta kızını ilk defa modern okula gönderen
yine odur. Yeni şehir elbiselerini ilk defa giyen, süslenmesini değiştiren,
geleneklerin aksine bu çevrede değişik bir gidişata sahip olan kadın onun
karısıdır. Niçin? Çünkü hiç bir şey onu geçmişe bağlamıyor. O toplumun
değişmesinde daha çok şahsiyet kazanıyor, çünkü onda eski değerler yok-tur,
yeni değerler kazanmak için çaba gösteriyor. "Hanımefendi teyze"
ol-mayan kadın "hanım" olmak için çaba gösteriyor. Halbuki rakibi
toplumun değişmesinde şahsiyetini kaybetmektedir. Böylesi bir millette
burjuva meşhurdur: Biz ona, esnaf, tüccar, para babası veya zengin diyoruz
ya! Ard arda şunları diyebilir:
Burjuva görgüsüz bir sınıftır, rüşvet ve paraya düşkündür, aşağılıktır,
köksüzdür, geleceğe yönelendir, ilerici ve hareket sahibidir, açık bir
görüşle geçmişe karşıdır, gelenekten bıkmıştır, yeniliğe ve bid'ata aşıktır,
değişme kabul edendir. Asaleti yoktur, inançsızdır, manevi değerlere inanmaz,
tüketime tapar, aşırı maddecidir. Boş ve hareketli bir dünya görüşüyle büyük
bir iradeden, yüce faziletlerden, delikanlılık huyundan uzaklaşmıştır,
"menfaatperestlik" (otilitarizm) dinine inanmaktadır, çıkarcıdır,
hakikati tanımaz. Bilahare hesapçı ve tüccar bir ruha sahiptir. Ali Şeriati |