|
İSLAM NEDİR? CEHALET, KORKU ve ÇIKAR a)
Cehalet Bana göre bütün sapıklıklar, günahlar, cinayetler, fesatlar, bütün alçaklıklar, rezaletler, düşüşler, sefaletler ve geri kalmışlıklar, kısaca kötü olan her şey; yüz karası işler ve alçaklıklar şu üç etkenden kaynaklanmaktadır: 1.
Cehalet, 2. Korku, 3. Çıkar. Ben burada toplumsal, siyasal, bireysel, grupsal, ahlaki fesat,
cinayetler ve alçaklıkların çeşitlerini teker teker anlatmayı, kaynaklarının
bu üç amilden biri olduğunu göstermeyi gereksiz görüyorum. Bu görüş ve tezîn
doğruluğunu ispat için, kendi zihninizdeki bütün suç ve cinayetlerin bir
insan ve toplum hayatında işlendiğini tasavvur edin. Bu üç amil dışındaki bir
amilden kaynaklandığına dair bir örnek bile gösteremeyeceksiniz. Bu, ispata
yeterlidir. Tevhid
ise muvahhid insandaki bu üç amili yok edip, köklerini ruhu, derinliklerinden
siliyor. Cehl: Burada, "ilm"e karşıt anlamda değildir. Burada
"ilim"den maksadım, biyolojik, matematik, fen, hukuk , edebiyat
bilgileridir; yani bilim (science). Zira bilimgörüp bildiğimiz gibi insanı;
cinayetler işlemek ve adaletsizlik yapmaktan alıkoymuyor, üstelik cinayetler
ve suçun işleniş şekli, bilgin (bilge) (bilgin fert veya toplum) tarafından değiştirilerek
yaygınlaştırılıp, geliştiriliyor. Nitekim en ileri bilimlere sahip günümüz
medeni milletleri; sömürgecilik, kölecilik, zulüm, savaş, aldatma, tecavüz,
fesat çıkarmakla meşguldürler. Fakat
günümüzde biçim değiştirmişlerdir. Evet ilmi ve bilimsel gelişmeler, medeni
insanı, ahlaki açıdan ıslah etmediği, ve geliştirmediği gibi aksine onu daha
da alçaltıp, düşüşe sevk etmiştir. Ve onu günah ve cinayet işlemede de
yetenekli yapmıştır. Bu meseleyi bugün bütün varlığımızla hissediyoruz.
Avrupalı düşünürler de bu sorun ve müşkülü gizlemeye çalışmaktadırlar. Bunun
için, böyle ilimler; Mevlana'nın deyimiyle "Ahır ilmi", dolambaçlı
gizli evler yapan zeki ve bilgili, toprak altından çıkıp, göğe bakmak, nur ve
ışığı görmekten aciz olan, aydınlıktan korkan "kör farenin
ilmi"dir. Ahlak ve insanlıkla ilişkisi yoktur. Cehaleti
de fesat ve cinayet amili olamaz. Bu ilim veya bilgi kaynağı bilimin
branşları ne ahlaki ne de gayrı ahlakidir. Cehaletten maksadım, Sokrates'in kullandığı
anlamdaki "ilim" değil, "hikmet" ile çelişen, bir sürü
fesat ve bozgunculuğun amili olandır. "Sokrates", hikmeti,
"ahlakı garanti eden şey" diye tanımlıyor, ona göre hekim (hikmet
sahibi), alçaklık ve cinayetten sakınır. Bütün fesat ve alaki noksanlıklar
cehaletten kaynaklanır. Sokrates'in hikmetten maksadının ne günümüz an
lamıyla felsefe, ne de ilimler olmadığı açıktır. Çünkü Sokrates bu tip
filozoflar ve bilginlere karşı şiddetli bir mücadele başlatmıştı. O halde
kendisini, komedilerinde yeren Aristophanes cahil midir . Sokrates'e karşı
dosya hazırlayan Anitos ve Miletus, veya onu ölüme mahkum eden mahkemenin 556
kadısı cahil ve bilgisiz midirler? Sokrates'e göre hekim olmayan kitle mi,
yoksa sofistler ve onların karşıtı olan toplumun ileri gelen filozofu, şair
ve hatipleri mi cahildir? Hikmeti Sokrates'in kullandığı anlamda, bana göre
insanı üstün ahlaka sevk eden, fesat, cinayet ve sefaletten uzaklaştıran
amillerden biri olan hikmeti, ve kötülüklerin üç amilinden biri olan cehaleti
günümüz literatüründeki kelimelerle açıklamak oldukça zordur. Burada onun
"hissedilen manası" üzerinde durmak gerekir; sözcük ve mantıki
tanımı üzerinde değil. Hikmet'ten maksad: însanın varlığının bilincinde
olması, ferdi ahlak ve insanın uyanık, güçlü, sağlam vicdanıdır. Öyle ki, bu
faktör, insanı kolaylıkla hilkat (yaradılış)ın çığırında tutup, doğru ve
makul bir yöne sevk eder, sapıklıklar, düşüşler, süfli emeller ve mutecaviz
heveslerin egemenliğinden korur ve sakındırır. îki insan: biri cani,
satılmış, süfli bir bilgin ki, kendini ucuz bir şekilde, paranın ve egemen
güçlerin hizmetine sunuyor; Bencillik, para ve şehvet karşılığında, pislik ve
çirkinliklere karşı en ufak bir duyarlılık ve tepki göstermiyor. Diğeri
ise bilgiden yoksun olduğu halde ün ve ekmek aldatmacalığı, kışkırtmalarının
ve heveslerinin doruk noktasında, en korkunç uçurumlarda öyle sağlam ve doğru
adımlar atıyor ki, sanki bilinçli bir rehberle el eledir, bütün vücudu
doğruluk ve şerefliliği billurlaştırıyor. Ondan iyilik ve güzellikten başka
bir şey türemiyor. Yüzünden kararlılık, sağlamlık, iyilik ve direniş ışınları
saçıyor. Evet bu farklılığın sebebi nedir? îkincisinin elini verdiği o gizli
el nedir? Dikkat ettiğimizde görürüz ki, birincisinin bilgin olduğu halde
yoksun olduğu duyarlı vicdan, ikincisinde vardır. Böylesine güçlü, uyanık ve
kendi bilincine varmış bir vicdan Hikmet'tir insanın büyük maneviyatının
tarihini inşa eden, büyük medeniyetlerin temelini atan peygamberlerin hepsi,
ilimfelsefe hatta okumayazma'dan yoksun olan çobanlar ve işçilerdir.
Kur'an'ın müsbet bir özellik olarak "ümmi" sıfatını peygambere
addetmesi çok anlamlıdır. Usulde
beşeri tarihin, büyük Roma'nın sosyal ve sanatsal medeniyetleri, Hind, İran,
Çin ve Yunan'ın büyük felsefi, toplumsal, ilmi, manevi medeniyetinden geçtikten
sonra gelecek son peygamber, Beşeriyetin öncüsü, kılavuzu dahî, filozof,
üstün ve çok yönlü bilgin olmalıydı. Fakat yine de okul, medrese, ilim ve
felsefe'den yoksun koyun otlatanlardan biri hatta yazı yazma bilmeyen biri
seçiliyor. Bu büyük ahlaki muslih'in ardından gelen, toplumların ahlaki ve
ruhi değişimlerinde en büyük payı olanlar da yine bilgin ve filozof değildi.
İslam'a bakın! Bir tarafta Ali, bedevi Ebu Zer, Habeşli köle Bilal, Ammar,
Yasir, Afrikalı zenci Sümeyye, hurmacı Meysem verdır. Bunların hiç biri
felsefe ve ilim tarihinde makam sahibi değildir. Diğer tarafta, Ebu Ali Sina,
Razi, Kindi, îbnül Arabi, İbni Mugaffa, Harzemi, Halil bin Ahmed... onlarm
sahip oldukları ve bunlarm yoksun bulundukları özellik nedir? Onlarda
varolan, bunlarda olmayan özel bir bilinç ve anlayışın varlığını inkar
edemezsiniz. îstediğiniz bir ad ile adlandırabilirsiniz. Düşünce, şuur,
vicdan, istidad, hidayet, özel fıtri hiss, 6. hiss. ilham, kavrayış gücü... Ama
ben Sokrates'in kullandığı terimi daha uygun buluyorum. Özellikle o, benim
aradığım manayı ileri sürüyor: Bana göre, sadrı îslam'ın Arap dilinde
"hikmet" kelimesinin böyle bir anlamı vardı. Fakat îslami
medeniyete hücum eden Yunan felsefesinden sonra Yunanca "felsefe ve
sofıa" kelimesinin tercümesine karşılık "hikmet" kelimesini
seçip, ilk değerli ve derin manasını unutuverdiler. Kur'an'da
hikmet, doğru bilgi (bilinç) ve hakkın tanımı anlamındadır. Mütevatir bir
hadiste de: "Hikmet; mü'minin yitiğidir", başka bir rivayette de:
"Allah istediği kimsenin kalbine ilim nurunu salar" buyrulur.
Burada ilim Sokrates açısından hikmetle eş anlamlıdır. Zira sıradan, kesbi
(çalışarak öğrenilen) ilim böyle bir tabir ile uyuşmaz. Acaba atom bombası
yapan fizikçiler, binlerce insanı bir savaşta zehirleyen kimyacılar, tarihi,
edebi, sosyolojik bilimlerini, bütün gerçekleri para ve güç lehine,
yorumlayarak halkı saptıran ve düşünceleri yabancılaştıranların bilgileri,
Allah'ın kalplerine saldığı nur mudur? Bu nurlar ilahi midir? Böyle bir
tabirin, benim mana açısından hissettiğim hikmet Sokrates'in anlam verdiği
hikmet ile uyum içinde olması mümkün değildir. Yoksa Muhammed, Ali, İsa,
İbrahim, Musa, Zerdüşt, Buda gibi beşerin bu ümmi rehberleri ve maneviyatın
inşa edecilerini, Allah'ın ilim nurunu kalblerine indirivermek istemediği
kimselerden saymak gerekir! En azından İslam'ın, böyle bir maksadı olmadığı
ilk baştan bellidir. İlim ve hikmet, insanın kemal ve kurtuluşunun bilimi
anlamındadır. Dolayısıyla Cehl (cehalet)den maksadım, böyle bir ilim ve
hikmetten yosun (cahil) olmaktır. Bütün kötülükler, fesadlar, alçaklıklar,
suç ve cinayetlerin kaynağı bir cehalet. Şimdi, hikmet'in bu dakik
manasına, Sokrates ve Kur'an'ın ona verdiği manaya; ahlaki ve insani öz
bilincinde olma veya özel bir anlayış ve şuur özgün bir idrak olduğuna dair
açıklamalarıma dikkat ile; "tevhid"in; bu kendi bilincinde olma, bu
insani ve ahlaki, bu rumuzlu hikmet gücünün muvahhid bir insanın tam
anlamıyla bir muvahhidin kalbinde nasıl yeşerip tekamül bağışladığını
hissedebilirsiniz. Canlı, kendi bilincinde olan,
akli nizama dayalı faaliyet gösteren hedef ve gayesi olan, düşünen, gören,
hisseden, kendindeki hiç bir şey tesadüfi ve beyhude olmayan, düzgün, dakik,
sistemli olan, tekamüle doğru ilerleyen, şuurlu ve bilinçli, iradeli,
yönlendirici olan, onda hiç bir şey eksik olmayan, güzellik ve çirkinlik,
iyilik ve kötülük karşısında reaksiyon gösteren kainatı ki; bir parçası da
insandır kavramak ve anlamakla insanın kendi hayat, düşünce, duygu
davranışlarında böyle bir sistemle bütünleşmesi, kendini bu yönde titizlikle .
kontrol etmesi, her birinin özel bir hikmeti olan kesin, belirgin, değişmez
yasaların sapmamasına dikkat etmesi kaçınılmaz olur... Böyle bir dünya
görüşü; (derin felsefi ve ilmi anlamı itibariyle), yaradılış hakkında böyle
bir telakki ve varlık karşısında böyle bir sorumluluk duymak, devamlı kendi
bilincinde olma, diğer fertler, toplum, ferdî ve toplumsal ilişkiler üzerinde
bilinç sahibi olmak, tabiatla uyum içinde olmak, insana derin bir bilinç,
kapsamlı bilgi, net ve dinamik bir dünya görüşü, hassas ve düzenli
mesuliyetler verir. İnsanın hayat tarzı, tutum
ve davranışı, düşünce ve itikadının niteliğine bağlıdır. înandığı ahlaki,
insani değer ölçütleri ve çeşitli değerler, gidişatında seçtiği hedefler,
ferdi ve toplumsal hayatıyla ilgili düzenlediği program ve tercih ettiği yol,
hisleri, mahiyeti, çeşiti eğilimler ve yüce emelleri, dünya görüşünün
keyfiyetiyle doğrudan bağlantılıdır. Varlığın
mana, akıl, sahip, düzen ve hedefi olduğuna, bununla bağlantılı olarak insan
ve insan hayatının, Sartre'nin dediği gibi olmadığı boş ve düzensiz
olmadığına inanmak; aydın ve apaçık bir görüş, müsbet ve geniş bir dünya
görüşü, insanın toplumsal ve ferdi hayatı ve ahlaki ilkelerinin altyapısını
oluşturur ve cehaleti yok eder. Einstein'nin "irfani duygu ilmi araştırmaların
temelidir"(*) ilkesine inanmasının sebebi budur. b) Korku
ve Çıkar (Menfaatçılık) Tevhid'in insan ruhundaki "korku" ve "çıkar"ın
kökünü nasıl kazıdığını anlamak çok kolaydır. Allah'a, özellikle tevhide
iman, muvahhid bir insanı, tehlike ve zarar duygusundan kaynaklanan her türlü
süfli ve düşüşe sebep sapmalardan alıkoyar. Zira, böyle bir güç olan
"Allah" tarafından korkunun ve tehlikenin varolacağını bilir. Her
şey ve herkesi O'nun indinde aciz ve güçsüz bilir ve herkesi güçsüzlükte eşit
sayar ve insan acizden korkmaz. Bir insanın hayatındaki korkular nedir? Ölüm,
fakirlik (yoksulluk), zaaf (güçsüzlük) ve çeşitli mahrumiyetlere
yakalanmaktan korkmak. Dayanağı Allah olan, tevhide gözleyici, güçlü, gören, hesap
sahibi, adil bir Allah'ı yakın dostu bilen, bu varlıktaki bütün işlerin
ipuçlarını onun elinde gören bir insanın yalan söylemesi mümkün mü? Her türlü
alçaklıklara gönül vermesi, bir iş ve işverenin aleti olması mümkün müdür?
Bildiğimiz gibi yaltakçılık ve el pençe divan durmak, sosyal açıdan iğrenç
sonuçlar doğurduğu gibi, insanı ahlak açısından da, hayvani mertebeye
düşürür. Niçin yaltakçılık yapılıyor? Ya korku ya da tamah söz konusudur.
Gerçekten Allah'ı hissedip, O'na inanan kimseyi kim tehdit edebilir? Kim onu
itaate zorlayabilir? Kıskançlıklar, cimrilikler, sermaye birikimi, tabii
nimetlerden diğerlerini yoksun bırakmak, büyük malikiyetler, sermayedarlık ve
bu yoldan beşeriyete karşı yapılan cinayetler, insanlığa verdirilen çile ve
acılar, sömürü, diğerlerinin emek ve sırtlarından geçinmek, para perestlik,
fesatların kaynağı olarak hem toplumu fesat ve bozguna uğratır, hem de ferdi,
manevi tekamülden alı koyar. Onu hastalık ve düşüşe sevk eder. Bunların hepsi
yoksulluktan korkmaktır, tamah ve hırstır. Yaltaklanma,
yalancılık, yardakçılık, merkeb veya it olmak, adaletsizliklerin muhafızı
olmak, şehvet perestlik, aldatmacalık, ihanet, tecavüz... hepsi ve hepsi, ya
korku ya da tamahkarlıklardan kaynaklanır. Burada tamahkarlık genel
anlamdadır. îktisadi, ruhi, içgüdüsel, ad (ün), ekmek veya şehvet, para, zor
veya lezzet; bu iki amil beşeriyeti üç kısma ayrıyor: 1. Tecavüz ve cinayete başvuranlar (bir tamah ve çıkar için); 2. Korku veya tamahkarlıktan dolayı bu ilk grubun alet ve
işbirlikçisi olanlar; 3. Tecavüze uğrayan çoğunluk; Bu her üç tip, insanlığın
gözünden düşmüştürler, yüce insani ve manevi merhaleye ulaşma ve kemale erme
kabiliyetinden yoksundurlar. Bu tertible beşer tarihi, bütün güçlere ve uygun
zemine sahip olmasına rağmen devamlı geriliyor. Medeni insanlık sürekli
fesada gidiyor ve cinayetler işliyor . Bu gün en medeni ve uygar insanların,
insani açıdan bir vahşiden daha aşağılık ve iğrenç olduğunu gömüyor muyuz? .Büyük
ve görkemli toplumlar, değerli kültürler ve köklü medeniyetlerin günümüz
dünyasında her şeyin "tüketim piyasası"na dönüştürülmesi uğrunda
kasıtlı olarak yok edildiğini görmüyor muyuz. Muvahhid,
kelimenin derin ve gerçek manasıyla, kaypak bir şahsiyet ve kişiliğin sahibi
değildir. Zira her taraftan korku ve tehlike amillerince çevrilenlerle
mücadele edip, onlarla anlaşması, onlardan kendini uzak tutup, saklanması,
gizlenmesi, kendini başka türlü göstermesi, yaltaklık, kölelik yapması ve
teslim olması kaçınılmaz değildir. Veya tehlikeleri atlatabilmesi için
müşkülat karşısında direnmemesi, çıkar elde etmek, zararı defetmek veya bir
lezzete varması için binlerce fırsatı kaçırmamayı tercih etmesi ve mevkileri
insiyatifine alması ve "maslahat" için herkese yanaşması, o fırsat
ve uygun durumu kaçırmaması, kendini her şeyle uyum içine sokması, kendi
ortam ve zaman şartlarının ya da dehşetli ve güçlü hakim sınıfın, patron veya
ağa'nın renk ve kılığına bürünmesi söz konusu değildir. Korkak ve tamahkar
hiç bir zaman "benlik ve öz" sahibi değildir; kendi rengine
bürünmüş değildir ve tek bir renge sahip değildir. O her zaman 'diğerleri'dir
ve asalet'i, ben ve benlik sahibi değildir. Zira korku ve çıkar amillerinde
yok olmuştur. Böylece yabancılaşmış, insaniyetten dönüş yapmıştır. Artık
"kendisi" var değildir, hiç bir şey değildir, boş ve kof'tur. O
artık, Muhammed Taki'nin oğlu olarak özel ahlaki, ruhi, fikri, itikadi,
taassublar ve prensiplere sahip Muhammed Ali değildir. O, diğer biridir.
Diğerleri de "ben o kimseyim ki, Rüstem pehlivan gibi" diyerek
başkalarıyla öğünüyor, psikolojik olarak "kendini" vicdan yapmıyor.
Zer ve zor sahibi (sermayedar ve diktatör) kimselerin benliğinde kaybolmuş,
falan ve filan kimseye meczub olmuştur. Başka bir deyişle korku ve çıkar,
insanda cinin hulul etmesi gibi, hulul edip, onda etki bırakmıştır. Cin'en
çarpılmış, artık kendini vicdanlı bulmaz. îşte yabancılaşmanın anlamı budur.
Hegel ve daha ayrıntılı olarak Marx bunu açıklamışlardır. Eğer pazar ve çarşı
(esnaf) ehlindense, geçim araçlarını hazırlamaya çalışan, parayı bir araç
olarak kullanan bir insan değildir. Artık o, "o = özü" değildir;
kağıt para, akça, çek ve tahvillerdir. Eğer memur (bürokrat) ise, idarede bir
kaç saat çalışan bir "şahsiyet" değil, bay Hasan değil, bay gişe 3,
bay kademe 5, bay memur No: 717'dir. Aynadan ziyade ücret listesinin önüne
geçmekle varlığını hissediyor. Ayna önünde anlamsız "leş" ve
"kend"siz bir şey görüyor. Gerçek anlamıyla anlamsız! Zira o
kendisi bağımsız bir manaya sahip değildir. Kademesi, masası, gişesi, ücret
listesi, numarası "O"nu oluşturuyor. Genel müdürlük, reislik,
zabit'lik "O"na anlam kazandırıyor. Düşünce tarzı, akide, beğeni
(eğilim) iş türünü ona benimsetiyor. O, bir boş "varlık"tır.
Bunlarsa onun öz ve mahiyetini oluşturmaktadır. Bu amillerin değişmesiyle
memurlarda bu anlamların da değiştiğini görmüyor muyuz. îşçi, çalıştırdığı
makinanın devamıdır. Şoför ve sürücü kendini fren, vites ve direksiyonun
devamı olarak hisseder. Onlar gerçekten teşhis ve seçim gücüne sahip
değildir. Hatta zevk, tutum ve beğenilerini de başkaları tayin ediyor. Eğer
o, gündüz gece'dir derse, bu hemen ay ve yıldızlan hisseder. Zira o kendini
görmüyor ve kendini anlamıyor. "Patron"un beğendiği her noksanlık
ve eğrilik, bir sanattır ve doğrudur. Evet bunlar ilk önce kendilerini başka
türlü gösterip çehre değiştiriyorlar ve kendilerini bu
"gösterge"nin altına, çıkar ve maslahat icabı geçici olarak
gizliyorlar; yoksa batınları başkadır, kalpleri de... Fakat bu dış görünüş ve
renk, zamanla içe sızıp, kendi potasında onu yoğuruyor, riyakarlık ve
sahtekarlık, "iç ve öz'de başka türlü, dışta ve görünümde başka türlü
olma" niteliğini (ki bu geçicidir) yavaş yavaş kaybedip, bu çıkar icabı
olan iradi tutum, sürekli bir adet ve tabiata, ruhi ve ahlaki bir duruma
dönüşüyor. Herhalde siz çıkar icabı renk değiştiren (çehre değiştiren),
devamlı oldukları gibi durmayıp, çıkar icabı kendilerini başka türlü gösteren
birçok kimse görmüşsünüzdür. Onlar kendi görüş ve inançlarının o kadar
tersine konuşup yazı yazmış, çalışmış, yaltaklık yapmış, töhmet altına
girmiş, dostluk veya düşmanlıkta bulunmuş ve çalışmışlardır ki, artık
kendilerinin ne olduğunu yavaş yavaş unutmuşlardır. Artık bu çıkarlar
dışında, bu dış görünüş, renk ve "gösterge" dışında "var"
olduklarını hissetmemektedirler. Eğer
ondan samimice ne olduğu ve kim olduğunu, ne düşündüğünü ve neyi beğendiğini
sorsan, samimi bir şekilde cevap vermeyi başaramaz, çünkü bilmiyor,
"var" değildir ki, bilebilsin. Asında kof ve boş bir nesneye
dönüşmüştür. Çünkü çıkarcı bir insan olmuştur. Artık o, gerçek "insan
değildir. Diktatörlük niçin kötüdür? Çünkü diktatörün kişiliğinde, diğer
şahsiyetler yok edilir. Bir toplum veya milyonlarca çıkarcı insan onun
şahsiyetinin içinde yoğrulup tek bir "ben", tek bir "gerçek
insan" ve tek bir "şahsiyet" oluverir. Böylece toplum
yoksullaşıp, sefalete düşer. îspanya milleti, Batı medeniyetinin ilk
ilhamcıları, bu gün hepsi "protestocular dışında"
"Franko" olmuşlardır. 1933-1945 yıllarında bilgin düşünür, aktif
milyonlarca insan Almanya'da "Hitler"e, Stalinist Rusya'da soylu
bir Gürcü'ye dönüşüvermişlerdi. Diğerleri ne olmuştu? Diğerleri ya korku, ya
da çıkar için imparatorun otomobili, tabancası, gözlüğü, kalemi ve
basamağının uzantısı olmuşlardı. Tevhid
ise, böyle bir toplumsal hastalığın zuhur etmesine izin vermez. Kudrete
çarpılma, para çarpılmışlığı ve ün'e düşkünlük... Muvahhid, kainat ve hayatta
binlerce korku ve çıkar amilini, tehlike zamanlarını ve fırsatçılığı görmez.
Alemde iki kutuptan başka bir şey yoktur: "Allah" ve O'nun
dışındakiler (masira). Bütün ümetler, korkular, çıkarlar, kudretler (güçler)
ve iradeler o kutuptadır, diğerinde ise hiç bir şey yoktur. İslam insanı her gün en az on defa,
yaratıcı, mutlak irade sahibi ve kainatın hakimi karşısında bulunup, canı
gönülden inanarak kendine ve Allah'a hitaben, "sadece ve yalnızca sana
ibadet ediyorum (tapıyorum), yalnız ve yalnız senin kölen ve kulun oluyorum,
sadece senden yardım umuyorum..." demesini istiyor. Herkese ve her şeye dua etmek, tapmak, boyun
eğmek, ümit bağlamak; herkesin, her şeyin, zarar, çıkar, nimet, saadet,
şekavet ve tehlikenin kaynağı olacağını sanmak reddediliyor. Bunlar mutlak
olarak Allah'a bağlanıyor. Bir insan ömür boyu en azından her gün ve gece on
defa olmak kaydıyla tevhid mektebinin temel ilkeleri olan bu ilke ve şiarları
samimi bir şekilde bizzat kendisi ve "Allah" için, devamlı beyan
etmelidir. Bu itikadi, fikri, ahlaki ilkeleri beyan etmek, özel ruhi, bedeni
şartlar ve zamanları gerektirir. Ruhen, tamamen bu duyguya kapılmak, pak ve
hazır olmak gerekir. Bunları değişime uyumlu bir biçimde dile getirmek
gerekir. Gündüzün başlangıcına işaret eden Güneş'in doğuşunun eşiğinde,
ekvatora varışında, güneşin mağrib (batı)e doğru akışında ve son buluşunda,
batışıyla gecenin başlamasında, insan ve tabiatın zulmet, karanlık ve
sessizliği büründüğü "gece"de... yani her zaman, her bir hal ve
durumda, tabiatın değişmesine tamamen uygun olarak insan, vahid (tek) Allah,
varlığın ruhu, tüm kainatın genel yönü (Allah) karşısında dize geliyor ve
O'ndan başka bir şeye ibadet (dua) etmeyeceğini, O'ndan ve O'nun hışmından
başkasından korkmayacağını bildiriyor. Böylece, insan ruhundaki bütün zaaflar, korkular,
tamahkarlıklar yok olur. İnsan, bağımsız, kendine güvenen, korkusuz, tamahkar
olmayan ve ihtiyaç duymayan bir varlık olur. Her asırda herkes karşısında
insani şahsiyetini korur. Muvahhid, hür, bağımsız ve yürekli bir insandır.
Hayalinizde bir toplum inşa edin; Platon ve Thomas More inşa ettikleri gibi,
bu hayali toplumdaki fertlerin her biri, bağımsız bir iklime hür kişiliğe
sahip, korku ve tamahkarlıktan uzak, yaltakçılık, yalancılık, aldatma,
uşaklıktan arınmış olsunlar; Bu toplum nasıl bir toplum olur? Nasıl ve ne tür
şeylerden zarar görür ve çile çeker? Hangi bir amil onu hasta yapıp,
saptırabilir? îşte İslam Peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.)nın kendi
hareket ve risaletine tevhid sloganıyla başlaması tesadüfi değildir:
"Lailahe illallah" deyin; Kurtulun! Bu "kurtulun" sıradan
dini mezhebi bir terim değildir. Bundan maksat, sadece "bu ilkeye
inanan, ahirette kurtulacak ve kıyamet mahkemesinde "eren"lerden
olacak" değildir. "Kurtulun" lafzım mana itibariyle engin
sınırları vardır. Burada "insan"m kurtuluşu söz konusudur. Neden
kurtuluşu? Her bir bağ, baskı ve (sınırlamalardan), hem bu hayat hem de öteki
hayatta ölüm sonrası işkencelerden. Felahı, hürriyeti, kurtuluşu, çiğneyen
her şeyden kurtulmak. Neler insanın kurtuluş ve hürriyetini engelliyor? Korkular,
tutkular, beklentiler, hırs, tamah, lezzetler, heva ve hevesler, cimrilikler,
muhafazakarlıklar, zamanın ve zaman ürünlerinin rengine bürünmeler,
uşaklıklar, yaltaklanmalar, kölelikler, kuklalaşmalar, aldatmalar, yalanlar,
çıkarcılıklar, fesatçılıklar, torpil yapmalar... Bütün bunlar toplumsal
hayatımızda ruh, şahsiyet ve insanlığımızın el ve ayağına dolanan, gün
geçtikçe daha da sıkıştıran iğrenç ve kötü bağlardır. Dünkü altın biriktirme
eylemi, bu gün en korkunç ve vahşi kapitalizme dönüşmüştür. Dünkü
"karaborsacılık" bu gün en sert ve cinayetkar "terörist kartel
holding" şeklini almıştır. Her toplumun elit tabakasının özel hayatında
haremlikler şeklinde bulunan şehvet perestlikler, bugün sayısız kareler,
pavyonlar, diskotekler, özel ve genel gece kulüpleri şekline bürünmüştür.
Bedeni ve bireysel kölelik, ilkel grupların köle edinilmesi; bu gün toplumsal
kölelik, daha çok fikri ve ruhi kölelik şekline dönüşmüştür. Uluslar ve
halklar köleleştiriliyorlar. Ruhlar ubudiyet ve teslimiyete sevk ediliyor, insanlık
köleleşiyor. Dün erbab (patron, ağa, han) her hülkarda bir insandı; bu gün
ise vahşi sermayedarlık rejimi, gizli ve açık eski veya yeni sömürü ki ondan
kurtuluş, hiç bir Spartakus'ün isyanıyla mümkün değildir ve daha kötüsü
maşinizm (makinalaşma ve bürokrasi) söz konusudur. Benim söylemek istediğimi
Avrupa biliyor. Henüz biz bu kör, sağır, taşlaşış, haşin ve acımasız iki
patronu tanıyoruz. "Yeni Çağ" filinde o çaresiz işçinin aklına
çarkların insanı öldüren acımasız dişlileri arasında nasıl ezildiğini görmediniz
mi? O, bu çağın insanlık sembolüydü. Geçmişe nazaran, binlerce kat daha haşin
ve çirkin olan çağımızın kölelik sembolü idi. Niçin? Zira dünkü kölelik,
boyuna takılan bir ip idi. Bu günse, toplusal hayattaki karmaşık düzen,
insanın zihin ve kalbinde bulunan oyalayıcı, yalancı kültürdür. Dün insan
esir ediliyordu, bugünse değiştiriliyordu. Dün bir kafileye (kervana) gece
baskını şeklinde yapılan tecavüz, bu gün bir illete, ırka ve kıtaya karşı
"güpegündüz girişilen kanlı baskı" şekline; "Sartre"in deyimiyle
"bir milyar beşyüz milyon yerliye karşı yeryüzündeki beşyüz milyon
insan" tarafından girişilen tecavüze dönüşüştür". Artık yorgan,
kili, kap, bakır, değil, mezheb (din), kültür, tarih, medeniyet, ahlaki
fazilet (erde)ler, maneviyatlar, milli gelenekler, yeraltı kaynakları,
piyasalar ve her şey... yağmalanıyor. Günden güne daha da sıklaşan bu
zincirler, beşeriyet ve beşeri medeniyeti tehdit ediyor. Günümüz insanı,
etrafında ağ örülen ve örüldükçe daha fazla hapsedilen kurt gibidir. Onun
kaçınılmaz kaderi, sindirilmek ve boğulmaktır. "Felah"; içten ve
dıştan mahpus olan, esir düşen bu insan acil ve hayati ihtiyacıdır: |