|
Su Değer Koz Alazlanır Darağacına tüneyen yarasalardık gecede. Gece, aşkların, sidik ve sperm kokularının yatağıydı. Şimdiki zaman gözlerimizin gözlerimizi içtiği andan başlar, kuytulara çekilen bedenlerin davetkar ve ne kadar olabiliyorsa o kadar cüretkar salınımıyla son bulurdu. Ertesi gün pantolonlardaki zift ve kuş pislikleriyle hatırlatırdı dün gece kendini ve kendi geçmiş zamanını. Bazen ayda bir hatırlarım, bazen senede... İlk geçmiş düngecemden bu yana onikiyıl oldu, belki daha fazla. Yine, dün geceki gibi aynı taşa oturmuş, gözlerimi denize sansürleyip yalnızlığıma süzülecek olanı beklemiştim. Geldi. Acemiliğimden olacak elini tutmuştum. Saşırdı. Gözlerimdeki utancı yakaladı: Utandı. Kalktı, yürümeye başladı hızlı hızlı. Tutuşan elimi denize daldırdım ilk önce, sonra gözlerimi sırtına... Dondu. Gel dedi. Gittim. Bundan daha büyük olmasına rağmen değişmeyen, sınıfsız otel odalarından biriydi gittiğimiz. Işıkla kaçışan hamamböcekleri, solgun duvar kağıtlarına desen havası veren sivrisinek ölüleri... Yırtık, birbirinin eşi olmayan terlikleri giyer giymez kenetlendi dudaklarımız. Işığın, penceredeki ve kapıdaki buzlu camın varlığını anımsayan ellerimiz perdelere, elektrik düğmelerine ulaştı. İki yatağın da örtülerini kaldırdık ve köşede olana iki beden, iki duygu olarak uzandık. Konuşacak çok şey vardı kuşkusuz ama sessizlik bu mutluluk büyüsünün kilidiydi. Uçsuz buselerle kanayan dudaklarımızın emirlerine uyup, dillerimizle sözcükleri ve solukları boğmayı başardık. İvedilikle soyunmaya başladığımda giysilerimi nereye attığımı hatırlamıyorum ama platin zincirimi komidinin üzerine bırakmıştım usulca. Sonra hamamböceklerine bile sezdirmeden yanımdaki sıcaklığı kavradım. İki beden, iki duygu birleşti; zaten yatak tek kişilikti.
Dudaklarımda teninin tuzuyla uyandım. Gözlerimi açmadan saçlarına uzandı ellerim: Yoktu. Sarsılarak aralandı kirpiklerim, pencere ucundaki yatağa baktım: Yoktu. Önce giysilerimi topladım kırık ellerimle yerden. Sonra komidindeki zincire göz attım: Yoktu. Şelaleler yaladı sandım yanaklarımı; parmak uçlarım gözyaşlarımı aradı: Yoktu.
Onikisene oldu, belki daha fazla... Her sene enaz bir kere geldim bu darağacına. Aşk kuytularında bedenlerin siluetini seyrettim, bedenlerimizin siluetini seyredenleri gördüm. Sonsuz bir göz izi dolaştı üzerimde, dün gece. Yüreğimin kurşunlandığını duydum; titredim. Ay ışığını serpti tüm kuytulara, kuytular sırlarını döktü; titredim. Kalktım oturduğum taştan. Gel dedim Geldi.
İki yatak ve herbiri ancak sevişebilecek büyüklükte. Suskunluğumuza inat bedenlerimizin çığ olup gürlemesiyle sarsılıyoruz. Yüreklerimiz birbiri içine dökülen nehirler gibi kaynıyor. Elim, dudağım, dişim koparamıyor vücudunu, tümüyle yutmak istiyorum... Tüm bedenimle giriyorum bedenine yetmiyor. Beynimde sadece miskin bir düşünce uyuyor: Çalınacak neyim var ki?!
Biliyorum; gözlerimi açarsam gitmiş olacak. Hatta belki tüm giysilerimi, saçlarımı, dişlerimi ve bedenimi de çalmış olabilir. Olsun. Bir düş gördüm ben ve düşlerin en yorumsuzunu gördüm. Yeter...
Yeter! Gözlerimi aralıyorum, bedenim ve giysilerim yerinde. Odada iki yatak ve birisi boş: Yok. Bir parıltı ulaşıyor gözbebeğime, elimi uzatıyorum yıllar önce ayrıldığım zincirime.
Rıfat Özbek |