|
Demiryolu Hikayecileri
Ulkenin buyuk sehirlere uzak bir dagbasi kasabasinda, bir demiryolu
istasyonunda calisan uc hikayeciydik. Istasyon binasina bitisik yanyana uc
kulubemiz vardi. Ben, genc yahudi, bir de genc kadin. Seyyar hikaye saticiligi
yapiyorduk. Isimiz pek parlak sayilmazdi; cunku istasyonumuza tren cok seyrek
ugruyordu. Ayrica, yalniz posta trenlerinin geldigi gunler iyi is yaptigimiz
soylenemezdi. Ogleden sonra gelen posta trenlerinde daha cok elma, ayran ve
sucuk-ekmek satilirdi. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk.
Boylece gece icin de dinlenmis olurduk: cunku bizim butun umidimiz, gece
yarisindan sonra gecen tek eksprese bagliydi. Oteki seyyar saticilar bu
saatlerde uyanip gelemezlerdi cogu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece
ekspresini kacirdigimiz olurdu. Oysa istasyon sefiyle de aramiz iyiydi; fakat
nedense genellikle bizi uyandirmayi ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru.
Ona da hak veriyorduk bir bakima: Makascilik yapiyordu, telgraflara bakiyordu,
butun isaretleri duzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapilari acmak,
kapamak.. butun isler tek bir adamin uzerindeydi. Ona yaranmak icin sik sik
bedave hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandirmayi unutuyordu bazen. Cogu
zaman, kendiligimizden uyanmak zorundaydik. Butun gun de hikaye yazdigimiz
dusunulurse, bunun pek kolay bir is olmadigi ortadaydi. Evet, ogleden
sonralari uyuyorduk; ama genellikle aksam uzeri ilham geliyordu ve gecenin gec
saatlerine kadar yakamizi birakmiyordu. Bu `yakamizi birakmiyordu' sozuyle
alay ediyordu istasyonun sefi; biz de boyle anlarda, onun tek basina
calistigini, her ise tek basina yetisemeyecegini unutarak siddetle
elestiriyorduk onu: Istasyon sefligi odasina bitisik kulubelerimize kadar
zahmet edemez miydi ekspresin geldigi siralar? Ayni isyerinde calisan
memurlar sayilirdik bir bakima. Ustelik bazi geceler, yemegi bile unutarak
elle yazdigimiz hikayeleri, istasyon sefinin odasindaki tek daktiloda temize
cekiyorduk. Hikayecilige ilk ben basladigim icin daktilo yazarken ilk sirayi
bana veriyorlardi arkadaslarim. Fakat ben sirami genellikle genc yahudiye
veriyordum. Bu zayif ve hastalikli genc yahudiyi cok seviyordum.
Evet, bir bakima demiryolu idaresinin memurlari sayilirdik: kulubelerimiz
de istasyon binasi icin ayrilan la,,alana kurulmustu, ustelik hepsi bir
ornekti ve istasyon binasi ile ayni mimari ozellikleri tasiyordu. Istasyon
sefi gulerek, "memur hikayeciler" diyordu bize. Sonra o bitip tukenmez
tartisma basliyordu: Hayir biz memur konumu icinde dusunulemezdik: Bir kere
parca basina ucret aliyorduk. Ayrica bu ucret, ekspres yolculari tarafindan
odendigi icin resmi bir odeme sayilmazdi. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu
istasyon sefi bize. Aslinda ben memeur ya da esnaf olarak nitelendirilmek
istemiyordum; biz sanatciydik. Ayricali bir durumda olmaliydik. Ne var ki
ayran, elma ve sucuk-ekmek saticilarinin uyanik oldugu gecelerde birbirimizi
iterek yolculara mallarimizi begendirmeye calisirken `ayrical bir durumda'
oldugumuz soylenemezdi. Biz de oteki saticilar kadar bagiriyorduk malimizi
satmak icin. Tabii genc yahudinin pek sesi cikmiyordu; genc kadin da yiyecek
saticilariyla perona inen yolcular arasinda sikisip kaliyordu. Zaten satacak
cok malimiz da yoktu. Istasyon sefinin kohne daktilosunda her hikayeden ancak
bir iki kopya cikarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukca silikti, bunlara pek
alici bulamiyorduk. Hikayeler bir iki kere satilmadi mi eskiyor, onlara
musteri bulmak guclesiyordu. Cunku guncel konulari isleyen hikayeler
yaziyorduk ve bir iki gunluk modasi geomis hikayeleri uzattigimiz zaman
yolcular yuzlerini burusturarak, "Bunlari biliyoruz, yeni seyler yok mu?"
diyerek bayat hikayelerimizi suratimiza firlatiyorlardi. O zaman da elma ve
ayran saticilarina kaptiriyorduk siramizi.
Baska gucluklerimiz de vardi: tren her zaman bizim kulubelerin onunde
durmuyordu. Birinci perona cogu zaman yuk vagonlarini yaklastiriyordu
isatsyon sefi. Bu yuzden ekspres, ikinci hatta, ucuncu perona (bunlara `peron'
denirse) yanasmak zorunda kaliyordu. Yiyecek saticilari bu durumu daha onceden
ogrendikleri icin, treni oralarda bekliyorlardi. Biz hep son dakikada
uyandigimiz icin, uyku sersemi cogu kere onceyuk vagonlarina carpiyorduk
telasla. Sonra vagonlarin cevresini dolasmak, raylarin arasindan gece
karanliginda dikkatlice gecmek gerekiyordu. Trenin durdugu yer de iyi
aydinlatilmiyordu. Ozellikle bu, bizim icin cok onemliydi: Kucuk hasir
sepetler icinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satilmiyordu. Her
yolcu tomarlari (genellikle hirpalayarak) aciyor, hic olmazsa sayfalara bir
goz atiyordu. Karanlik isimizi zorlastiriyordu. Satirlari iyi gormedikleri
icin bastan savma bir goz gezdirdikten sonra geri veriyorlardi.
Satislar iyi gitmiyordu. Savas yillariydi. Ekmek bile pahaliydi. Ayrica,
sik sik karartma yapiliyor, istasyonun olgun isiklari eserlerimizi busbutun
aydinlatmaz oluyordu. Boyle gecelerde calismak da anlamsizlasiyordu. Kara
perdelerini siki sikiya orttugumuz pencerelerimizin gerisinde, mavi kagitlara
sardigimiz lambalarin donuk isiginda, satilip satilmayacagi belirsiz kisa
hikayelerimizi yazmaya calisiyorduk. Allahtan, aldiklari mali dogru durust
incelemden, ustelik iki misli para vererek kapisan yatakli vagon yolculari
vardi. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri icin bizim pis
ayrancilara, elmacilara ve sucuk-ekmekcilere (ozellikle onlara) aldirmazlardi.
Ulkede taze olarak hikaye satilan tek istasyon oldugu icin bizim unumuzu de
duymuslardi. Onlara her zaman ilk kopyayi ayirirdik, titiz musterilerdi. Ne
var ki onlarin da rahat yataklarindan kalkmalari kolay degildi. Gene de bir
kolayini bulmustuk: Yatakli vagon memurlarina bsrkac kurus vererek yolculari
bizim istasyonda uyandirmalarini sagliyorduk. (Ayrica her gelislerinde bedava
birer hikaye aliyorlardi bizden. Okuduklarini pek sanmiyorum. Herhalde elden
dusme satiyorlardi). Yatakli vagon yolculari da olmasa halimiz harapti.
Bunlardan bazilariylailiskiler de kurmustuk. Acikli durumumuzu bildikleri
icin, onlari gecirmege gelen dostlarinin getirdikleri pasta, kurabiye gibi
yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri calistigimiz icin
cok acikiyorduk. Hikayeleri geceleri yaziyor, geceleri temize cekiyor,
geceleri satmaya calisiyorduk. Ekspres uzaklastiktan sonra yorgun argin
istasyon binasina doner; bekleme odasinda, yatakli vagon yolcularinin
verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen oteki saticilar da gelirdi bizimle
birlikte. Ayranci, satamadigi ayranindan ikram ederdi bize; nasil olsa ertesi
sabaha kadar eksiyecekti ayrani. Bize biraz aciyorlardi galiba. Elmaci da -her
zaman degil- bir elma soyardi bizim icin. Biz onlara satamadigimiz
hikayelerimizi veremezdik: Hicbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece
sucuk-ekmekci bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son
kopyalardan olmak sartiyla: Ince kagittan oldugu icin sigara sariyordu
hikayelerimize.
Bazen, neseli oldugum zamanlar, yani satslar iyi gitmisse, yiyecek
saticilarina hikayelerimi okurdun. (Genc kadin buna karsiydi).
Sucuk-ekmekciyle elmaci daha ilk satirlarda uyuklamaya baslardi, fakat sonuna
kadar kalirlardi bekleme odasinda. (Hikayenin sonuna dogru da uyanirlardi.)
Ayranci butun dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hosuma giderdi. Elimden
geldigi kadar hikaye kahramanlarinin konusmalarini canlandirmaya calisirdim
okurken. Sonunda sucuk-ekmekci basini sallar, kotu gunler yasiyoruz diyerek
icini cekerdi. Olur boyle seyler derdi elmaci da: Insan neler goruyor
yasadikca. Saticilarin acikli oykulerini anlatan hikayeler de yazmistim.
Bunlari dinlerken ayranci bile uyuklardi.
Istasyon sefinin de yazdiklarimiza aldirdigi yoktu: fakat nedense, her
hikayemizden muhakkak bir kopya alir ve bunlari ozenle dosyalayarak ayri bir
dolapta saklardi: Yonetmelikler boyle gerekiyormus. Demiryollari idaresinin
topraklari icinde yazlildiklari icin 248. maddenin kapsamina giriyormus bizim
durumumuz. Kanun maddelerinden soz edilince ben elimde olmayarak kizardim:
Bizim durumumuzu duzeltecek, bize deistasyon topraklari icinde serefli bir yer
verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalariyla bir tutan anlayisa her
zaman karsiydim. Gene uzun bir tartisma baslardi: Istasyon sefi dolaplardan
kara kapli kitaplar indirir, yiyecek saticilari hakkinda Sagligi Koruma
Yasalarinin uygulandigini ileri surerdi.
Bence durum gittikce kotulesiyordu. Genc yahudi gittikce zayifliyordu.
Bence gizli bir hastaligi vardi. Onu tedavi ettirecek paramiz yoktu.
Demiryollari hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kiziyordum istasyon
sefine: Bizi 248. maddenin kapsamina sokarak elimizdn hikayeleri neredeyse
zorla almasini biliyordu. Daha kestirme bir ulasimi saglamak icin bizim
istasyona ugramayan bir demiryolu yapilacagi soylentileri de dolasiyordu.
Artik sadece posta trenleri ugrayacakti buraya.
Uzuntuler icindeydim, ustelik asik olmustum. Elbette, ucuncu kulubede
oturan genc kadina asik olmustum. Bir gece, bizi tanimayan bir yatakli vagon
memuru onu iterek vagon kapisindan disari atmisti. Seyyar saticilarin yatakli
vagona girmesi yasakti. Genc kadin tozlu yerlere dusmus, sepeti, hikayeleri
ortaliga sacilmisti. Onu teselli ettim, saclarini oksayarak aglama, dedim.
Peronda ikimizden baska kimse yoktu. Oteki saticilar cabuk satmislardi
mallarini, hemen ayrilmislardi istasyondan; son zamanlarda onlarla aramiz iyi
degildi: Yatakli vagonlara kapali siselerde, Sagligi Koruma Yasalarina uygun
olarak hazirlanmi gazoz, saydam kagitlara sarilmis sucuk-ekmek filan satmak
istiyorlardi. Yatakli vagon memurunu da ayarlamislardi. Yarabbi, her gun neden
yeni sikintilar cikiyordu? Bu doymak bilmeyen yatakli vagon yolculari da,
yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardi-
geceyarisindan sonra gene acikiyorlardi. Allahtan gecici bir tuzuk maddesi
bulmustuk ve henuz yatkli vagona yaklasmaya cesaret edemiyorlardi bu yuzden.
Bu munasebetsiz yasa da bir ay sonra yururlukten kalkiyordu. Ikimiz -genc
kadinla ben- gece sogugunda titreyerek birbirimize sarilmistik. Bizi bu
kasabaya hangi ruzgar atmisti? Ne kotu sartlar altinda calisiyorduk. Yiyecek
saticilariyla, tren memurlariyla, aclikla ve sefaletle ugrasmaktan sanatimizi
dogru durust yapamiyorduk. Her seyden once dogru durust kitabimiz bile yoktu.
Kitap almak icin buyuk sehire gidecek tren paramiz bile yoktu. Bu sartlar
altinda bizden ne beklenebilirdi? Dusundukce durumumuzun umitsizligini ve
garipligini daha iyi anliyordum: Aslinda istasyon binasinin yaninda bize ktu
gibi odalar vermekle demiryollari idaresi hic de bizim yararimiza
calismamisti. Gunduzleri gurultuyle duduk calarak gecen trenler yuzunden
surekli uyuyamiyorduk. Yazdiklarimizin da degeri bilinmiyordu: Gecen
gecelerden birinde genc ve duzgun yuzlu bir yatakli vagon yolcusu, kendisine
daha once sattigimiz hikayelerin bir kismini taninmis bir elestirmene
gosterdigini ve bu unlu yazarin da hikayeleri cok basmakalip ve modasi gecmis
buldugunu soylemisti. Yagmur ciseliyordu, sepetteki hikayelerin dis sayfalari
islaniyordu. Sonbahardi. Ince ve her tarafi sokulmus kazagimin icinde
titriyordum. Bu sartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genc yatakli vagon
yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri,
paranizi da alin demistim. Aslinda yalan soyluyordum: Cebimde meteligim yoktu.
Bunlari dusunerek dalip gitmistim. Cevremin farkinda degildim. Tren
uzaklasmisti. Birden kollarimin arasinda genc kadini gordum. Bana sokulmus,
basini gogsume dayamisti. Onu optum. Hikaye sepetlerimizi koluma taktim,
uzaktan isiklari gorunen istasyonumuza dogru yurudum. O gece genc kadinla
uzmitsizligin ve yalnizligin verdigi karisik duygular icinde sevistik. Simdi
bu satirlari yazarken, oteki saticilarin, asik suratli istasyon sefinin ve
raylarin arasinda sikisip kalmis kulubemde yazmis oldugum bir gunluk
hikayelerimin ucuz duyarliligina kapilmis olmaktan korkuyorum. Evet genc
kadini seviyordum, sik sik onun kulubesine giderken yahudinin evinin onunden
gecmek zorunda kaliyordum ve bu durumdan sikiliyordum. Genc yahudinin de
hastaligi ilerlemisti. Artik her gece, eskisi gibi hikaye satmaya cikamiyordu;
hikayelerinin sayisi da gittikce azaliyordu. Son gunlerde onun hikayelerini de
ben yazmaya baslamistim. O kadar halsizdi ki bu yardima bile itiraz
edemiyordu. Kendini iyi hissettigi zamanlar masanin basina geciyor cok kisa
hikayeler yaziyordu. Istasyon sefi bunlari az buluyor ve simdi
hatirlayamadigim bir yonetmelik maddesine gore, kulubelerimizin kirasini
cikarmamiz icin daha cok yazmamiz gerektigini ileri suruyordu. Yazdigimiz
konulara, hatta yazis bicimimize bile karisir olmustu.
Ben o siralarda ask hikayeleri yazmaya baslamistim. Istasyon sefi,
dedikodulara yol acacagini ileri surerek bunlara da engel olmak istedi. Onun
butun hareketlerine boyun egiyorduk. Buradan atilirsak, boyle icinde yazma
kulubeleri olan baska bir tren istasyonu nereden bulacaktik? Sevgilim,
istasyon sefinin yemeklerini pisirip sokuklerini dikiyordu, mesele cikmasin
diye. Istasyon sefi bizi kucumsuyordu, yanilmiyorsam aslinda her zaman
kucumsemisti. Simdi de demiryollarinin sayesinde ekmek yedigimizi ileri
surerek sadece bu konuda hikaye yazmamizi istiyordu. Kendisini ornek
veriyordu: Hic istasyon sefi demiryollarinin disinda is yapiyor muydu? Ona bos
yere her gun demiryollari ile ilgili konular bulmanin zorlugunu anlatmaya
calistim. Aslinda bizim bu ise yanacmayacagimizi biliyordu. Guc sartlar
altinda surdurmege calistigimiz yasayisimizda yeni bir endise kaynagi yaratmak
icin ust makamlara aleyhimizde raporlar yazacagini soyleyerek bizi tehdit
ediyordu. Oteki saticilarla da bozusmustuk. Ulkenin bu issiz kosesinde birkac
kisiden ibaret kucuk toplulugumuzda huzur icinde yasamayi beceremiyorduk.
Icimin yoruldugunu hissediyordum. Her gece yarisi yarim kalan uykular,
tren dudukleri, anlayissiz ve cahil ya da rahat ve kendini begenmis bir
musteri kalabaligina yeni hikayeler bulma zorunlulugu, hastaligi gittikce
agirlasan genc yahudi ve gittikce huysuzlasan istasyon sefimiz.. hangi tarafa
yetisecegimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da
hikayelerine yardim etmek zorundaydim.
Dusucemin bulandigini seziyordum. Istasyon disindaki dunya ile iliskilerim
gittikce zayifliyordu. Gunlerin nasil gectigini izleyemiyordum artik.
Hikayelerim icin guncel olaylar bulmakta, insanlari ve maceralari birbirine
baglamakta eski becerim kalmamisti. Onemli olaylari bile ogrenemiyordum cogu
zaman. Evet bazi olaylari biliyordum: Savas bitmisti. Cephelerden akin akin
donen askerler geciyordu trenler dolusu. Onlardan kirik dokuk bilgiler
toplayarak savas hikayeleri yazdim bir sure. Bu arada bir cok seyi
hatirlayamiyordum: Savas bizim ulkemizde mi gecmisti? Yoksa uzak collerde mi
savasilmisti? Topraklarimiz genislemis miydi, daralmis miydi? Genc yahudi
bitkin gulumsemesiyle karsilik veriyordu bana: Bizim istasyon hep ayni yerde
kaldigina gore, bunlarin onemi var miydi? Top sesleri duymadigimiza gore,
savas hicbir zaman bizim istasyona yaklasmamisti.
Sonra, hikayelerime asik suratla goz gezdiren yatakli vagon yolcularinin
yuzlerinden savas biteli cok oldugunu anladim. Bir yolcu da sehir isimlerinde
onemli yanlisliklar yapmaya basladigimi soyledi bir gun. Yoneticilerimizin
adlarini da birbirine karistiriyor ya da unutuyordum. Oyle ya yillardir insan
adlarini hic yuksek sesle soylememistim. Istasyon toplulugumuzda yillardir
birbirimize seslenmiyorduk. Boyle bir geregi hic duymamistik. Istasyonun adi
bile, sadece yan duvara, badananin ustune yazildigi icin silinip gitmisti,
unutulmustu. Gereginde kelimeleri aramak icin bir sozlugumuz bile yoktu. Her
gun yazmak zorunda oldugum hikayelerin disinda kalan kelimeleri
hatirladigimdan da kuskuluydum. Yiyecek saticilariyla konusmuyorduk. Istasyon
sefi de aksiligini artik yalnizca hareketleriyle ifade eder olmustu. Genc
yahudi artik konusamayacak kadar hastaydi. Istediklerini basiyla isaret ederek
belirtiyordu. Genc kadinla sessizce sevisiyorduk. Bu duruma kisa surede
alistim.
Aslinda gecen surelerin kisaligi hakkinda kesin bir yargiya varamiyordum.
Alismaktan baska carem yoktu bu duruma. Artik cok genc degildim. Hikaye
yazmaktan baska bir is de bilmiyordum. Artik buyuk sehire gidemez, kendime
yeni bir hayat kuramazdim. Istasyon disindaki dunya ile iliskilerimiz de
gittikce kendiliginden azaliyordu. Gazetelerin pahalanmasi ve artik trenden
baska araclarla tasinmasi yuzunden once guncel olaylarla ilisigimizi kestik.
Sonra yeni demiryolu hatti acildi ve ekspres haftada bir gun ugramaya basladi.
Bu benim de isime geliyordu. Artik bir cirpida biten ve beni telasla pesinden
kosturan kisa hikayeler yazmak istemiyordum.
Butun gun odamdan cikmadan yaziyordum. Yalniz bitisikteki kunduracinin
gurultusu aklimi karistiriyordu. Cunku artik genc yahudi yoktu; bir sure once
olmustu. Aslinda ben yanima genc kadinin tasinmasini istiyordum. Ne var ki
istasyon sefi, ben daha bu isteigimi belirtmeye firsat bile bulamadan bir gun
-bir sure once- kunduraciyla gorundu. Adam da hemen yerlesti. Bu dag basinda
onun da isi bizimkinden iyi sayilmazdi. Kunduraciya genc kadinin kulubesine
gecmesini teklif etmeyi dusunuyordum. Bu dusuncem de sanirim cok uzun
surmustu. Cunku bir gun onun kulubesine gittigim zaman, yani ona bu teklifimi
bildirmek icin.. neyse biraz aklim karisti. Fakat soyle olmustu: Yani genc
kadin bir sure once gitmisti. Evet kulubesi bostu. Benim uzun hikayelerimden
birini yeni bitirdigim ve uyuyakaldigim bir gece, trene binip gitmisti. O
gunlerde kafam daha da karisikti. Bu uzun hikayelerim nedense hic satmiyordu.
Ben de haftada bir satis yaptigim icin galiba biraz fazla istiyordum.
Hikayelerin de acik ve secik oldugu soylenemezdi. Gunlerimi yari ac yari tok
geciriyordum. Bir gun -yani bir sure sonra- bir yolcu daha once -bir sure
once- kendisine satmis oldugum hikaye hakkinda agir elestirilerde bulundu.
Sayfa numaralari da karisikti. Ben de ona bir haftadir ac oldugumu soyledim.
Hayir soylemedim. Bunu baska bir yolcuya -bir sure sonra- soyledim. Bir sure
onceki yolcuya her seyi bilerek yaptigimi anlatmaya calistim. Bircok seyi
unutuyordum.Fakat elestiriler konusunda hassastim. Boyle zamanlarda, bir de
cok endiselendigim zamanlarda eski canliligimi buluyordum. Sonra kaybediyordum
-bir sure sonra. Istasyon sefi beni atacagini, artik bir ise yaramadigimi
soyledigi zamanlar endiseleniyordum mesela. Oysa, pek alici bulamamakla
birlikte, daha iyi hikayeler yazdigimi saniyordum. Kundura tamircisi de
dunyada olup bitenler hakkinda bir seyler anlatiyordu. Bunlarin neler oldugunu
simdi tam olarak hatirladigimi sanmiyorum. Fakat karisik ve akil erdiremedigim
bir dunyayi anlatiyordu tamirci. Ona okumaga calistigim hikayelerimi de
dinlemiyordu. Oysa ben onlarin gittikce ifade edilmesi guc bir acidan gittikce
daha buyuk deger tasidigini seziyordum. Bunu tamirciye anlatamiyordum. Cunku
gitmisti, beni yalniz birakmisti. Son konusmamizdan sonra -bir sure sonra
tabii- istasyondan ayrilmisti.
Bu, son yazdigim hikayelerden biri. Bunun gibi daha bircok hikaye birikti.
Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini cok iyi hatirliyorum. Henuz hhepsini
yazmis olmayabilir. Simdi bazi geceler, eski aliskanligimla, gece yarisi
uyaniyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genc kadinin sepetine, ya da
simdi olmus bulunan genc yahudinin sepetine- ozenle yerlestiriyorum,
demiryoluna cikiyorum. Artik tren gecmiyor buradan. Son gunlerde istasyon
sefini nedense ortalarda goremiyorum. Izinli oldugunu saniyorum -cunku
yillardir hic tatil yapmamisti. Onun elbiseleri de simdi benim uzerimde.
Giderken yerine beni birakmis olmali. Trenler de nedense ugramiyor. Neyse,
bunlar onemsiz ayrintilar.
Korkuyorum, cunku buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi
kesmedi. Fakat bu durum artik bir sure daha bile suremez. Bakklandan utandigim
icin soramadim, bir zamanlar -bir sure once- ayni cekingenlik yuzunden kundura
tamircisine de soramamistim: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres
bilmiyordum. Yani hicbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardi, bunun icin
utaniyordum. Bana herhangi bir adres soyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi
bir adres yeterliydi benim icin. Bir zorluk daha vardi o zamanlar. Simdi de
var -yani bir sure gectigi halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu
beni dusunduruyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artik -belki de
sadece belirli bir sure icin- gecmedigi halde, bir yolunu bularak
okuyucularima -artik musterim kalmadi- iletebilsem bile, nerede bulundugumu
nasil anlatacagim? Bu sorun da beni dusunduruyor. Ama gene de ona yazmak, hep
onun icin yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde oldugumu bildirmek istiyorum.
Ben buradayim sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?
Ošuz Atay - Korkuyu beklerken
|