|
Balıkçı Mihail
Uzun bir zamandır yürüyordum; yorulmuştum. Elimi siper ederek ileri
doğru baktım. Yüz metre kadar bi şey kalmıştı. Sandalcıyı hayal meyal
görebiliyordum. Elimi kaldırmışken alnımdaki teri de sildim. Sahilde
yürüyor olmasaydım, mesela şimdi bir otobüste olsaydım, herhalde çoktan
eriyip yok olmuştum. Güneşin ısıtma işini neden bu kadar abarttığını
düşünüyordum yürümeye devam ederken.
Ne ben onun adını biliyordum ne de o benim... Her gördüğünde beni
yıllardır tanıyormuş gibi samimi davranır ama bir türlü adımı sormaya cesaret
edemezdi. Sandalcıdan bahsediyorum, ince bıyıklı, saçları dökülmeye yüz tutmuş,
altına hep aynı kısa kumaş pantolonu giyen esmer adamdan yani. Kimliğimi ve
ücreti sandalcıya verip -yine- 'Yoldaş' isimli sandala binerken tökezlemekten
son anda kurtulmuştum. Mavi şeritleri olan beyaz bir sandaldı bu. Boyasının
çoğu dökülmüştü aslında ama 'Yoldaş' yazısı rahatlıkla okunabiliyordu.
Kürekleri düzelttikten sonra yavaş hareketlerle iskeleden uzaklaşmaya
başladım. Sandalcı ilerde akıntı olduğunu, dikkatli olmamı tenbihliyordu
onu zor duyacak kadar açılmış olduğum halde.
Rüzgar öyle güzel esiyordu ki eski dilde rüzgara neden 'rüzigar'
dediklerini anlar gibi olmuştum. Uzunca bir zamandır gelmemiştim buraya.
Oysa boğazın suları nasıl bir rahatlık veriyordu insanın ruhuna. Kendimi
kuş tüyü yatakta yatıyormuşum gibi rahat ve güvende hissediyordum. O hep
böyleydi zaten, asırları aşan bir bilgelikle kavrardı kendine sığınanları.
Aklıma "Huzur"un o ünlü "sandal sefası" sahnesi gelmişti. Oysa ne Mümtaz'a
yakındım şu halimle ne de Nuran'a. Ruhuma yayılmış olan serseriliğe
bırakmıştım kendimi. Umursamazca çekiyordum kürekleri. Nuran'ın yüzünü
düşledim bir an. Onun yüzü olmayan bir roman kahramanı olduğunu biliyordum
aslında ama yine de yaşamdan habersiz, suya bir girip bir çıkan su küreklere
bakarken aklına başka bir şey gelmiyordu insanın. Kıyıdan iyice uzaklaşmıştım.
Sandalcıyı pek seçemiyordum artık. Acaba benim küreklerle cebelleşmem mi
sağlıyordu bu uzaklaşmayı yoksa kıyı mı benim bet yüzümü görmemek için
kaçıyordu gerisin geri? Pek farketmezdi aslında, etrafa bakıyordum çünkü.
Benden başka sayabildiğim üç sandal daha vardı. Biri kayalıkların arkasına
doğru ilerliyordu. İki kişiydiler, birinin mutlaka kız olduğunu düşündüm
hınzırca. Diğer iki sandal birbirlerine yakındı ve içlerinde üçer kişi
vardı. Herhalde arkadaştılar, yoksa bu kadar yakın gitmelerinin ne anlamı
olurdu ki?
Arkama bakmadan kürek çektim bir süre daha. Her şey olmaso gerektiği
gibiydi birazdan olacakları saymazsam. Sandalın dengesi sebepsiz yere
bozulmuştu. Heyecanla arkama baktım. Önce çok şaşırdım hiç tanımadığım
bir adamın sandala çıkmaya çalıştığını görünce. Kürekleri bırakmıştım farkında
olmadan, adamın soğukkkanlı hareketlerle sandala çıkışını seyrettim. Sonunda
başarmıştı sandalı devirmeden çıkmayı. Uçta oturup soluklanmaya başladı. O
anda yüzü çok tanıdık geldi, ünlü birine çok benziyordu. Üzerindeki elbiseler
sırılsıklamdı normal olarak. Kafasını kaldırıp göğe baktı bir süre. Benim
farkımda değildi, sanki sandal onundu da biraz yüzmek için ayrılmıştı az
evvel. Ama elbiseleri vardı! Kimdi o, biraz düşünsem çıkaracaktım. Başını
indirdi. Bir çinli kadar kısık gözleri hafızamda bir şeyleri canlandırır
gibi olmuştu. "Eee sandalcı, niye duruyorsun?" Şaşırmıştım, konuşuyor olması
neden bu kadar şaşırtmıştı beni bilmiyorum. Fazla düşünmeden cevap verdim.
Sandalcı olmadığımı söyledim önce. Ve durmamın sebebini de "hayret"
kelimesiyle anlattım. Tepkisiz kaldı. Arkasına dönüp adalara baktı kısık
gözleriyle. Ben de onun baktığı tarafa baktım. "Kınalı!" dedi ve ardından
derin bir nefes alıp verdi. Bir şimşek çaktı o an beynimde, tanıdım onu:
Sait Faik'ti, hani şu ünlü hikayeci. Yazdıklarını pek okumamıştım ama
hakkındaki bir inceleme yazısı geldi aklıma, bir edebiyat dergisinde
okumuştum galiba. Ve resmi... Geniş siperliği olan siyah bir fötr şapkayla
altında kısık kısık bakan gözler... Tanıdığımı belli etmemeye karar verdim;
neden böyle bir karar verdiğimi hatırlamıyorum. Orda, boğazın serin sularında
bir sandalın içinde oturmuş Kınalı'ya bakıyorduk. Aslında ben bakmıyordum,
kafamdaki cevapsız sorularla ilgiliydim daha çok. Sonra döndü ve Anadolu
yakasına doğru baktı. Ben ne yapacağımı bilemedim o anda. Boynum ağrımıştı
zaten yan durmaktan. "Hadi artık, çok bekledik burda. Asıl küreklere de yol
alalım bakalım." Bunun bir oyun olduğuna ilk defa o zaman karar vermiştim.
Oyun oynamakta üzerime yoktur zaten. "Ne tarafa Beyim?" dedim daha çok,
nihayet, bir müşteri bulmuş ve bunun verdiği memnunlukla konuşan taksi
şoförlerini andıran bir ifadeyle. "Sen çek hele, bakarız sonra." Yan durmuş
bekleyen kürekleri kavradım ve başladım çekmeye.
Adalara dogru ilerliyorduk. Hafızamı zorluyor, Sait Faik'le ilgili
neler bildiğimi hatırlamaya calışıyordum. Hangi tarihlerde yaşamıştı, siyasi
fikri neydi; Tanpınar'ı tanır mıydı acaba? Huzuru okuyup okumadığını sormayı
düşündüm. Sonra cahilliğimden korkarak vaz geçtim bundan. Hiç konuşmuyor,
Ercü Dayım gibi manalı manalı bakıyordu adalara. Ercü Dayım da adalara
hayrandı. "Aah, eski Istanbul!" deyip dururdu Fenerbahçe'deki evin
penceresinden bakarak. Oysa o da binlercesi gibi İstanbul'a doğudan
göç etmişti; eski dediği İstanbul hakkında sahaflarda bulduğu bir kaç
fotoğraftan başka malumatı da yoktu. Ona Ercü Dayımdan söz etmeyi de
düşündüm tabii ama hoşuna gideceğinden pek emin değildim. Dalgın gözüküyordu.
Bana gerçekten sandalcıymışım gibi davranıyordu. Bundan rahatsız olmam
gerekmesine rağmen pek de öyle değildim. Eskiden beri meraklıyımdır değişik
işlerde çalışan insanlari taklit etmeye. Küçükken babama zorla boyacı sandığı
yaptırtmış ve hatta bir kaç kahveye gidip ayakkabı bile boyamıştım. Kuaförlüğe
de özenmiştim bir ara; annemin saçlarını yapıyordum. Pek beceremiyordum aslında
ama annem çok beğendiğini söyleyip teşekkür ederdi hep. Sandalcılığı da aynı
ruh haliyle kabullenmiştim herhalde. Bir de hizmet ettiğim adam koskoca Sait
Faik olunca halimde şikayet edilecek bir yan kalmıyordu.
Kınalı Ada'ya yaklaşmıştık. Kıyıda denize girenleri rahatlıkla
görebiliyordum. Nedense kollarımın ağrıdığını o zaman hissetmeye başladım.
Belki de alnımda biriken terdi kollarımın ağrıdığına karar verdiren. Biraz
yavaşladım. Sonra aniden bıraktım kürekleri. Durumu geçiştirmek için bir
soru sormalıydım. Geç kalmıştım; o benden önce davranmış ve neden durduğumuzu
sormuştu bile. "Yoruldum" dedim sandalcı psikolojisinden ayrılmış halde.
Cevap vermedi. Başını havaya kaldırıp göğe baktı yeniden. Ben de sustum.
Daha önce sormam gereken bir şey, şimdi aklıma gelmişti ama üstad beni
duyacak gibi değildi pek. Vazgeçtim ve tekrar yan durmuş olan kürekleri
düzelttim. Ona baktım. Elleriyle ceplerini yokluyordu. Klasik "sigaran var
mı?" sorusuydı bu ama karşımdaki okuldaki otlakçılardan biri değildi ki,
büyük hikayeci Sait Faik Abasıyanık'tı. Cebimdeki sigaradan bir tane verdim.
Artık sıkılmaya başladığım bir sessizlik hala hüküm sürüyordu geçmişin...
geçmişle alakası yoktu! "Şimdi"yi yaşıyordum, bu anı. Zaman, bir anda
çökmüştü omuzlarıma bütün haşmeti ile. Yaşadığımın farkına varmak gibi bir
şeydi bu. Kimdi Sait Faik'e bu kadar benzeyen kısık gözlü bu adam ve ne işi
vardı benim sandalımda?! Ne anlatmaya çalışıyordu geçmişim bana? Hemen de
kanmıştım, hemen de inandım!
"Kimsin sen adamım, ha, kimsin!?"
"Balıkçıyım, adım Mihail. Kınalı adada yaşardım eskiden. Öldüm sonra,
denizde, boğularak."
"Eeee, nedir benden istediğin?"
"Hiç... hiç."
"Hiç mi? Ne demek 'hiç'? Denizden çıkıyorsun, sandalıma biniyorsun
izin almadan ve utanmadan Sait Faik'i taklit ediyorsun!.. Ve.. ve bir ölüsün sen!"
"Sait Faik, o kim ki?"
Dengedeki bir teraziye elimin tersiyle vurup her şeyi mahvetmişim gibi
büyük bir suçluluk duygusuyla sarsıldım. Sanki yeryüzündeki bütün ağaçları
kesmiştim; bütün denizleri kurutmuş ve bütün martıları öldürmüştüm. Ben...
kendimi çok kötü hissediyordum. Başımı eğdim. Elimle alnımda biriken teri
sildim. Adam, sigara elinde, öylece bana bakıyordu. Doğruydu, o hiç bir şey
yapmamıştı. Hepsini ben uydurmuştum, böyle bir hikaye yazabilmek için. Yoksa
ne işi vardı Sait Faik'in benim sandalımda, ben kimdim ki!
"Neyse hemşerim; söyle, nereye bırakayım seni?"
"Boş ver, zahmet etme. Sigara için sağol."
Ayaklarını denize attı. Yavaşça süzüldü aşağı doğru. Elleriyle
sandalın kenarına asılmıştı. Sigarayı ağzına götürdü. Elini ceketinin
cebine atıp bir fötr şapka çıkardı. Başına koydu şapkayı. Bana baktı.
Biraz düşündü ve "Bekle" dedi, "birazdan geleceğim." Çaresiz bekledim.
Neden fötr şapkasını ceketinde saklıyordu; sanki anlamamıştım onun kim
olduğunu, sanki yemiştim Balıkçı Mihail numarasını! Bir kaç dakika sonra
çıktı. Elinde bir şey vardı: Yırtık pırtık bir bez parçası. Bir eliyle sandalı
tutarken diğeriyle bezi bana uzattı. Aldım. Kendini bıraktı. Su yüzeyinde
oluşan küçük girdaplara bakakalmıştım. Elimdeki nesneye baktım merakla.
İçinde sert bir sey vardı. Hışımla açtım. MASK! Sait Faik'in 1995 yılında,
Şişli, Site İşhanı'ndaki yangında kaybolan maskıydı bu! Maskı yere bırakıp
balıkçının az önce kaybolduğu yere baktım: Hiç hareket yoktu. Ayağa kalktım,
atlayacaktım ama yüzme bilmiyordum. Çaresiz ve bitkin bir halde tekrar oturdum.
Aslında heyecandan titriyordum ama adama karşı fazla sert davrandığımı
hatırladıkça içim pişmanlıktan sızlıyordu. Maskı elime alıp inceledim. Evet,
oydu. Adam'da görmüştüm resmini. Heyecandan çıldıracak gibi olmuştum. Sonuçta
tarihi bir eserdi bu ve benim elimdeydi.
Kürekleri deli gibi çekiyordum. Kıyıya varmam uzun sürmedi. Maskı
tekrar o bez parçasına sarmıştım. Sandalcının da yardımıyla sandalı iskeleye
bağladık. Veda bile etmedim adama. Koşar adım uzaklaştım oradan. Sandalcı ince
bıyıklarının altından seslendi.
"Kimliğin, kimliğini unuttun delikanlı!"
"Sende kalsın, ihtiyacım yok artık" diye bağırdım arkama bile
bakmadan. Öyleydi, ihtiyacım kalmamıştı. Ölmek üzere çıktığım bir deniz
yolculuğundan yaşamak için yeterli sebepleri bulmuş olarak dönmüştüm. Ben
şanslı bir adamdım.
Mehmet Batur, 10-11-12.2.1997
|