Saint Teofilos'un Güvercinleri

Saint Teofilos uyandı. İlkin penceresini açtı.
Fesleğenlere, ıtırlara, küpeçiçeklerine "günaydın" dedi.
Hüsnüyusuf çok susamıştı.
Begonya biraz keyifsizdi.
Besbelli, gökyüzüyle kırıştıran
küpeçiçeğini kıskanmıştı. Teofilos, begonyanın saçlarını hafifçe okşadı. Hüsnüyusufa su verdi.
Sonra sabah rüzgarını içeri aldı, baş köşeye oturttu. Radyoyu açtı.
Ölürsem yazıktır sana kanmadan şarkısı çalıyordu radyoda. Teofilos, sokağın gençliğini hatırladı birden ; Aymelek'in uçarı gençliğini, Aymelek'in sokakla, Cumhuriyetle sevişen gençliğini hatırladı.
Daha Cumhuriyet de çok gençti, Aymelek gibi kıpır kıpır, tasasız, coşkuluydu. Teofilos içini çekti.
İşte bir şarkı bazan insanı alır geçmişe götürürdü böyle.
Bir fener alayı geçerdi insanın içinden apansızın. Bir Cumhuriyet sevinci.
Bir kadının akıl almaz gençliği. Bir kadın, Ölürsem yazıktır sana kanmadan şarkısını söylerdi, eteklerini savura savura; rüzgara bırakırdı kendini, Cumhuriyete bırakırdı.
Her sabah el ederdi Teofilos'a, her sabah gülümserdi.
Teofilos pencereye çıktı yerinden, yüzünü sabahla yuğdu, bütün azizler gibi sessizce sıvazladı yüzünü.
Aymelek'in hayali geçti sokaktan, eteklerini savura savura.
Teofilos'un kumral yüzü ışıdı.
İşte güvercinler de geliyordu.
Daha uyku mahmuruydular.
Kanatlarından sinema tozları damlıyordu, eski film parçacıkları.
İlkin Vahi Öz ilişti pencerenin kıyısına, sonra en tombul olanı: Necdet Tosun.
Mualla Sürer, Begonyanın saksısına tünedi.
Sonra ötekiler de sökün ettiler.
Suphi Kaner, Tarık Tekçe, Mürüvet Sim, Mahmure Handan,hepsi ayrı bir saksının kıyısına kondular.
Yerlerini ezberlemişlerdi.
(Şu koca dünyada öldükten sonra da olsa bir yer edinebilmişlerdi ya.) Yalnız Mürüvet Sim, bu kez fesleğenin saksısına değil de, Teofilos'un omzuna kondu. Teofilos, gülerek, Bu sabah pek keyiflisin Mürüvet, dedi.
Mürüvet Sim kanatlarını çırpıp fıkırdadı.
Mualla Sürer kıskançlıkla baktı ona.
Ne numaracı karıdır şu Mürüvet!
Sonra ona inat gagasını takırdata takırdata bir şarkı söylemeye basladı.
Sonra Vahi Öz'u de çimdikledi, o da söylesin diye. Suphi Kaner, Tarık Tekçe, Mahmure Handan hemen bir vokal oluşturdular.
Sanki bu dünyayı bırakıp gitmemişlerdi.
Sanki "Turist Omer" filmini çeviriyorlardı.
Teofilos'un penceresi bir film platosuydu sanki.
Uff bu ne gürültü, dedi uykusu kaçan hanımeli.
Şu Teofilos, niye alıştırmıştı bu gürültücü kuşları penceresine. Zaten ondan başka kim yüz verirdi bu küf kokan oyuncu eskilerine?
Yoo, dedi fesleğen, haksızlık ediyorsun.
Sonra büyük bir aşkla Suphi Kaner'e baktı.
Evet, delicesine tutkundu. Hep jönlere mi aşık olunur canım.
Genç kızlık düşlerinin biricik yıldızıydı Suphi Kaner. Oysa Suphi Kaner, Begonyaya sevdalanmıştı.
Ama Begonya anlamazlıktan geliyordu Suphi Kaner'in aşkını.
Zaten onun kaderiydi bu. Hayatı boyunca ikinci sınıf rollerde, ikinci sınıf aşıkları oynamamış mıydı hep?
Böyle giderse, bir şey degil, kör olup arabesk şarkılar söyleyecek, sonra da barlara, pavyonlara düşecekti Suphi'cik.
(Sahi bu tür olaylar yalnız jönlerin başına gelir, değil mi?)
Karakter oyuncuları hep tevekkeldir.
Necdet Tosun hep tevekkel.
Tarık Tekçe hep tevekkel.
Yalnız Mürüvet Sim, o biraz da Mata Hari'dir.
(Şişman bir Mata Hari.)
Sevda gizlerinin ardından takılıp olmadık serüvenler yaşamaya bayılır.
Bu yüzden hovardalığı pek güzeldir.
Bu yüzden hepsinin sırdaşı, ablası, güvercinlerin guvercini...
bu kadar iltifat yeter, dedi hanımeli.
Vahi Öz kıkır kıkır güldü.
Kart zampara, dedi Mualla Sürer. Öldün gitti hala aynısın, hala!
Su yok mu, dedi dedi Tarık Tekçe. Su yok mu su?
Saint Teofilos, içeriden küçük porselen kaselerle su getirdi.
Kana kana içtiler.
Sanki yüzyıl içmemiş gibi.
Ama unutulmak da susuz kalmak gibi bir şey değil midir?
Teofilos olmasa kim su verecek onlara?
Kim, bir pencere kıyısında konuk edecekti onları?
Yeryüzünden gökyüzüne göç ettiklerinden beri, yeryüzünden hiç kimse, ama hiç kimse ne bir ulak, ne bir çağrı göndermemişti onlara.
Adlarını anan olmamıştı.
Derin, uzun bir unutuluşa bırakılmışlardı.
Derin, uzun bir yoksayışa; hiç yaşamamışlar gibi.
Sonra bir gün, yeniden, güvercin olarak yeryüzüne dönmelerine izin verilmişti.
İyi ki Teofilos vardı.
Yeryüzünde, bir gökyüzü kıyısıydı Teofilos'un penceresi.
Beyoğlu'nda sonsuz bir pencere.
Teofilos daha gün ışır ışımaz penceresini açar, çiçeklerini sular, Aymelek'in hayaliyle konuşur, Cumhuriyeti düşünürdü uzun uzun.
Daha çok gençti Cumhuriyet.
Giysileri bıçak gibi ütülü, potinleri çamursuz.
O geçerken, pencerelerden, taşlıklardan, kapı önlerinden sevinç çığlıkları, alkışlar taşıyordu sokağa.
Konfeti atıyorlardı giysisinin üzerine.
Gözlerinin içi gülüyordu herkesin.
Bütün dünyayla barışıktılar.
Aymelek sırılsıklam tutkundu.
Sokak sırılsıklam tutkun.
Teofilos da çok gençti henüz.
Bıyığı yeni terlemiş bir azizdi.
Kilisenin penceresinden içeri üfleyip, genç kızlarin yaktığı mumları söndürüyordu gizlice.
Şakalaşıyordu onlarla.
Şakacı bir aziz olmaya alıştırıyordu kendini.
Genç kızlar korkup kaçışıyorlardı.
Teofilos çok gülüyordu buna.
Gülmeyi çok seviyordu Teofilos.
Cumhuriyeti çok seviyordu çünkü.
Bir bulut gecti.
Bir sessizlik.
Teofilos içini çekti.
Ne olurdu Aymelek de çıkıp geliverse, penceresinin bir kıyıcığına o da konsa.
Yoo, dedi Tarık Tekçe, işte buna dayanamam. Hüznün sırası mı? Daha gün yeni başlıyor. Yoo, her ne kadar kötü adam olarak tanınmışsam da,pek yufka yürekliyimdir ben. Hele senin üzülmene hiç dayanamam Teofilos.
Doğrusu ben de, dedi Mualla Sürer. Cadılığıma bakma, hepsi rol icabı. Vallahi ağlarım şimdi. Asma öyle suratını. Hadi sen de bir şeyler söylesene Vahi. Bir "Horoz Nuri" oluver. Sen de Mürüvet kalk bir oyna.
Neşemizi bulalım.
Sonra hep birlikte Saint Teofilos'un üzerine çullandılar.
Teofilos gülerek baktı onlara. Hepsini teker teker öptü, okşadı.
Daha gün yeni başlıyordu.
Daha sabahtı.
Daha sabah çaylarını bile içmemişler, veremli şarkıcılar, kör kemancılar,fakir aşıklar, umutsuz sevdalar yüzünden meyhanelere dadanan zengin kızlardan konuşmamışlardı.
Artık filmlerde en azından zengin kız, fakir oğlan aşkı işlenmiyor, ama Teofilos artık sinemalara gitmiyor.
Sinemalar eskiden güzeldi, filmler alabildiğine fantastik, gerçekle taban tabana zıt, ama bir o kadar içli, tutkulu, Teofilos'un gençliğinin filmleriydi.
Bir Gülistan Güzey vardı, bir Faik Baba, bir Ses Sineması, bir Alkazar bir Ay Melek vardı.
O saat
gökyüzünden bir güvercin indi, Teofilos'un penceresine.
Bembeyazdı.
Bir peri kızı kadar güzel, uçarı mı uçarı, kıpır kıpır.
İlk kez görüyorlardı böyle güzelini; ilk.
Öyle bir kanat çırptı, öyle bir su içti ki, Teofilos anladı: işte, Aymelek geri dönmüştü sonunda.
Avuçlarını açtı.
İçine kondu Aymelek.
Teofilos yüreğine kadar titredi.
Sonra kuşlara, çiçeklere : işte Aymelek, dedi, işte Cumhuriyet tutkusu, işte benim ilk gençliğim, işte rüzgarlı bir şarkı.
Sonra yavaşça kapadı avuçlarını.
Yoksa bir düş müydü bu?
Yoo, değil. Sıcak bir telaştı Aymelek avuçlarında.
Aymelek kanatlarını söyle bir çırptı.
Bütün öteki güvercinler gökyüzüne doğru havalandılar, başbaşa bıraktılar onları.
Artık, dedi Suphi Kaner, sevgilisine kavuştu.Mutlu son.
Bizi unutur artık, dedi Necdet Tosun, istemez artık bizi, dedi.
Tabii, n'apsın bizim gibi kocamış artist eskilerini, dedi Mualla Sürer. Bizim dönemimiz çoktan kapanmıştı.
Zaten, dedi Tarık Tekçe, toplumsal içerikli filmler çekiliyor şimdilerde; sanat filmleri. Star sistemi de yıkıldı. Doğru, dedi Suphi Kaner. Artık figüranlar bile üniversite mezunu.
Vah vah, dedi Mahmure Handan. Bir o vardı bizi unutmayan.
Ama dedi Vahi Öz, insanoğlu vefasızdır; azizler bile.
Tabii, dedi Necdet Tosun, azizler de insan değil mi? Yoldan gelip geçenler, hayretle baktılar gökyüzüne.
Nesi vardı bu güvercinlerin bugün? Niye böyle bağırışıyorlardı? Teofilos avuçlarını açıp Aymelek'i saldı, sonra öbürlerinin ardından gökyüzüne doğru seslendi: Akşam yemeğiniz aynı saatte hazır, sakın geç kalayım demeyin!
Hem daha "Fosforlu Cevriye"yi bile anlatmadınız bana.
İşte o zaman sevinçli kanat vuruşlarının sesi bütün gökyüzünü kuşattı.

Jale Sancak

Hosted by www.Geocities.ws

1