Er Mektubu Görülmemiştir

Tanıştığımız gün dikensiz bir gül vermiştim sana; kırmızının en koyusundan, kadife yumuşaklığında... Üstelik kokuyordu. İnan bana Ece, dalından ben koparmamıştım onu, dikenlerini ben kesmemiştim. Her görüşmemizde bir gül getireceğim demiştim. Sonraları unuttuğumu sandın. Ah Ece ah! Unutur muyum hiç!

Kuşatmadayiz Ece. Gece sessizliğinde ilerliyoruz ağacların arasından, kayalıklardan. Penceresinden ölgün ışıklar dökülen bir ev var az ilerde.

Parkam ateş olmus yapışmış sırtıma. Yanıyorum Ece, yanıyorum...

“Çimleri ezmeyin” yazılı parklara uzandım boylu boyunca, yatıyorum bir kayanın döşüne. Papatyaları düşünüyorum sonra. Bağdaş kurup otursan, altın sarısı saçlarına bir taç örsem, gelene dek büzüşürler değil mi Ece?

Parmağım tetikte, üşüyor ellerim. Bir bilsen nasıl üşüyor hem de. Dokunsam, çatıdan düşen buz sarkıtları gibi çatlayacak. Dereler gibi kanayacağını sanma sakın. Hani gül getirmemiştim diye hüzünlenmiştin ya evlilik yıldönümümüzde, çimen yeşili gözlerinden iki damla yaş süzülmüştü ya yanaklarına; işte öyle kanayacağını sanıyorum parmaklarımın.

“Gitmeseydin” deme Ece. Ben gelmek istemedim ki buraya. Getirdiler. Gitmek istemiyorum diyemedim sadece. Diyemedim işte Ece. Diyemedim.

Henüz toprağa gömülmemiş iki boyumdan büyük kanalizasyon boruları vardı hani. İlk orada öpmüştüm seni. Nasıl da utanmıştın. Ateşler fışkırmıştı çillerinden. Duruyor mu o borular öylece? Bir de koştuğunda ateşler boşanırdı yüzünden. Yenikapı sahilinde dalgalarla yarışırdık. Bilmez miyim tazı gibi kostugunu. Yetişemezdim sana, durur beklerdin.

Postallarım ayağımı vurdu. Canım acıyor Ece.

Evliğimizin ikinci yıl dönümü. Yine gül getiremedim sana. Anımsar mısın Ece? Kristal taşlı ve uzun kuyruklu gelinlik isterim diye tutturmuştun. Bu aksam da giydin mi gelinliğini? Salondan yatak odasına uzandı mı kuyruğu?gökkuşağının tüm renklerince parladı mı?

Gece karanlık Ece, gecede yıldız yok.

Düğün dernek derken yiyecek bir şey almayı nasıl da unutmuştuk, aç kalmıştık ilk gecemizde. Sakin yine aç kalmayasın Ece. Bir arkadaşım göndermişti, sadece şampanyamız vardı o gece. İlk kez şampanya içiyorduk, bardağı çabuk yetiştirememiştim, halıya taşmıştı. Sonraları halıya bir şeyler döktüğümde hep kızdın bana. O gece kızmamıştın Ece, bir güzel gülmüştük. Çay bahçesinde çocuklar gibi bilek güreşine durmuştuk. Bahçenin denize ve yola bakan kısmını sarmaşıklar ve hanımeliler kapatmıştı. Kimseler de yoktu sanki, görmezler demiştik. Jimnastiğe gidiyordun o sıra. Devirebilirdim bileğini ama istememiştim bunu. Sadece garson bizi gördüğünde cok sıkılmış, berabere kalalım demiştim. Yine öyle tüm sıcaklığınla tutuversen ellerimi.

Bir kez de vurmuştum sana. Sahi nasıl vurabilmiştim? Sen de kedi gibi çizmiştin kolumu. İşte bak! İzi hala duruyor. Öpüyorum tırnaklarını öptüğümce. Bir kez daha vurabilir miyim ki Ece? Aynı akşam mıydı yoksa başka bir zaman mı. Tüm hırsımla hırsımla çay bardağını yere vurmuştum hani. Sonra sen evde ne kadar bardak varsa hepsini getirip teker teker çalmıştın yere. Demli bir çay koysan diyorum. Evde bardak var mı Ece?.

Bir o yandan bir bu yandan kurşunlar kulağımı tırmalıyor. Önümdeki kayadan sekti bir kaçı. Kürtçe konuşmalarla bağırtılar duyuyorum arada bir. Bense yıldızları kondurmak istiyorum geceye ve basıyorum tetiği gökyüzüne.

Kurşun sesleri kesildi nicedir. Şafak söktü. Artık camları ve kapısı yok bu küçük evin. Ölgün ışıklar da süzülmüyor, duvarları delik deşik. Barut kokuyor sabah. İlkin ben giriyorum geceden de soğuk bu eve. Dönüp kalmış yüzleriyle umarsızca bakıyor dört kişi. Bir tek sen... inliyorsun. Bu sen olamazsın Ece! Ece! Ece! Yaralı mısın? Aç gözlerini aç! Bana öyle bakma Ece! Sana kurşun sıkabilir miyim ben? Gelecektim, gün sayıyordum neden geldin ki Ece? Hem sen Kürtçe de bilmezdin!

“Hey sen! Aptal aptal dikilme orada! Götür koy onu da diğerlerinin yanına.”

Güneş sarısı saçlarını siyaha mı boyadın Ece? Çillerin, çimen yeşili gözlerin nerde?

Hayati Azim

Hosted by www.Geocities.ws

1