Paramparça

Maksim Gorki, 19.yüzyıl sonunda yazdığı  "Boles" adlı öyküsünde Moskova'da
bir apartman dairesinde karşılıklı  oturan bir üniversiteli gençle,
Polonyalı bir fahişenin komşuluklarını  anlatır.  Polonyalı Tereza iri yarı,
çirkin, biraz da  geçkin bir kadındır. Bir gün üniversiteli komşusundan
kendisi için  nişanlısına bir mektup yazmasını rica eder.  "Mahzun
kumrusundan"  Varşova'daki Boles'e sımsıcak sevgi mesajlari yazdırır...
Birkaç hafta sonra yeniden kapıya dayanır. Bu  kez, nişanlısından kendisine
gelmiş gibi bir mektup karalamasını  ister üniversiteliden... Bizim genç, bu
tuhaf oyundan sıkılıp tersler  Tereza'yı ve kapatır kapıyı... Sonra pişman
olup özür dilemek için kadının  evine girdiğinde onu zavallı bir halde
bulur. İtiraf eder Tereza,  gerçekte ne Boles diye bir nişanlısı vardır, ne
de mektuplaşabileceği başka  biri... Sevgiye susamışlığından, kafasında bu
oyunu kurmuştur.  Kendisine, yani "mahzun kumrusuna" aşk satırları yazacak
bir nişanlı  uydurmuş, onun adına yazdırdığı satırları başkalarına okutarak
böyle  bir sevgilinin varlığına kendini inandırmıştır. "Ne kötülük vardır ki
bunda..?" Delikanlı bunu öğrendikten sonra haftada iki kez Tereza'nın
Boles'e mektuplarını yazar, sonra da Boles'in ona  cevaplarını... Tereza
ağlar bunları dinlerken; bir yandan da yalnız  üniversitelinin söküklerini
diker... ***Teoman'in N-Style'daki söyleşisini okurken bu  hazin öyküyü
anımsadım:
"Kendimi kötü hissettigimde 19. yüzyıl  romanları okuyorum" diyordu. İtiraf
etmeliyim ki, ben de haftalardır  dilimde onun "Paramparça"sıyla
geziniyorum. Ve bu şarkının sözlerinde  Tereza'nınkine benzer bir sevgiye
susamışlığını tadıyorum: "Bugün benim doğum günüm/Hem sarhoşum, hem
yastayim/bir bar taburesi üstünde/babamın öldüğü yaştayım/kelimeler büyüyor
ağzında/bildiğim tüm hayatlar/paramparça..." Sahi, bu yaşta bir delikanlı
niye doğum  gününde yas tutar ki..? *** Son bir ayda iki Teoman konseri
izledim.  Bir stadyum dolusu gencin hep bir ağızdan "Bildiğim tüm hayatlar,
paramparça" diye haykırışına tanık oldum.  Onun ağzında büyüyenlerin, kendi
kuşağının  kelimeleri olduğunu hissettim.  Şu anda Türkiye'nin en çok satan
albümü bu...  Adı "17..." "Her şeyin satılık olduğu bir dünyada,
mutsuzluktan sarhoş" olmuş. "Elveda zalim dünya" şarkısıyla kelebek kadar
süren ömrünü noktalamış 17  yaşında bir gencin öyküsü var albümde... Bugün
17 yaşında olanlar, 1983'te doğdular.  Büyük şehirde büyüdülerse, ne kan
kokusu  bulaştı gençliklerine, ne  tank sesi böldü uykularını... Duvarlar,
sınırlar,  tabular yıkıldı onlar için; okullar, barlar, internet cafeler
açıldı.  Niye öyleyse bu "iç kanama"..? Teoman, beni çarpan bir sözcükle
yanıtlıyor  soruyu:  "Köksüzüz" diyor, "...tutunacak hiçbir şeyimiz  yok"
1990'larda yapılan bir araştırmada gençlerin  çoğu, kendi durumlarını  10
yıl öncesine göre "daha kötü" olarak nitelemişlerdi.  (YMV-SAM/1995)  Hep
"bir kabus dönemi" olarak tanıdıkları "80 öncesi"nde bugünden  "daha iyi"
olan neydi ki? Belki şu: Onlar, doğru ya da yanlış, bir yere kök salmış;
tutunmuşlardı. Sokaklarda cellat kol gezerken bile, "rüzgar  gülleri"nin
ölüm esintileri yerine daha iyi bir yaşam umuduyla  döndüğü bir dönemdi o...
"80 öncesindekiler belki toplumu kurtarma uğruna gençliğini tam yaşamadı,
ama -yanlış yöntemler içerse de- dayanışma, heyecan ve paylaşma duygularıyla
büyük bir toplum projesi uğruna çaba gösterdi. Şimdi ise kendisi için
kendine eziyet eden bir kuşak var" diyor Hayri Kozanoğlu... Yuppieler,
Prensler ve Bizim Kuşak, İletisim, 1993) ve bugünün "kalpsiz kuşak"ını
"Bildiği Şair adı bilgisayar  markasından az olanlar" diye tanımlıyor.  ***
Bugün, hepimizin bildiği bütün hayatlar  "paramparça" iken, piyasada bunca
çeşitli aşk şarkısı olması, aslında aşkın kendisinin var olmamasından mı
acaba..?  Belki de birileri Gorki'nin üniversitelisi  gibi bizim adımıza,
olmayan bir sevgiliye yazıyor bu satırları...  Ve biz stadyumlarda toplanıp
o mısraları  dinlerken, aşk varmış gibi yaparak ağlaşıyoruz...  ...yaralı
kalbimizin sökükleri dikilirken bir  yandan...

Can Dündar

Hosted by www.Geocities.ws

1