Müzelerde Yolculuk

Eski müzeleri dolaşırdık
Ölü kentler boş; kaleler, eski saraylar
O uzun gezilerde çıktığımız aylar
Deniz diplerinde benzer gölgeli dehlizlerde
Akıntılar gibiydik biz de

Nasıl buğday çeker dizi dizi karınca
Hiç oturdun mu başında yuvalarının
Bir kavga bir kıyamet bir koşuşmaca
Yeryüzü sürekli bir devinim içindedir
Yerin altında bütün sesler dingin

Müzeler belki de ülkesidir Hades'in
Kapılarını Asur aslanları bekler
Nereye baksan eski bir tanıdık
Eski Bergama, Atina, Efes'in
Bir zamanlar sokaklarında gördüğün yüzler

Doğa ile yalnız insan boy ölçüşebilir
Barış ile savaş, acı, sevgi, nefret, kin
Kökü bütün gök gürültüleri sessizliklerin
Kendi öz yapısında kendiyle bütünleşir
Kendi öz suyundan alır dudakları nemini

arap testilerinde flüt sesleri yalın ayak
Güle oynaya gelip geçtiler dünyamızdan
Belden aşağı at belden yukarıları insan
Bol gölgeli ağaçlar altında kucaklaşarak
Saçtılar rüzgarlara ilk yeminlerini

Sevgileriyle aralandı ilk karanlıklar
Sevişirken uğultulu ağaçlar gibiyiz
Sarsılarak can değişir, kesilir, devriliriz
Alır gider gövdelerimizi ayrı akıntılar
Vurur ıssız bir kıyıya kalıntılarını deniz

Git çağır geçip giden zamanı
Defterlerin romanların arasından
Kuru çiçeklerin olmalı, bir çekmecede
Soluk mektupların bazı fotoğrafların
Bazen dolaşırsın o küçük müzelerde de

Tabloların arkası boş duvar
Baktıkça gözleri üstümüzdedir
Elektronik ışınlar gider gelir
Konar kalkar ard ardasazlıklara göllerde
Gölgeleri sularda yıkanan kuşlar

Sesini yitiren dudakları kımıldar
Sana doğru gelen bir heykelin
Al götür beni çayır çimen kırlara
Çiğnemek isterim çıplak ayaklarımın altında
Dişlerimde sapını bağ filizlerinin

Onlardan biri o can sıkıntısıyla
Müzeden kaçardı takılıp ardımızda
Gezerdik özlediği sokaklarını kentin
Durur sulara bakar üstünde köprülerin
Kadeh kaldırırdık barlarda yıldızlara

Avluda geçmiş yıllar dolanır, boğuk
Yankıları ulaşır sana adımlarının
Dokunsan elleri ayakları nasıl soğuk
Bu giysilerin sandık kokusu, kuruyan
Yazısı mürekkebin, tüm ölüm tanıkları

Yerlerde tuz buz kırık dökük bir ömür
Yaşanmış yığını dünlerin
Çıkar mahzenin taş merdivenlerini
Soluk gibi elsiz ayaksız biri
Üstüne üstüne yürür

Ölümdür vurduğu geçen saatlerin
Gelen saatlerin gösterdiği ölümdür.
Dikmişler gözlerinin içine gözlerini gülerek dedikleri, susarak dedikleri
Ölümdür, ölümdür, ölümdür.

Necati Cumalı (1979)

Hosted by www.Geocities.ws

1