|
Beşiktaş'ta bir İstanbul Efendisi Yahya Efendi Hz.
İstanbul'lu denizciler Boğaz’ın
dört manevi bekçisi olduğuna inanırlar. Bunlar Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi,
Beykoz’da Yuşa Aleyhisselam, Sarıyer’de Telli Baba ve Beşiktaş’ta Yahya
Efendi’dir.
Hâl böyle olunca Yahya Efendi’nin dergâhına denizciler sık gelir, giderler.
İşte Karadeniz’de amansız bir fırtınaya yakalanan Apostol adlı Rum, zor
anlarında “Aman Ya Rabbi!” der, “Şu sıkıntıdan bir kurtulayım, Yahya
Efendi’nin dergâhına en pahalısından bir fıçı şarap...”
Eh, o telâşede Müslümanların şarap içmedikleri hatırına gelmez tabii. Yine
aynı dalgınlıkla yüklenir fıçıyı gelir dergâha. Müridler bu işe bayağı
bozulurlar. Hatta içlerinden ters ters bakanlar olur. Apostol yaptığı gafın
farkına vardığında, çok geçtir. Tam fıçıyı açmakla, kaçmak arasında
tereddütler geçirdiği anda Yahya Efendi görünür. “Aman efendim! Niye zahmet
ettiniz.” der, “Hadi açın da misafirlerimizin ağzı tatlansın!” Garibim
fıçıyı korka korka açar, ama içinden mis gibi nar şerbeti çıkar. Büyük veli
onu mahçup etmez, hatasını, ama samimi hatasını kerametiyle örter. İşte bu
müşfik tavır üzerine Rum gemici “Ey yol güneşi” der,” Vallahi senin dinin
haktır!”
MAHLUKATA ŞEFKAT
Yine bir gece Yahya Efendi telaşla kayıkhaneye koşar ve âcele ile sandalı
indirip denize açılır. Ortalık savaş meydanı gibidir. Rüzgâr ıslık çalar,
dalgalar kubbe kubbe gelir, sahilde patlar. Çok geçmez Yahya efendi batmakta
olan bir kayıktan iki papazı kurtarır döner geriye. Onlara kuru giyecekler
verir, ateş başına oturtur. Sonra sıcak bir çorba koyar önlerine.
Adamcağızlar bu olaydan öylesine duygulanırlar ki, anlatılamaz. Nitekim
bizzat Beşiktaş Metropoliti ziyarete gelir teşekkür eder.
Yahya Efendi dergâhın misafirlerine mutlaka bir şeyler ikrâm eder.
Talebelerine yemek çıkarmakla kalmaz, harçlık da verir. Saray ricali burayı
sıkça ziyaret eder, değerli hediyeler getirirler. Mübarek onların tamamını
fakirlere dağıtır.
Yahya Efendi her meslekten ve her meşrepten insanı muhatap alır, onlarla
sofraya oturur. Kim olursa olsun “aşık” diye hitap eder.
Baba Tarık adlı bir balıkçı zor günler yaşar. Nedendir bilinmez her gün
balığa çıkar, ama denizden dişe dokunur bir şey alamaz. Karısı açar ağzını
yumar gözünü. “Miskin herif!” der, “sen dergâh dergâh dolaş bakalım. Kızının
düğünü yaklaştı, daha çeyizi bile yapılmadı.”
Yahya Efendi, Tarık Babanın sıkıntısını hisseder, işini gücünü bırakıp
onunla denize açılır. Balıkçı “Aman efendim deryada balık mı kaldı?” dese de
Halık’a güvenir, ağ salar. Eh onun attığı ağlar elbette balık dolar.
BALA BAN BALA BAN
Günün birinde, Rum çocuğunun biri soluk soluğa dergahın bahçesine girer. Kan
ter içinde “Koyunlarım...” der “koyunlarım bu tarafa kaçtılar” Dervişler
arar, tarar, ama bulamazlar. Çocukcağız bitkin ve ağlamaklıdır. Tam bu
esnada Yahya Efendi görünür. “Bu delikanlı yorulmuş” der, “sanırım
acıkmıştır da. Koşun ekmek, yağ, bal getirin!” Garibim hâlâ ürkektir.
Mübarek sofraya katılır ve ona cesaret verir.
“İşte sana tereyağı, bal, taze nan (ekmek)
Dilersen yağa ban, dilersen bala ban!”
...Balaban! İşte bu son kelime çocuğu şaşırtır. Çünkü adı Balaban’dır. Bu
şiirli ikram çok hoşuna gider. Tam o sıra dervişler küçük çobana
koyunlarının bulunduğunu müjdelerler. Sonraki günlerde Balaban ve babası
tekkenin müdavimlerinden olurlar.
KİME GÖLGE?
“Şimdi bunlar iyi, güzel de konumuzla ne alâkası var?” dediğinizi duyar
gibiyim. Öyle ya, Yahya Efendi’nin gölgesine sığınan padişahlar kimdir
acaba? Mübarek hangi ufukları açmıştır onlara?
Peki oraya gelelim. Yahya Efendi, Trabzon Kadısı Ömer Efendi’nin oğludur. O
Kanuni Süleyman ile aynı günlerde doğar. Hatta minik şehzadeyi Yahya
Efendi’nin annesi Afife Hanım emzirir. Hasılı ikisi süt kardeş olurlar.
Yahya Efendi balıkçıya, kayıkçıya bile kıymet verir, çoluk çocuğu muhatap
edinir. Hâlimdir, selimdir, ama yeri geldiğinde Kanuni gibi bir cihan
imparatoruna “Bakasın bre süt kardeş!” diye çıkışacak kadar yüreklidir.
Nitekim günün birinde papazın biri atının yularına yapışır. “Bu da adalet mi
yani?” der, “Doğru dürüst defter tutulmuyor, ölülerimizden bile haraç
istiyorlar!” Yahya Efendi derhal sultana çıkar. “Yazıklar olsun” der, “Böyle
ele geçen mal helâl değildir. Yediğin, içtiğin, sarayın, saltanatın, haram
sana!”
Kânuni ağlamaklıdır. “Ağabey; halimi Allah biliyor ki bunlardan haberim
yok!” diye sızlanır ve ikinci azarı yer “O halde gaflettesin. Allahü
teâlâ’nın huzuruna çıktığında ne cevap vereceksin? Korkarım yakanı
kafirlerin eline verecekler. Sürüm sürüm sürünecek, cehenneme itileceksin.
Unutma tacın, tahtın, burada kalır, seni şöhretin değil, adaletin kurtarır!”
Yahya Efendi sıkı bir tedristen geçer. O, çölde su arayan seyyah gibi ilim
arar. Çiçekten, çiçeğe konar. Hem çok okur, hem ilim meclislerine koşar.
Disiplinli ve çalışkandır. Çok beğenilir, hızla yükselir. Gün gelir
Osmanlının zirve medreselerinden Fatih Medresesi'ne atanır ki, görevi
devraldığı zat, Kadızâde Hazretleri gibi bir zirvedir. Ancak özlediği makam
bu değildir. Onun rüyalarını, bir Allah dostunun dizi dibinde manevi
mertebelere yürümek süsler. Aradığına yıllar sonra kavuşur. Zembilli Ali
Efendinin feyzli sohbetleriyle...
Yahya Efendi güçlü bir şair, ünlü bir tabiptir. Hendeseyi, riyaziyeyi yani
matematik ve geometriyi iyi bilir.
Eh, her medreseli gibi astronomiden anlar. Hoş, onlar için gökleri satır
satır okumak maharet değildir.
Yahya Efendi para, pul peşinde koşmaz, ama Osmanlı müderrisine iyi para
verir. Bir evin üç akçeye geçindiği günlerde eline 50 akçe geçer. Yahya
Efendi bu para ile o zamanlar kuytu bir yer olan Beşiktaş'ta bir arazi alır
ve dergâhını yaptırır. Kâh kayaları oyar, kâh denizi doldurur. İnşaat
işlerinde çok mahirdir. İşte ömrünün son yıllarında, sevenlerini burada
ağırlar.
"GÖRDÜN DEĞİL Mİ?"
Yahya Efendi'nin Hızır Aleyhisselam ile imrenilecek bir dostluğu vardır ve
sık sık bir araya gelirler. Kanuni nereden duyar bilinmez, ısrarla sohbete
katılmak ister. Yahya Efendi sadece "Nasip" der. Bir gün padişahla birlikte
tebdil-i kıyafet gezintiye çıkarlar. Kayıkçının birine takılıp, boğaza
açılırlar. Tekneye Salı Pazarı'ndan boylu poslu, temiz tertipli, insan
güzeli bir genç biner. Yanlarına ilişir. Yahya Efendi ile muhabbete başlar.
Koca devletin yükü ağır olmalıdır. Kanuni o gün neyi düşünür bilinmez,
dalgındır. Elini suya sokar, dalgaları okşar. Ama olacak bu ya yüzüğünü
denize düşürür. Sandaldakilere belli etmez, ama çok üzülür. Yüzüğün hatırası
olmalıdır, aklı denizde kalır. Kayık tam Kuruçeşme iskelesine yaklaşırken
genç elini suya daldırır ve yüzüğü alıp sultanın avucuna bırakır. Kanuni
şaşkın şaşkın ıslak yüzüğe baka dursun, o çoktan kaybolmuştur.
Yahya Efendi sorar.
-Hadi bakalım gözün aydın. Aradığını gördün işte.
-Kimi?
-Hızır Aleyhisselam'ı.
-Hani nerede?
-Bir saattir yanımızdaydı.
-Yoksa o genç miydi?
-Ta kendisi!
BULGAR PEHLİVANI
Kanuni spora meraklıdır. Bir gün saltanat kayığı ile dergahın iskelesine
yaklaşır ve Yahya Efendi'yi alıp, Yeniköy Çayırı'na götürür. Burada güreşler
vardır. Ancak hiç hesapta olmayan şeyler olur. Nereden geldiği bilinmeyen
Bulgar asıllı bir pehlivan bizimkileri duman eder. Adam insan azmanıdır,
bacakları kök salar çınar gibi. Koca koca yiğitler çaresiz kalırlar. Bırakın
yenmeyi, yerinden kıpırdatamazlar. Adam her yıktığı Türkün ardından
kahkahalar atar, haçını öperek tamenna çakar. Yerli Rumlar sevinçten
çıldırırlar.
Kanuni mi? Kahrolur tabii.
Yahya Efendi bakar Padişah fena bozuluyor, çıkar meydana ve akıllara
durgunluk bir pazarlık yapar. "Yenilen, yenenin dinini kabul edecek" der,
"tamam mı?" Bulgar pehlivanı bıyıklarını burarak güler, teklifi kabul eder.
Ancak bu aksakallı ihtiyar karşısında eli ayağı tutmaz olur. Adalelerinde
güç, derman kalmaz. Yahya Efendi onun sırtını yere vurur mu bilmiyoruz, ama
nefsini ve kibrini yerden yere vurur. Gözünü ve gönlünü açar. Sayfa sayfa
hakikatleri aralar. Pehlivan diz çöker, iman eder.
NEME GEREK
Bir gün Kanuni, Yahya Efendi'ye "Ağabey sen ilahi sırlara vakıfsın" diye
haber yollar. "Acaba devletimizin encamı n'ola?" Yahya Efendi iki kelime
yazar, üstelik altını çizer: "Neme gerek!" *Kanuni bu cevaba bozulur.
Halbuki sır o kelimelerde gizlidir.
Eğer zulüm yayılır, fukaralar feryada başlarsa ve şahısların menfaati
devletin çıkarının üstüne çıkarsa. Üstelik görüp işitenler "Amaaan neme
gerek" derlerse bil ki yıkılış yakındır! Gün gelir Kanuni vefat eder. 2.
Selim kendini bir anda devletin başında bulur. Saltanat yükü omuzlarını
çökerttiğinde sığınacak gölge, tutunacak dal arar. Birden aklına baba dostu
Yahya Efendi gelir. Yüce Veliyi gördüğü an içi bir hoş olur. Onun bir bakışı
ile öylesine rahatlar ki tarifi ne mümkün. Devletini ve milletini güvende
hisseder ve ayaklarına kapanmamak için zor tutar kendini. Mübarek onu
kulaklarından yakalar. "Söyle bakalım!" der, "abdestin var mı?" Sultan
edeple başını eğer, zor duyulan bir sesle "Var efendim" der. Yahya Efendi,
tonunda şefkat hissedilen bir sesle "Hayır!" der, "benim sorduğum tövbe
abdestidir. Şimdi seninle tövbe edeceğiz ve bundan böyle birbirimize
eksiklerimizi söyleyeceğiz tamam mı?"
Ve öyle de olur.
Yahya Efendi mükemmel bir şairdir. Şiirlerini "Müderris" mahlası ile yazar
ve her bahane ile ölümü hatırlatır, ölüme hazırlanır.
Mübarek, kabrini elceğizi ile kazar ve döner dolaşır kendi mezarına okur.
Ona göre müminin ölümü bayram olmalıdır. Bakın şu işe ki bir bayram gecesi
vefat eder, cenaze namazı bayram namazını müteakip kılınır ve defnolunur
bayram günü.
2. Selim bu nurlu kabrin üzerine nefis bir türbe yaptırır. Derken
şehzadeler, paşalar ona komşu olmak isterler. Aşıkları kutlu eşiğe gömülmeyi
vasiyyet ederler ki gün gelir koca bahçe mezarlığa döner.
Bu kapıdan giren dünyadan sıyrılır. Ama o mekânda ölüm ürkütücü değil,
şirindir. Ziyaretçiler duygu seline kapılırlar. İşte edipleri yazdıran,
ozanları söyleten hava bu olmalıdır. Ki Evliya Çelebi'den, Tanpınar'a
onlarca yazar bu dergahı anlatırlar.
ORTAKÖY'ÜN ÇOCUKLARI
Ortaköy'ü bilirsiniz. Cafeler, publar, gazinolar... Bol ışıklı, cıvıl cıvıl
bir dünya. Burası ressamların, yazarların, müzisyenlerin hasılı yaşamayı
sevenlerin buluştuğu adres gibi. Yahya Efendi'nin dergahı başka alem.
Merkezde bir ahşap mescid. Etrafında binlerle kabir. Dolu dolu ölümü
hatırlatıyor insana. İki adım ötede iki farklı dünya.
Ama ikisinin de müdavimleri aynı. Dergâha bakan, onaran, yaşatan yine
Ortaköy'ün çocukları. Onlar içlerini hüzün kapladığında da buraya
koşuyorlar, yüreklerinde sevinç kabardığında da...Ve inanın buluyorlar
huzuru.
"Nerden biliyorsun?" diyeceksiniz.
Tam dergahtan ayrılıyorum, dev gibi bir Harley duruyor önümde. Güçlü motor
güp güp vuruyor, nikelajları göz alıyor. Üstünde kotlu, montlu iki genç.
Hani adres sorulacak yer de değil ama...? İniyorlar, önce kasklarını
çıkarıyor, çizgisi uçuk gözlüklerini katlayıp ceplerine koyuyorlar. Sonra
parmaklarını tarak yapıyor, saçlarını atıyorlar geriye. Biri "Ama takkem
yok" diye sızlanıyor. Motoru süren "Olsun" diyor, "benim de yok!"
-Şu üstümüz, başımız...
-Boşver oğlum. Allah dostları kalbe bakarlar, kalıba değil.
İçim ılıcık oluyor. Bu çok büyük bir söz! Erbabının elinde kitap olur.
"Söyleyene değil, söyletene bak" diyesim geliyor, "Feyz" denen şey bu belki.
Kimbilir? |