Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği
İnsanlığı hakka ve hakikata sevkedip
dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak üzere Allah Teala tarafından
gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber
Efendimiz, genellikle kabul edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel)
571 Pazartesi günü Mekke'de doğdu. İslam tarihi kaynakları, Hz.
Peygamber'in nesebi ta Hz. Adem'e kadar sıralanan Şecere tabloları ile
belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber'in yirminci göbekten
atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan'dan sonra verilen
isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O'nun Hz. İbrahim'in
oğlu Hz. İsmail soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar
Rasulullah'ın şeceresi şöylece sıralanır: Muhammed b. Abdullah b.
Abdülmuttalib b. Ha-şim b. Abdümenaf b. Kusayy b. Kilab b. Mürre b. Ka'b
b. Lüeyy b. Galib b. Fihr b. Malik b. En-Nadr b. Kinane b. Huzeyme b.
Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Me'add b. Adnan.
Hz. Peygamber'in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah,
ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)'de vefat etmişti. Annesi
Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benü Zühre'nin reisi Vehb b.
Abdümenaf'ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı, çocuklarını çölde bir
süt anneye vererek emzirme adetine sahip oldukları için Hz. Peygamber,
kendi annesi Amine tarafından ancak bir kaç kez emzirilmiş, süt anneye
verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt
annelik yapmıştı. Daha sonra Mekke'ye komşu çöllerde yaşayan Hevazin
kabilesinin kollarından Benü Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun
süre Hz. Peygamber'e süt emzirmiştir. Mekke eşrafı tarafından Mekke'nin
ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı
görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde
bulunan Mekke'de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiğinden,
fesahat ve belağata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri
ilk yıllarının Arapçanın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve
belagatıyla arı duru konuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli
görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar arasında fasih Arapçaları ile ün
yapmış Benü Sa'd kabilesi arasında yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren
Hz. Peygamber, ileride üstleneceği ilahî risalet görevi için hem
bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber'in kırk
yaşından itibaren yürüttüğü İslam'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir
ki, aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir
vazifedir. İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi layıkıyla yerine
getirebilmek için sağlam ve sıhhatli bir bünyeye sahip olmak
gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocukluğunun ilk yıllarında
Mekke'nin boğucu sıcak ve sıtmalı havasından uzaklaşmış, suyu ve havası
güzel bâdiyede sağlıklı bir şekilde gelişme imkanını bulmuş oluyordu.
Diğer taraftan güzel konuşmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur.
İleride muhtelif insan kitlelerine muhatap olacak bir peygamberin
şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının uğrunda
en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber
henüz çocukluğundan itibaren davet faaliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız
kendisi henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir
bilgiye sahip olmadığından, bu hazırlanma O'nun bizzat iradesi ile ve
bilerek olmayıp, Cenab-ı Hakk'ın yönlendirmesi, kontrol ve murakabe
altında tutması şeklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt
annesi Halime'nin yanında iken vuku bulan "Göğsünün yarılması" (Şerhu's-Sadr
veya Şak-ku's-Sadr) olayını da yine davete hazırlık olarak
değerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber'in göğsü, görevli iki
melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut
ve saptırmasından arındırılmış ve Zemzem'le yıkanarak tekrar yerine
konulmuştur. Böylece Hz. Peygamber, ruhen davete hazırlanmış oluyordu.
Şerhu's-sadr olayından sonra süt anne Halime tarafından Mekke'ye
getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim edilen Hz.
Muhammed, altı yaşına kadar annesi Amine'nin yanında kaldı. Bu sıralarda
Amine, Hz. Peygamber'i de yanına alarak Medine'deki akrabalarını
ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı yıl kadar önce Medine'de ölen
eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Bir ay süren bir misafirlikten
sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklaşmadan Ebvâ
denilen köyde Amine aniden rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da
defnedildi. Artık hem yetim, hem de öksüz kalan çocuğu bu yolculukta
kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi
Abdülmuttalib'e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük bir muhabbet
beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına bastı.
Abdülmuttalib'in temsil ettiği Haşimoğullarının Mekke'deki itibarı ile
Abdülmuttalib'in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlaki faziletleri ve
özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk
devrelerinden tekrar bulup çıkarmış olması, onun Mekke'de kendisine son
derece saygı duyulan, sözüne itibar ve itaat edilen bir reis haline
gelmesini sağlamıştı. Abdülmuttalib, Kabe duvarına bitişik olarak sırf
kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini
taşıyan Daru'n-Nedve'de Mekke halkının çeşitli problemlerini dinler ve
çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmutta-ib'in yanından hiç ayrılmayan
küçük Muhammed, Daru'n-Nedve'de yapılan idareye ve çeşitli problemlere
ait müzakerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o yaşlarından
itibaren zulmün hakim olduğu Mekke toplumunda ortaya çıkan problemleri,
insanların dinî, idarî, iktisadî, ilmî, içtimaî yönlerden nasıl bir
bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrak ediyordu. Hz.
Peygamber sekiz yaşına geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına
erişmişti ve yaşlı bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu
dünyadan ayrıldı. Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu
oğulları arasında, Hz. Muhammed'in babası Abdullah'la ana-baba bir
kardeş olan Ebû Talib'e teslim etmişti. Artık Hz. Muhammed sekiz
yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebû Talib'in yanında kalmıştır.
Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne de çevresinin
kesin bir bilgisi olmadığından, tabiîdir ki Hz. Peygamber'in bu
devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz.
Peygamber'i değil, aynı zamanda diğer Mekkelileri de ilgilendiren bazı
olaylarda Hz. Peygamber'in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda
tespit edilmiştir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz
önemli olanlarından birisi, Hz. Peygamber'in Rahib Bahîra ile
karşılaşması meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaşlarında iken amcası
Ebû Talib ile birlikte Şam'a doğru yol alan ticarî bir kervana katılmış
ve kafile Şam yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiği zaman
buradaki manastırda bulunan Bahîra adlı rahib, İslam kaynaklarına göre
Hz. Peygamber'deki özelliklere bakarak O'nun ileride çıkması beklenilen
son peygamber olabileceği kanaatine varmıştı. Müsteşrikler bu olayı
kendi yanlı bakış açıları ile ele alarak islam'ın doğuşunda Hristiyan
rühiyatının etkileri olduğunu, Rahib Bahîra'nın dinî telkinlerinin
tesirinde kalan Hz. Muhammed'in bu dinî şuuru geliştirerek ileride
İslam'ı ortaya attığını iddia ederlerse de, İslamiyet'in temelini
oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan teslis inancının
asla bağdaşamaz bir karakterde oluşu, İslam'ın Hristiyanlık'da mevcut
teslis düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddianın ne derece
asılsız gülünç olduğunun en açık delillerindendir.
Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki, yıllarda diğer
amcaları ile birlikte Mekke, dışına yapılan bazı ticari seferlere
katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan insanların farklılık arzeden
dinleri, örf ve adetleri, hal ve vaziyetleri hakkında bilgi sahibi
olmuştur. Peygamber Efendimizin daha sonraları İslam'ı tebliğ ederken bu
bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre cereyan eden bu
olayları da O'nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak değerlendirmek
gerekir. Cenab-ı Hakk'ın kontrol ve murakabesi, müstakbel Peygamberi
ruhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk ve
sapıklığından, kötülük ve ahlaksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin
dinî bir ayini ve bayramı olan Büvane'ye çocukluk yıllarında amca ve
halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed, adet üzere diğer
akrabalarının yaptığı şekilde burada hazır bulundurulan bir puta tapmak
için sıraya girdiğinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilahi bir ikaz ile
puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber
kısa bir baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O'na
putlara tapmak için her harhangi bir ısrarda bulunmadılar. Tabiidir ki
Peygamber Efendimiz çocukluk yıllarından itibaren hayatı boyunca asla
hiç bir puta tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına
kesilen hayvanların etini yememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta
onların adını dahi ağzına almaktan hoşlanmadığını belirtmişti. Geçim
sıkıntısı çeken amcası Ebu Talib'e yardırcı olmak için gençlik
yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık, yapan Hz. Muhammed, çobanlığı
sırasında Mekke'nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hakim olduğu havasından
uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve idrak
gücü gelişerek herşeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'ın varlığı ve
birliğini, O'na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış,
karşılaştığı bir takım sıkıntı ve meşakkatler O'nu ruhen
olgunlaştırmıştı. Çobanlık yaptığı günlerden birisinde sürüsünü bir
çoban arkadaşına emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece eğlencelerini
seyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber, eğlence yerine gelip
oturur oturmaz Cenab-ı Hakk'ın kendisine verdiği bir uyku ile, içkilerin
içildiği, oyunların oynandığı, ahlaksızlıkların yapıldığı bu işret
alemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yine böyle bir
eğlenceyi seyretme arzusu aynı şekilde engellenmiş; artık bir daha da Hz.
Peygamber böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı. Hz.
Peygamber yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevazin kabilesi arasında
Ficar Harbi vuku buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte
olmasına rağmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaş alanının gerisine
düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti. Böylece genellikle
cephe gerisinde bulunmasına rağmen bu olayın O'nda harp taktik ve
teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler oluşturduğu bir
gerçektir. Peygamberliğinden sonra dahi hatırladığı zaman bir üye olarak
katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu açıkça belirttiği Hılfü'l-Fudul
ise hemen bu savaştan sonra gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber,
cemiyet meselelerini yakînen tanımış, cahiliye toplumunda güçlünün
güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet karşısında zalimlerin nasıl eriyip
titrediğini örnekleriyle görmüştü. Yirmibeş yaşında bizzat kendisinin
idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed'i Hz. Hatice ile
karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed'in amcası
Ebû Talib'in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını sağladı. Hz.
Peygamber'in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice'den altı çocuğu olmuştu.
Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fatıma adlarını
almışlardı. Bunların dördü de babalarının peygamberliğine erişmişler ve
O'na iman ederek hicret etmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah
adını taşıyordu. Hz. Peygamber'in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için
kendisine Ebu'l-Kasım künyesi verilmişti. Bazı kaynaklar bunlardan başka
Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tahir adında iki oğlu daha olduğunu
zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'ın lakabı
olduğunu belirtmişlerdir. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı
cariye Mariye'dendir. Hz. Peygamber'in bütün erkek çocukları henüz küçük
yaşlarda vefat etmişlerdi. Hz. Hatice ile evliliğinden sonra Peygamber
Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış, bazan
ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı. Hz. Muhammed,
bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, ahde vefası,
adil ve alicenab davranışları, herkes hakkında iyimser gelen iyilik ve
yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinde tutması, yakınlarına ve
akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlakî olgunluk ve ruhî üstünlükleri
ile derhal temayüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp
sevdiği bir kişi haline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine
"el-Emîn = güvenilir kişi" lakabını vermişlerdi. Hz. Peygamber'in otuz
beş yaşında iken meydana gelen Kabe tamiri olayı ve bu olay sırasında
el-Haceru'l Esved'in yerine konması meselesinde Mekke Sülaleleri
arasında çıkan ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temayülü gösteren
anlaşmazlığı herkesi memnun edecek bir tarzda ve adil bir şekilde
çözmesi, O'na duyulan güveni daha da artırmıştı. Allah'ın mukaddes evi
Kabe'nin tamiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed'de de dinî
duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple O'nda bu
yıllardan itibaren Rabbi ile başbaşa kalma arzusu görülür. Bir de buna
toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlaksızlıklar, din adına
icra edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed'in
böylesi cahilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz,
sakin bir mağarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi
anlaşılır. Artık otuz beş yaşından itibaren Hz. Peygamber, belli
zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca Mekke'den uzaklaşıyor, uzlet
yeri olarak kendisine seçtiği Hıra dağındaki bir mağarada günlerini
geçirerek Cenab-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini,
O'nun gücü karşısında mahlukatın aczini ve zayıflığını düşünüyor; Rab
Teala'nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun
nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, içtimai, ahlakî vs. yönlerden
içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu, işte bu uzlet, günleri
Hz. Peygamber'i ruhi, ahlakî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve
istidlal melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de
eriştirdi.
Peygamberliği ve Mekke Dönemi
Böylece kendisine verilecek ilahî risalet görevini üstlenebilecek
bir seviye ve vasata geldiği bir sırada, kırk yaşında iken yine böyle
bir uzlet anında Hıra mağarasında, Cenab-ı Hakk'ın peygamberlere vahiy
getirmekle görevli meleği Cebrail (a.s), O'na ilk vahyi, Alak Suresi'nin
ilk beş ayetini getirdi. Artık Allah'ın Rasülü, insanları hak din olan
İslam'a çağırmakla görevli idi. O, bu görevine ailesi halkından ve hak
davaya gönül verebilecek yakın arkadaşlarından, gerçeği kabul edebilecek
kabiliyetde olan, fıtratı bozulmamış, düşünme istidadı körelmemiş
kişilerden başladı, ilk önce O'nu sevgili eşi Hz. Hatice tasdik etti.
Erkeklerden Hz. Ebubekir, çocuklardan Hz. Afi, azadlı kölelerden Zeyd b.
Harise kendisine ilk iman eden kimselerdi. Ardından Hz. Ebübekir'in de
aracılığıyla Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. el-Avvam, Talha b.
Ubeydullah, Sa'd b. Ebî Vakkas, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, Sa'id b. Zeyd,
Abdullah b. Mes'ud gibi şahsiyetler müslüman oldular. Hz. Peygamber ilk
üç yıl davetini gizli sürdürdü. Yalnız bu gizlilik, İslam'ın esasları ve
prensipleri açısından değildi. İslam, sır perdeleri arkasında, gizli
saklı, esrarengiz ve gizemli, anlaşılmaz bir takım düşünceler ve
doktrinler ihtiva eden bir din değildi. Onun esasları gayet açık, net,
anlaşılır, sade, arı duru olup akıl ve mantığa da uygun idi. Aynı
şekilde bu gizlilik, İslam'ın sadece belli bir zümreye has bir grup dini
oluşundan da değildi. Aksine İslamiyet cihanşümul bir din olup bütün bir
beşeriyetin hidayet ve saadetini hedeflemişti. Ancak Hz. Peygamber'in
ilk üç yıl davetini gizli sürdürmesi, çevredeki insanların İslam'a karşı
takındıkları düşmanca tavırdan, inanç ve ibadet hürriyeti tanımayacak
kadar insafsız ve bağnaz oluşlarından kaynaklanıyordu. Müslüman
olanların mallarına ve canlarına bir zarar gelmemesi, filizlenmekte olan
İslam davasına acımasız bir balta vurulmaması açısından gizli davete
gerek duyulmuştu. Bu safhada Hz. Peygamber faaliyetini genellikle davet
merkezi edindiği Daru'l-Erkam'dan yürütmüştür. Burası ilk iman
edenlerden el-Erkam b. Ebi'l-Erkam'ın Kabe karşısında Safatepesi
yamaçlarındaki evi idi. İlk müslümanlardan bir çoğu islam'ı burada kabul
etmişler, Hz. Peygamber'in eğitimine burada mazhar olarak İslam'ın eşsiz
esaslarını ruhlarınaa ve hayatlarına burada nakşetmişlerdi. Hz.
Peygamber burada İslam davasına gönül bağlayarak mallarını ve canlarını
bu hak dava uğrunda fedadan çekinmeyen sadık, vefalı ve ihlaslı bir
kadroyu oluşturmakla meşgüldü. O, biliyordu ki böyle bir kadro
olmaksızın İslam davasının ortaya çıkıp yayılması mümkün değildir. Bu
bakımdan Hz. Peygamber'in bu devredeki icraatı ashabını birbirine
kenetlendirmiş ve aralarında mükemmel bir bağlılık oluşturmuştu.
İşte Hz. Peygamber İslam davası etrafında böyle bir kadro
oluşturduktan sonra peygamberliğin dördüncü yılından itibaren İslam'ı
açık açık tebliğ etmeye başladı. Kureyş müşriklerinin İslam'ı engellemek
için başvurdukları çok çeşitli çareler, Hz. Peygamber'e ve İslama
samimiyetle bağlı kadro elemanlarına engel olamıyordu. Bu arada Mekke
müşrikleri özellikle korunmasız müslümanlara insaf ve vicdana sığmayan
eziyet ve işkencelerde bulundular. Bu işkenceler karşısında Hz.
Peygamber, isteyen müslümanların Habeşistan'a gidebileceklerini belirtip
hicret izni verince, nübüvvetin beş ve altıncı yıllarında müslümanlardan
birer grup l. ve II. Habeş hicretlerini gerçekleştirdiler. Mekkeli
müslümanların böylece Mekke haricine İslam'ı taşımaları, müşriklerin
hınç ve kinini artırmıştı. Ama Cenab-ı Hakk'ın yardım ve inayeti
sebebiyledir ki İslam'a gösterilen bu düşmanlıklar bile hak dinin
yayılmasına yardımcı oluyordu. Mesela azılı müşriklerden Ebû Cehil'in
bizzat Hz. Peygamber'e yaptığı sözlü ve fiili bir sataşma, Kureyş
arasında şahsiyeti ve kuvvetiyle büyük bir itibara sahip olan Hz.
Hamza'nın müslüman olmasını sağladı. Ardından Mekke idare meclisi Daru'n-Nedve'de
alınan Hz. Peygamber'i öldürme kararını uygulamak için harekete geçen
güçlü şahsiyet Ömer b. el-Hattab, Hz. Peygamber'i öldürmek üzere O'nu
ararken aslında ayakları onu hidayete sevkediyor ve Ömer'in gücü islam
saflarına yeni bir heyecan ve şevk katıyordu. Arka arkaya Hz. Hamza'nın
ve Hz. Ömer'in müslüman olmaları, Kureyş müşriklerinin gözünü bir süre
yıldırmış, artık müstümanlara dokunamaz olmuşlardı. İşte bunu izleyen
günlerde Habeş muhacirlerinden bir kısmı Mekke'ye geri döndü. Ancak bu
sırada müşrikler yeniden şiddete başlayıp, cehalet ve bağnazlıkla
bağlandıkları ata dinlerini, zulme dayalı olduğu için İslam'ın ortadan
kaldıracağı şahsî çıkar ve menfaatlerini, batıl tahakküm ve
zorbalıklarını kurtarabilmek için akıl almaz çarelere başvurmuşlardı. Bu
türden olmak üzere hem müslümanlar, hem de müslümanları koruyan
Haşimoğulları, peygamberliğin yedinci senesi île onuncu senesi arasında
tam üç yıl devam eden bir boykot ve muhasaraya maruz kaldılar.
Mekkeliler ne müslümanlarla, ne de onları koruyan Haşimoğulları ile hiç
bir münasebette bulunmayacaklarına, her türlü ilişkiyi keseceklerine,
onlarla hiç bir şekilde alış-verişte bulunmayacaklarına, oturup
kalkmayacaklarına, kız alıp vermeyeceklerine dair bir karar almış, bu
kararı yazdıkları sahifeyi Kabe'nin iç duvarına asarak dinî bir hüviyet
de vermişlerdi. Bu karara muhalefet eden, hem vatana, hem de dine ihanet
etmiş sayılacak ve en ağır şekilde cezalandırılacaktı. Mekkeliler
tarafından üç yıl süreyle ve titizlikle uygulanan bu karar, elbette
müslümanlara sıkıntılı, güç günler yaşatmıştır. Peygamberliğin onuncu
yılında bu karar iptal edilip boykot ve muhasara kaldırıldığı vakit
müslümanlar peK ziyade sevinme imkanı bulamadılar. Çünkü çok geçmeden Hz.
Peygamber iki büyük yakınını, amcası Ebû Talib'i ve eşi Hz. Hatice'yi üç
gün arayla ardı ardına kaybetti. Rasulullah'ın üzüntüsüne müslümanlar da
katıldılar ve bu seneye Hüzün yılı adını verdiler. Özellikle Ebû
Talib'in vefatı, Hz. Peygamber'in Mekke'de İslam'ı tebliğ etmesini bir
hayli güçleştirdi. Çünkü Ebû Talib'in sağlığında Mekkeliler Ona hürmet
duydukları için himayesine aldığı yeğenine dokunmuyorlardı. Şimdi bu
himaye ortadan kalktığı için Hz. Peygamber her yerde sataşma ve
engellemelerle karşılaşıyordu. Böyle bir ortamda İslam'ı tebliğ etmek
adeta imkansız hale geldiğinden Hz. Peygamber, İslam'ı kabullenecek yeni
bir kitle aramaya başladı. Bu sebeple de azadlı kölesi Zeyd b. Harise
ile birlikte bir gün gizlice Taife gitti. Ancak dolaylı akrabalarından
olan reislerinden gördüğü alaylı ve acımasız muamele Hz. Muhammed'in
derhal Mekke'ye geri dönmesini gerekli kıldı. Hz. Peygamber şehirden
gizlice çıkmıştı. Şayet bu durum Mekkelilerce öğrenilmişse onun gidişi
ülke dışına kaçma olarak değerlendirilebilir ve kendisi siyasi suçlu
sayılabilirdi. Bu düşüncelerle Hz. Peygamber şehre ancak bir eman ve
himaye altında girmek gerektiğine kanaat getirerek müşriklerin ileri
gelenlerinden Mut'ım b. Adî'nin himayesini sağladı ve onun koruması
altında şehre girdi. Yıllar boyu Mekkelilerin İslam'a karşı gösterdiği
kin; düşmanlık ve engellemeler, üç yıl süreyle devam eden ve insafsızca
uygulanan toplumdan dışlanma ve muhasara olayı, ardından Ebû Talib'in ve
Hz. Hatice'nin vefatları dolayısıyla Hz. Peygamber'in himayesiz kalması
ve Mekkelilerin sataşmalarına maruz kalması, bunu takiben de Taif
halkının horlayıcı tavrı, her ne kadar Allah Rasulünün ümit ve azmini
kıramamış, davet şevk ve iştiyakını azaltamamış ise de, şüphesiz bir
beşer olarak O'nu üzmüş ve rencide etmişti. İşte böyle bir durumda Hz.
Peygamber'i sevindirecek ve Kur'an'dan sonra en büyük mucizelerinden
biri olan bir mucize meydana geldi. Cenab-ı Hak, Rasulünü teselli etmek,
bunca gördüğü düşmanlıklara rağmen gösterdiği sabır ve sebat dolayısıyla
O'nu taltif edip lütuf ve ikramda bulunmak üzere katına çağırdı ve Hz.
Peygamber'in İsra ve Miraç mucizesi gerçekleşti. Bir gece vakti Hz.
Peygamber, bir an ifade edilebilecek çok kısa bir zaman dilimi içinde
önce Mekke'den Kudüs'e gitti. Oradan da göklere yükselerek Rabbinin
huzuruna çıktı; dünya ötesi alemi, Cennet ve Cehennem'i müşahede etti.
Böylece ruhen takviye görmüş, Rabbi tarafından mükafaatlandırılmış
olarak tekrar aynı anda Mekke'ye döndü. Bu olaydan sonra Hz. Peygamber
(s.a.s) İslamî tebliğine yine devam ediyordu. Fakat İslam'ın kitlesi
olacak zümreyi arayışı genellikle Mekke'ye dış kabilelerden hac, umre
veya ticaret gibi maksatlarla gelen yabancılar arasında oluyordu.
Önceleri bu teşebbüsü bazen olaylı, bazen sert, nazik, veya mütereddit,
ama hep menfi bir tavırla karşılanıyordu. Ancak nübüvvetin onbirinci
senesinde Medine'nin Hazrec kabilesinden altı kişi Akabe adı verilen
yerde Hz. Peygamber'le karşılaşıp kısa bir görüşmeden sonra O'na iman
ettiler. Bu altı Medineli, şehirlerine dönüşte Hazrec ve Evs kabileleri
arasında İslam'ı yaydılar. Ertesi senenin hac mevsiminde ikisi Evsli,
onu Hazreçli oniki kişilik bir heyet yine Akabe'de Hz. Peygamber'le
buluşup O'na bey'at ettiler, l. Akabe bey'atı olarak tarihlere geçen bu
görüşmenin akabinde Hz. Peygamber, İslam kadrosunun ilk elemanlarından
Mus'ab b. Umeyr'i davetçi olarak Medine'ye gönderiyordu. Mus'ab'ın
Medine'de bir yıl süreyle yaptığı faaliyet öylesine verimli olmuştu ki
İslam'ın bahsedilmediği ve girmediği bir ev hemen hemen kalmamıştı ve
Medineliler, Allah Rasulünü şehirlerine buyur edip O'nu koruma konusunda
her tehlikeyi göze alacak bir kıvama erişmişlerdi. Peygamberliğin
onüçüncü yılında Medine'den gelen daha kalabalık bir heyet Akabe'de Hz.
Peygamber'le bir gece vakti gizlice buluşup II. Akabe Bey'atı'nı
gerçekleştiriyor ve şehirlerine göç ettiği takdirde Hz. Peygaber'i ve
Mekkeli müslümanları malları ve canlarını korudukları gibi
koruyacaklarına and içiyorlardı, işte bu and ve karşılıklı söz vermelere
İslam tarihinde "Akabe bey'atları" adı verilmiştir.
Hicret ve İslam Devleti
Mekkeliler bu görüşmeleri haber aldıkları zaman başlatılan yeni
baskılar, müslümanlara hicret kapılarını açtı. Hz. Peygamber'in izni ile
Ashab-ı Kiram gruplar halinde ve çoğunlukla gizlice şehri terkedip
Medine yolunu tuttular. Artık şehirde Hz. Peygamber ve ailesi, Hz. Ali,
Hz. Ebûbekir ve ailesi ile hicrete imkan bulamamış olanlarla yakınları
veya akrabaları tarafından hicretleri engellenmiş kimseler kalmıştı.
Müslümanların Medine'de toplanarak zinde bir güç oluşturmaları,
Mekkelileri ürküten ve korkutan bir husus olmuştu. Bu günlerde sık sık
olağanüstü toplantılar yapan müşrikler, gizli bir celsede, karşılaşılan
bu zor problemi çözme yollarını aradılar. Yegane kurtuluş yolu olarak Hz.
Muhammed'in öldürülmesi görüldü. Kararlaştırılan komplonun icrası için
hazırlıklar yapılırken Cebrail (a.s) vasıtasıyla durumdan haberdar olan
Hz. Peygamber de hicret için hazırlığa koyuldu ve hicrette kendisine yol
arkadaşlığı yapacak Hz. Ebûbekir'le önceden hazırladığı plan gereğince
geceleyin Mekke'yi terketti. Uzun ve zaman zaman tehlikeli geçen yorucu
bir yolculuktan sonra 8 Rebiulevvel pazartesi günü Medine'nin banliyösü
Kubâ köyüne geldiği zaman Ensar ve Muhacirun'un O'nu karşılaması son
derece heyecanlı ve içten olmuştu. Hz. Peygamber bu köy halkının ricası
üzerine burada beş gün istirahat etti ve bu kısa istirahatı sırasında
bilfiil kendisi de çalışarak bir mescid inşa ettirdi. Kuba'ya gelişinin
beşinci günü sabahleyin buradan ayrılarak Medine şehrine yöneldi.
Günlerden cuma idi. Öğle vakti Ranuna adlı mevkiye gelindiği vakit Hz.
Peygamber burada durdu; ilk cuma hutbesini îrad etti ve ardından ilk
cuma namazını kıldırdı. Sonra yoluna devam etti. Şehirde bir bayram
havası vardı. Büyük küçük herkes yollara dökülmüş, coşkun bir tezahürat,
sevgi ve saygıyla Hz. Peygamber'i karşılıyor, şehirilerine ve evlerine
buyur ediyordu. Hz. Peygamber hiç kimsenin davetini reddetmiş olmamak ve
hiç kimseyi kırmamak için uygun bir çare buldu ve üzerinde hicret ettiği
devesi Kasvâ kendi haline bırakıldı; devenin çöktüğü yere en yakın evde
Hz. Peygamber misafir olacaktı. Deve, şehrin orta tarafında iki yetim
çocuğa ait boş bir arsada çöktü ve Hz. Peygamber kendisine ait hane-i
saadetleri inşa edilinceye kadar buraya evi en yakın olan Ebû Eyyûb
Halid b. Zeyd el-Ensarî Hazretlerinin evinde misafir kaldı. Böylece Hz.
Peygamber'in hayatında ve davet faaliyetinde yeni bir dönem, Medine
dönemi başlamış oluyordu. Medine'de Hz. Peygamber, İslam'a kucak açmış
büyük bir kitleye kavuşmuştu; İslam'ın bağımsızlığı ve hakimiyetini ilan
edeceği bir vatana da sahipti. Artık yapılacak şey, bu vatan sathında
İslam cemaatını teşkilatlandırmak, insanların birbirleri ile olan
münasebetlerini hak ölçüleri içerisinde düzenlemek ve hakkın
hakimiyetini sağlayarak etrafa yaymaktı. Bunun için de bir devlete
ihtiyaç vardı. Peygamber Efendimiz bu ihtiyacı gayet iyi bildiğinden,
artık Medine'ye hicretin ilk günlerinden itibaren O'nun davet
merhaleleri arasında "devletleşme diye adlandırdığımız safhayı
gerçekleştirmek üzere çaba sarfetti. Kuruluş günlerini yaşayan İslam
devleti'nin idare merkezi, hükümet binası, harp karargahı vs. gibi çok
önemli hizmetler verecek olan Mescid'i inşa etti. Mescide bitişik olarak
bina edilen suffa, İslam cemaatının bütün İslamî meselelerde eğitildiği
ve gerekli bilgilerin öğretildiği önemli bir eğitim-öğretim müessesesi
oldu. Bu sıralarda okunmaya başlanan ezan, sadece namaz vaktinin
geldiğini bildiren bir ilan değil, aynı zamanda İslam hakimiyetini aleme
haykıran bir sembol ve şiar idi. Komşu devletlerle münasebetlerin
tanzimi için henüz hicri birinci senede ilk sınır tespiti
gerçekleştirilmiş ve bu sınırlar içerisindeki müslümanların gücünü
belirleme açısından Hz. Peygamber'in emri üzerine nüfus sayımı
yapılmıştı. Ensar'dan bir kişi ile muhacirun'dan bir kişinin bir araya
getirilerek İslam topluluğunun ikişer ikişer kardeşleştirilmesi
ameliyesi demek olan muahat , başka bir çok faydaları yanısıra İslam
Devleti'nin asıl unsurunu oluşturan müslümanlar arasında tam bir
kaynaşma ve dayanışma sağlıyordu. Yine aynı senede hazırlanan anayasa,
müslümanların olduğu kadar Medine'de bulunan müşrikleri ve Yahudileri de
kapsamına alarak Hz. Peygamber'in devlet başkanlığını bu gayri müslim
azınlıklara da kabul ettiriyor ve aynı ülkede yaşayan vatandaşlar olarak
bu insanlar İslam'ın hakimiyet ve koruması altına alınarak devlet
açısından güvenliğin sağlanması hedefleniyordu.
Hz. Peygamber, planlı ve sistemli bir şekilde İslam devletini
teşekkül ettirmek için içte bu tedbirleri alırken, elbette ülke
dışındaki güçleri de hesaba katmak gerekiyordu. Bu bakımdan komşu
devletleri tanımak, İslam varlığını onların resmen tanımalarını
sağlamak, iyi ilişkiler kurarak İslam'ın yayılmasına imkan hazırlamak
üzere Hz. Muhammed, çevresindeki komşu kabileler ile ilişkiler kurdu. Bu
arada müslümanlar Mekke'de evlerini barklarını, mallarını mülklerini
terkederek dinleri uğrunda yurtlarından ayrılmış olmalarına rağmen
İslam'a kin ve husumetleri durmak bilmeyen Kureyş müşriklerinin düşmanca
faaliyetleri, onlara yönelik bazı askerî seferler düzenlenmesini gerekli
kıldı. Hz. Peygamber'in hicretinden sonra Kureyş ileri gelenleri
Medine'deki Yahudi ve münafık reislerine mektuplar ve haberler
göndererek onları İslam'a karşı kışkırtıyor, kendileriyle işbirliğine
çağırıyor, ayrıca kendilerine yardımcı olmadıkları takdirde sadece
Müslümanları yok etmekle kalmayacaktarı, onlara yataklık ettikleri için
gayri müslim de olsa Medine'deki herkesi cezalandıracakları tehdidini
savuruyorlardı. Bu düşmanlık ve tehditler, sadece sözde kalmadı ve
zamanla uygulamaya konuldu. Hicretin üzerinden henüz yeni bir yıl
geçmişti ki Kürz b. Cabir el-Fihrî adlı bir müşrik, yanındakilerle
birlikte Medine'nin dış meralarında otlayan sürülere bir baskın yaptı ve
bir miktar zarara yol açtı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Kürz b. Cabir'i
takibe çıkmış, bu tür tecavüzlerin tekrarlanmaması için gerekli
tedbirleri de almıştır, işte bu tedbirlerden biri olarak çıkarılan
Abdullah b. Cahş seriyyesinde ilk kez müslümanlarla müşrikler arasında
çatışma çıktı ve kan döküldü (2/624). Bu çatışma sırasında müşrik ileri
gelenlerinden Amr b. el-Hadramî öldürülmüştü: Harp için zaten fırsat
kollayan Mekke müşrikleri bunun intikamı için derhal harekete geçtiler.
Bu arada geliri ile harp masraflarını karşılamak üzere çıkarılan Ebû
Süfyan kervanının Hz. Peygamber tarafından takip altına alınması,
Kureyş'ir harp niyetini hızlandırdı ve Bedir Gazvesi vuku buldu (2/624).
Bedir harbi, müşriklerin tam bir hezimeti ile sonuçlanmış ve İslam
devleti azılı bir çok düşmanından kurtulmuştu. Bu arada Hz. Peygamber'in
İslam devleti'nin vatandaşları kabul ettiği, bu sebeple de kendiler ile
anlaşma yaparak can ve mal güvenliklerini sağladığı din ve vicdan
hürriyetlerini tanıdığı Yahudi kabilelerinden Kaynuka oğulları'nın
serkeşlikleri ortaya çıktı. Bedir savaşının sonucu karşısında duydukları
üzüntü, Kureyşlilere ulaştırdıkları taziyeler, ikaz ve nasihatlara karşı
serkeş tavırları ve bütün bunlara ilave olarak müslümanların ırz ve
namuslarına tasallut edip bir de müslümanı öldürmeleri, Medine'den
onların sürülmeleri neticesini doğurdu. (2/624). Böylece İslam devleti
bizzat içte önemli bir tehlikeyi ve bir çıbanbaşını bertaraf etmiş
oluyordu. Bunu izleyen yıllarda vuku bulan ve islam tarihi kaynaklarının
bütün teferruatı ile naklettiği Uhud , Benu'n-Nadir, Benül-Mustalık,
Hendek, Benü Kureyza Hayber, Mekke fethi, Huneyn, ve Tebük gibi büyük
gazveler başta olmak üzere Hz. Peygamber'in bütün seferleri ile
çıkarılan bir seri seriyye hep İslam devtetinin giderek daha da
güçlenmesini sağlamıştır. Ayrıca bütün bu seferler ve muharebeler, Hz.
Peygamber'in eşsiz bir komuta gücüne, büyük bir sevk ve idare
kaabiliyetine, ölçülmez bir cesaret ve şecaata sahip olduğunu ispatladı.
Yalnız bizzat Hz. Peygamber'in hadislerinde: "...Ben rahmet
Peygamberiyim, ben harp peygamberiyim" (ibn Hanbel IV, 395; V, 405)
şeklinde ifadesini bulduğu gibi, zaruri olduğu zaman harp peygamberi
olan Hz. Muhammed, aslında sulhu harbe daima tercih ediyordu. Hz.
Peygamber'in duyduğu sulh arzusu, hicretin altıncı yılı sonlarında
Kureyş'le imzalanan Hudeybiye Musâlahası'nda Kureyş'in ileri sürdüğü,
ilk bakışta müslümanlar açısından çok ağır görünen ve hatta Hz. Ömer'in
dilinde ifadesini bulduğu üzere Ashabı kiram tarafından "zillet" gibi
kabul edilen bir takım şartlar O'nun kabülünü gerektirmişti. Gerçekte bu
şartlar daha sonra tamamıyla müslümanların lehine dönüşmüş ve Hudeybiye
barış anlaşması "apaçık bir fetih"olmuştu (el-Fetih-48/1 ayetinde bu
hususa işaret olunmaktadır). Bu barış sayesindedir ki Kureyş'in İslam'a
düşmanlıkta baş çeken reisleri İslam saflarında yer almaya başladı. Yine
bu musalaha sayesindedir ki, İslam'ın sesi baştan başa Arap
Yarımadası'na ulaştığı gibi Bizans, İran, Habeşistan ve Mısır gibi güçlü
ülkelere iletildi ve cihanşümul İslam daveti hızla ilerlemeye başladı.
Bu arada Hicretin sekizinci senesinde Mekke'nin fethedilmiş olması
ve Mekke halkının tamamıyla İslamiyet kabul etmeleri sebebiyle
müslümanlara hac etme imkanı doğmuştu. Ancak Arap Yarımadası'nda hala
mevcut müşrik Araplar da kutsal bir ibadet sayarak Mekke'ye hac yapmaya
geleceklerinden ve hac sırasında cahiliye adetlerini irtikap
edeceklerinden Hz. Peygamber müşriklerle bir arada bizzat kendisi hac
yapmayı uygun bulmadı. Fakat haccetmek isteyenlere de engel olmayarak
başlarına Hz. Ebubekir'i hac emîri tayin etti. İşte böylece hicretin
dokuzuncu yılı hac mevsiminde bazı sahabiler haccetmek üzere Medine'den
yola çıkmışlardı; ki, Hz. Peygamber'e Tevbe (Berâe) Suresi'nin ilk
otuzaltı ayeti nazil oldu. Bu ayetler müşriklere verilecek bir ültimatom
ve notayı ihtiva ediyor; bundan böyle hac içinde olsa hiç bir gayri
müslimin Mekke harem bölgesine giremeyeceği, eskiden cahiliye döneminde
Arapların yaptığı şekilde Kabe'nin çırılçıplak tavaf edilmesi adetinin
kaldırıldığı; İslam devleti ile andlaşması bulunan müşrikler ile
münasebetlerin antlaşma süresi doluncaya kadar andlaşmada belirlenen
esaslar içerisinde sürdürüleceği, antlaşma süresi dolunca yeni bir
antlaşma cihetine gidilmeyeceği ve bu durumdaki kabilelerin ya müslüman
olmak ya da İslam'a düşmanlığı kabul etmek şıklarından birisi ile karşı
karşıya kalacakları, antlaşması olmayan veya süresinden evvel antlaşmayı
bozmuş olan müşrik Araplara ise dört aylık bir mühletin verildiği, bu
mühletin sonunda bu kabilelerin de ya müslüman olmayı ya da İslam'a
düşmanlığı kabul durumunda olacakları hükümlerini getiriyordu. İşte bu
hükümler, yapılan hac sırasında Arap Yarımadasının muhtelif yerlerinden
hac etmeye gelmiş farklı kabilelere mensup müşrik Araplara, Hz.
Peygamber'in görevlendirdiği Hz. Ali tarafından tebliğ edildi. Bu
ültimatomu alan müşrik Araplar hac sonrasında memleketlerine döndükleri
zaman tüm kabile mensupları ile bir durum değerlendirmesi yaptılar ve bu
sıralarda Hz. Peygamber'in gönderdiği İslam'ı tebliğ eden gruplara ve
görevlilere İslam'ı kabul ettiklerini bildirerek İslam devleti'nin
hakimiyetine girdiler. Böylece Hz. Peygamber hicretin onuncu senesinde
İslam dinini ve islam hakimiyetini baştanbaşa tüm Arap Yarımadası'na
ulaştırmış, görevini layıkıyla yerine getirmiş oluyordu.
Tamamlanan İslam İnkılabı ve Hz. Peygamber'in Vefatı
Zamana ve zemine uygun
bir şekilde nerede nasıl hareket edeceğini gayet mükemmel hesap eden ve
planlı bir strateji uygulayan Hz. Muhammed, yirmi üç yıl gibi kısa bir
sürede tarihte eşine rastlanılmayacak büyük bir inkılabı
gerçekleştirmişti. Kırk yaşında peygamberlik görevine başladığı zaman
yapayalnızdı, güçsüzdü, maddi imkanları yoktu. Buna mukabil, mücadeleye
giriştiği toplum, tasavvur edilebilecek en aşağı seviyede bulunuyordu.
Müşriklerin inanç ve ibadetleri son derece mantıksız ve gülünçtü; ahlak
telakkileri müptezeldi; hak, adalet anlayışları zulmün göstergesiydi;
menfaatler her şeyin üstünde tutuluyordu. Böyle bir ortamda Hz.
Peygamber'in yılmadan yorulmadan, büyük bir azim ve iştiyakta yürüttüğü
İslam daveti, yirmiüç senede öyle bir sonuç verdi ki; artık o dönemden "Asr-ı
Saadet" "Saadet asrı" diye bahsetmek gerekecekti. Hz. Peygamber
gerçekleştirdiği bu büyük inkılabın heyecanı ve görevini layıkıyla
yapmış olmanın huzur ve mutluluğu içerisinde kendisine iman edenleri
hicrî onuncu senenin hac mevsiminde hac yapmak üzere Mekke'de topladığı
zaman, genellikle kabul edildiğine göre, etrafında 114.000 sahabi vardı.
Bu hac, Hz. Peygamber'in son haccı olduğu için ve yaptıkları
konuşmalarında bir bakıma ashabına veda ettiğinden "veda haccı" diye
adlandırılmıştır. Bu haccın yerine getirilişi sırasında Peygamber
Efendimiz, muhtelif ibadet yerlerinde yaptığı konuşmalarında
başlangıcından o güne kadar tebliğ ettiği hak dinin temel esas ve
prensiplerini öz ve veciz ifadelerle, etrafını çevreleyen ashabının
şahsında bütün ümmetine son bir kez daha takdim ediyor ve Rabbinden
"Dinin artık tamam olduğu" mesajını alıyordu (el-Maide, 5/3). Hz.
Peygamber, Veda haccı'ndan Medine'ye döndükten sonra Üsame b. Zeyd
komutasında bir orduyu Bizans üzerine sevketmeye niyetlendi ve genç
komutanını çağırarak gerekli talimatı verdi. Ancak ordunun sefer
hazırlıkları yapılırken Hz. Peygamber'in başlayan rahatsızlığı gün
geçtikçe şiddetlendi ve O'nu bîtab bir şekilde yatağa düşürdü.
Hastalığının ilk günlerinde namaz vakti olduğu zaman mescide çıkıp
ashabına namaz kıldırıyordu. Ama 8 Rebîulevvel perşembe günü akşam üzeri
geçirdiği bir baygınlıktan sonra o günün yatsı namazından itibaren
imamlık, Hz. Peygamber'in emri ile Hz. Ebûbekir'e havale edildi. Hicrî
onbirinci yılın 12 Rebîulevvel pazartesi günü kuşluk vaktinde de
Kelime-i Tevhid getirerek ve Rabbini kasıtla:"... Yüce dosta!" diyerek
Rabbine kavuştu.
Hz. Peygamber'in cenazesinin hazırlanması, yıkanması, kefenlenmesi
işlerini Hz. Ali, Hz. Abbas, Abbas'ın oğlu Fazl, Üsame b. Zeyd gibi
yakınları yerine getirdi. Peygamberlerin vefat ettikleri yerde
defnolunacaklarına dair Hz. Ebubekir'in rivayet ettiği bir hadis
dolayısıyla, Hz. Peygamber'in vefat ettiği Hz. Aişe'nin odasında bir
kabir kazıldı. Bu arada Ashab-ı kiram grup grup gelerek Rasul-ü Ekrem
için cenaze namazı kıldılar. Oda küçük olduğundan küçük cemaatlar
halinde kılınan cenaze namazı bir hayli uzun sürmüştü. Bu sebeple Hz.
Peygamber'in naşı ancak çarşamba günü gece vakti kabre indirilebildi.
Peygamber Efendimiz vefat ettiklerinde 63 yaşında idi.
|
VEDA
HUTBESİ |
|
(Bu hutbe, M.S. 632
yılında Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz tarafından yüz bini aşkın
müslümana irad edilmiştir. Hz. Muhammed (S.A.V.) Allah'a hamd ve
senâdan sonra şöyle buyurmuştur.) |
|
EY
İNSANLAR!
Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum,
belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha
birleşemeyeceğiz. İNSANLAR!
Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl
mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir
ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü
tecâvüzden korunmuştur.
ASHABIM!
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve
bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın
benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu
vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara
bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden
daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.
ASHABIM!
Kimin yanında bir emanet varsa onu
sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın
altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz,
ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır.
Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın
altındadır. İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib'in oğlu (amcam)
Abbas'ın faizidir.
ASHABIM!
Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır.
Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem)
Rebia'nın kan davasıdır.
İNSANLAR!
Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet
kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım
şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu
memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!
İNSANLAR!
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı
tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların
namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz.
Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde
hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların, aile
yuvasını, hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer
razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa,
onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin
üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve
giyimlerini temin etmenizdir.
MÜ'MİNLER!
Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç
şaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı Kur'andır. MÜ'MİNLER! Sözümü
iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir,
böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan
herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğer ki gönül
hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...
ASHABIM!
Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.
İNSANLAR!
Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir.
Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa
ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka bir
soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan
nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün
müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne
tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.
İNSANLAR!
Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız,
Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en
çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı
ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur. İNSANLAR! Yarın beni sizden
soracaklar, ne diyeceksiniz?
"-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize
vasiyet ve öğütte bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine
Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra
da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.) Şahid ol yâ Rab!
Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab! |
Hz.
Peygamber'in Vücut özellikleri
Hz. Peygamber, uzuna yakın orta boylu, pembemsi nuranî beyaz tenli
olup iri yapılı idi. Ama şişman değildi ve göbeği göğüs hizasından
taşmazdı. Uyumlu ve dengeli bir vücuda sahip olan Hz. Peygamber'in başı
irice olup O'na ayn bir güzellik ve heybet veriyordu. Saçları kumral
olup düz ile kıvırcık arasındaydı ve kulak yumuşağına kadar uzanırdı.
Saçını çoğu zaman tam ortasından ayırarak iki yana doğru tarardı.
Muntazam ve gür bir sakalı vardı. Saç ve sakallarındaki beyaz tel sayısı
vefat anlarında yirmiyi bulmuyordu. Saç ve sakal bakımını asla ihmal
etmez, yanında devamlı tarak bulundururdu. Kaşlarının arası hafif
aralıklı, gözleri siyah, burnunun üst tarafı gayet itidal üzere
yüksekçe, dişleri muntazam ve tertemizdi. Devamlı misvak kullanırdı.
Omuzlarının arası genişçe, omuz başları kalın, el ve ayakları enlice
idi. İki kürek kemiği arasında, keklik ya da güvercin yumurtası
büyüklüğünde tüylerle kaplı kırmızımtırak bir ben vardı; ki, bu ben,
peygamberlik mührü idi. Yürürken adımlarını düzgünce kaldırarak atar,
sanki yokuştan iniyormuşçasına önüne hafifçe eğilerek hızlıca yürürdü.
Peygamber Efendimiz, bedeninin, giyeceklerinin, yiyeceklerinin ve
çevresinin temizliğine büyük bir önem ve itina gösterirdi.
Hz.
Peygamber'in Şahsiyeti ve Ahlakı
Peygamber Efendimiz, bedenen olduğu kadar ahlak ve şahsiyeti
itibariyle de insanların en mükemmelidir. Bu hususta yüce Rabbimiz
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Şüphesiz ki sen, büyük bir ahlak
üzeresin" (el-Ka-lem, 68/4). Bizzat Hz. Peygamber; "Ben, ancak güzel
ahlakı tamamlamak için gönderildim" buyurmuştur (Muvatta', Husnü'1-Hulk,
8). Biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz çocukluğundan beri Cenab-ı Hakk'ın
kontrol ve murakabesi altında idi. Bu sebeple O; "Beni Rabbim terbiye
etti ve güzel terbiye etti" buyurmuş (Süyüti, el-Ca-miu's-Sağîr 1/14);
hayatı boyunca gayri İslamî ve gayri insanî hiç bir söz, davranış ve
fiil ondan sadır olmamıştır. Peygamberliğinden önce de doğru sözlülüğü,
dürüstlüğü, ahde vefası, yardımseverliği ve her türlü güzel ahlakı ile
takdirler kazanan ve KureyşIiler tarafından "el-Emîn = güvenilir kişi"
ünvanına layık görülen Hz. Muhammed, peygamberliğinden sonra da Rabbinin
Kur'an'la mü'minlere ve bütün insanlara emrettiği tüm ahlakî değerlere
sımsıkı sarılmış ve bunları büyük bir titizlikle harfiyyen yerine
getirmiştir. Bu bakımdan mü'minlerin annesi Hz. Aişe'ye Ashab-ı
kiram'dan birisi Hz. Peygamber'in ahlakını sorduğu zaman, Hz. Aişe;
"O'nun ahlakı Kur'an idi" diye cevap vermişti (Müslim, Müsafirîn 136).
Peygamber Efendimiz, Allah'ın Rasulü ve islam devleti'nin başkanı
olarak yönetimi elinde bulundurmasına rağmen, son derece mütevazî ve
samimi idi. Daima sade bir hayatı tercih ederdi. Giyinişi, ev düzeni,
yiyecekleri, tüm yaşayışı sade idi. Zengin-fakir, küçük-büyük herkesle
ilgilenir; hakka uygun olmak kaydıyla kendisine yapılan hiç bir
müracaatı boş çevirmez, meşru istekleri mutlaka yerine getirirdi. Son
derece cömert ve iyilikseverdi. Hiç kimseye kötülük yapmaz, kimsenin
kötülüğünü istemez, kimse hakkında kötü söz söylemez, kimsenin gönlünü
kırmaz, şahsiyetini rencide etmez, kimseyi hor ve hakir görmezdi. Şayet
kızar ve öfkelenirse; bu, şahsı açısından olmayıp Allah içindi. Sevdiği,
beğendiği, razı olduğu şeyleri de Allah rızası için severdi. Cesaret ve
şecaat, sabır, azim ve ümit, müsamaha ve iltifat, şefkat ve merhamet,
O'nun belirgin ahlakî özellikleri idi. Peygamberlerin temel
vasıflarından birisi olarak parlak bir zekaya, keskin bir kavrama
gücüne, eşsiz bir muhakeme kudretine, süratli bir intikal kabiliyetine
sahipti. En tehlikeli ve kritik anlarda dahi çaresizliğe düşmez,
yapılabilecek en uygun davranışı uygular ve Cenab-ı Hakk'a tevekkül
ederdi.
İdareci Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kur'an-ı Kerîm'in ihtiva ettiği ayetler ve İslamiyet'in mahiyeti,
insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da
tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber, teşekkül ettirdiği İslam
cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine'ye
hicretten itibaren varlık kazanan İslam devleti'nin ilk başkanı olmuştu.
Hz. Peygamber'de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o
andan itibaren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tabilerini
kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkanına rağmen, Peygamber Efendimiz
devlet yönetiminde cahiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm
kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında
bir inkılap gerçekleştirmiştir. Cahiliye döneminde Araplar kendilerini
temsil ve idare eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak
haklıhaksız her hususta ona itaata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil
ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber
Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişareyi kabul
etmiş, Cenab-ı Hak'tan emir almadığı her hususta mutlaka ashabıyla
istişare ederek durumu onların müzakeresine açmıştır. Adalet ve
hakkaniyet ölçülerine uyma, O'nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adalet
önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın
yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eşraftan
Fatıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparak cezayı
hafifletmek istemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve
"Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim"
buyurdu (Buharî, Hudüd 12; Müslim, Hudüd 8,9). Devlet idaresi için
çeşitli kademelerde görevli tayininde ehliyet ve liyakat esasına riayet
eder; layık olan kişileri yaşları küçük olsa da, soylu ailelerden
olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve
görevlilerine itaat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan
konularda tebeanın itaat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi.
Böylece hak sınırları içerisinde emîre itaati gerekli görmekle birlikte,
halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarak görmez, kendini onların
üstünde saymazdı; bilakis onların içinden, aralarından biri idi.
Hz. Peygamber'in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve
tümü idi. Pek çok Kur'an ayetinde ifade edildiği üzere (el-En'am, 6/57,
62; Yusuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 88), İslam idare sisteminde
hakimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idare Allah'a ait idi. Kanun koyma
yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah'ın vahiylerini ihtiva eden
Kitab'a, yani Kur'an-ı Kerim'e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber
ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz.
Peygamber'in getirdiği hükümler ya Cebrail vasıtasıyla Cenab-ı Hak'tan
aldığı, ama Kur'an'da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv),
dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait
bu kararlarda Hz. Peygamber'in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenab-ı
Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.
Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed, toplumda müslümanlar arasında
veya İslam devleti'nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler
arasında çıkan anlaşmazlıkları, dava konusu olan problemleri de
çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davacıyı olduğu kadar davalıyı da
dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisine başvuruyor, getirilen
delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede
bırakmadan, çoğu zaman hemen o anda, değilse en kısa zamanda çözüme
bağlıyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyük
hassasiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarak yapılan konuşmalara,
getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hüküm vereceğini, gaybı
bilemeyeceğini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir
hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşini almaktan başka bir kârı
olmadığını belirtiyordu. Davaların halini bazan ashabının ileri
gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz.Peygamber
adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere
bakıyorlardı.
Eğitimci Olarak Hz. Muhammed Hz. Peygamber'in temel görevinin dinî
ve dünyevî tüm meselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu
bakımdan bizzat kendisi; "Ben ancak bir muallim olarak gönderildim"
buyurmuştur (ibn Mace, Mukaddime 17). Hz. Peygamberin eğitimi, insanlara
her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin
kişilerin hayatına yansıyarak faydalı hale gelmesi esasına dayanıyordu.
O, bir taraftan Cenab-ı Hakk'ın emrine uyarak; "Rabbim, benim ilmimi
artır!" (Taha, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah'a yalvarır
ve bu uğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; "Allahım, bana
öğrettiğinle faydalanmayı nasîbet!" (İbn Mace, Mukaddime 23) diye
yakarıyor; "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım" (Müslim, Zikr 73)
diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu
belirtiyordu.
Bu ölçüler içerisinde Peygamber Etendimiz ashabını Medine'ye
hicretten önce Mekke döneminde Daru'l Er-kam'da, Hicretten sonra da
Mescidü'n-Nebîde ve Suffa'da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tabi
tutmuştu. Tabiatıyla eğitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz.
Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp
halinde iken vesair durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve
vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsî
ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kabiliyet ve kapasiteleri Hz.
Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz,
kendisi haricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti.
Okuma-yazma, basit matematik, Kur'an tilaveti, temel dinî bilgiler,
hayatta uygulanacak pratik malumat bu şekilde öğretmenler tarafından
veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası'nda okuma-yazma seviyesi son
derece düşük olduğundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk
yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifade etmekte
bir beis görmemişti. Mesela Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen
esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuşabilmeleri
için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk yıllarda
müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait
okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve
öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir
gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak
problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Aişe başta olmak üzere
Rasülüllah'ın zevceleri ve Ashabın alim hanımları öğretim
faaliyetlerinde Hz. Peygamber'e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan
Peygamber Efendimiz henüz o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz.
Hafsa'ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti.
Komutan Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kureyş müşrikleri başta olmak üzere İslam düşmanlarının faaliyetleri
ve İslam'ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları,
İslam'ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuştuğu Medine'ye hicretten
itibaren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu
olmak üzere, Hz. Peygamber'in hayatında savaşlar, kaçınılmaz olarak
zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmişti. Bu
sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz. Peygamber
fevkalade yüksek bir komuta güç ve dirayetine, eşsiz bir askerî
kabiliyete sahip idi. Savaş usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve
manevra şekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaş araç ve gereçleri
hususunda yeni gelişmeleri takip ederek başarı ile uygulama hassasiyeti
vardı. Son derece cesaretli ve şecaatli olduğundan Uhud ve Huneyn
gazvelerinde olduğu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında
şiddetli düşman hücumları karşısında Ashabın tereddüte düştüğü,
bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli
anlarda Ashabı O'nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana
kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceğinden, düşmanın muzaffer
göründüğü durumlarda bile metanetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile
düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek
üstünlük sağlardı. İstihbaratın askerlikteki önemini gayet iyi
bildiğinden cihad öncesinde, savaş sırasında ve sonrasında düşman
faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında
devamlı istihbarat elemanları bulundururdu. Zaman zaman bu maksatla ve
çevre emniyetini sağlamak üzere keşif kolları da çıkarmıştır. Sefer
sırasında, özellikle mola verildiği anlarda ani bir düşman baskınından
emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır. Müslümanların birbirleriyle
anlaşmalarını sağlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaş
sırasında kullanılacak ve İslami unsurlar içeren parolalar belirlerdi.
Ayrıca Hz. Peygamber'in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde
sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O'nun yaptığı savaşlarda düşmanı
tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiği gibi,
gerektiğinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de
başvurulabiliyordu. Özellikle soğuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik
baskı altına alarak moral olarak mağlup etme ve böylece direnme gücünü
kırma usulü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün
olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu.
Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı. Başlangıçta savaşın
çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını
deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu
bakımdan Hz. Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi.
Yalnız Hz. Peygamber'in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin,
idaresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını
sürdürüp zulüm ve haksızlık icra etmelerine seyirci kalmayı; insanların
inanç ve düşünceleri sebebiyle takip altında tutulup baskıya, eziyet ve
işkencelere maruz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz.
Peygamber'in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede
tamamıyla serbest tutulmalı, hür iradeleri ile diledikleri iman
çizgisini hiç bir baskı söz konuşu olmaksızın bizzat kendileri
belirlemeli idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek
İslam tebliğcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatin apaçık
delillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriştirme görevini
yerine getirecekler, ama hiç kimseyi İslam'a girme konusunda
zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığını hazmedemeyen batıl gücün
temsilcileri İslam'ın bu şekilde sulh içinde tebliğine engel
olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı
tanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu
durumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konuda
gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve talimatlarını veriyordu. Mesela
düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi
harp başlamadan önce düşman kuvvetlerini İslam'ı kabul etmeye mutlaka
çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaşma yapma yolunu
deneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat
önerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu için
çaresiz karşılık verirdi. Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme;
harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara,
ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayati
organlarını değil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına
hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum
edip etkisiz hale getirme; esir olup eman dileyene eman verme; cahiliye
döneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağını burnunu
kesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin
etme yoluna gitmeme; yine cahiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan
düşmanlara sıkıntı versin diye maktul düşen düşman ölülerini kızgın
arazide kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icra
edilen gayr-i insanî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de
defnedilmesi gibi emirleri, O'nun komutasında cereyan eden muharebelerde
ve çıkardığı seriyyelerde verdiği talimat arasında yer almaktadır.
Aile Reisi Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
Hz. Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken
Mekke'de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda
birden çok kadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir adet
olmakla beraber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar
başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Hatice vefat ettiği zaman Peygamber
Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep
ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliğin
sebeplerini, İslam düşmanlannın yaptığı gibi nefsanî ve şehevanî
arzulara bağlamak asla doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber'in çok
evliliği iddia edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı, bu
evliliklerin Hz. Peygamber'in söz konusu arzuyu daha ziyade duyacağı
gençlik yıllarında ve ilk evliliğini hemen takip eden seneler içerisinde
cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber, tam yirmi beş yıl
sadece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonra kendisi elli
yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler
yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık sağlanan
yeni kitlelere İslam'ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan evleneceği zeki,
kabiliyetli ve bilgili eşi vasıtasıyla kadınları İslami esaslara göre
daha rahat eğitebilme arzusu, bazan savaş dolayısıyla ortaya çıkan
şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip
muhatap kitlelerini celbetme lüzumu, bazan İslam hukukunun getirdiği
yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber'in tatbik ederek topluma örnek olma
zorunluluğu gibi dinî, siyasî, hukukî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz.
Peygamber'in çok evlenmesini gerekli kılmıştı. Peygamber Efendimizin
zevcelerinin toplam sayısı on bir olup şunlardı: Hatice bint Huveylid,
Sevde bint Zem'a, Âişe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint
Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint
elHaris, Ümmü Habîbe bint Ebu Süfyan, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint
el-Haris. Reyhâne ve Mâriye ise cariyeleri idi. Hz. Peygamber'in
zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke'de peygamberliğin onuncu yılında, Zeyneb
bint Huzeyme ise Medine'de Hicretin dördüncü yılında vefat etmişti. Bu
sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu sayıya
da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik
zarureti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber'in bu
zevcelerinden Hz. Aişe dışındakilerin tamamı Rasülullah ile evlendikleri
sırada dul idiler ve pek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı;
üstelik çoğu yaşlı da idi. Bu durum da, Hz. Peygamber'in evliliğini
gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduğunun
delilidir. Hz. Peygamber'in hanımlarının Mescid'e bitişik olarak inşa
edilmiş birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra île bir
eşinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır, ilgi
gösterir, ev işlerinde onlara yardım eder, söküklerini kendisi
dikiverir, aralarında adaletle muamelede bulunur, hiç birine diğerinden
ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla şakalaşır, gönüllerini alırdı.
Hayatı boyunca Hz. Peygamber'den hanımlarına karşı kötü bir söz veya
davranış sadır olmamıştır. Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan
görevlilere, karşı da asla sert ve haşin davranmaz; kendi yediklerinden
onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer
odadan ibaret olan hane-i saadetleri son derece sade, ama temiz idi.
Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuş bir ihram, bazan da içi hurma
lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber'in oda
döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konuda olduğu gibi bu hususta
da lüks ve israftan kaçınarak sadeliği tercih eden Hz. Peygamber, bazı
zevcelerinde görülen daha iyi imkanlarla daha müreffeh bir yaşayış arzu
ve isteği üzerine Kur'an'da da temas edildiği üzere "Şayet dünya
hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini
güzellikle salıvereceğini, ama şayet Allah'ı, peygamberini ve ahiret
yurdunu istiyorlarsa Allah'ın iyi davrananlar için büyük bir mükafaat
hazırladığını" (el-Ahzab, 33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya
koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber'in zevceleri bu ikaz üzerine beşer olma
sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşama arzu ve
isteğini terkedip Hz. Peygamber'in yanında kalmayı ve O'nun sade
yaşayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.
Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaşayışında ahlakında,
dini tebliğinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eğitim ve
öğretiminde, kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün
müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:
"Andolsun ki Rasûllah'ta sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı
umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır"
(el-Ahzab, 33/21).
Allah'ın salat ve selamı O'nun üzerine olsun.
KAYNAK: ÖNKAL, Ahmet
Şamil İslam Ansiklopedisi, Akit Gazetesi Yayını, c. V, s.301-311