ALLAH'IN İPİNE SARILMAK
Emir-ül Müminin Hz. M.T.Ahmed, Kelime-i Şehadet ile Fatiha suresini okuduktan sonra Al-i İmran Suresinin 103-104 ayetlerinin okudular:
"Ey inananlar! Allah'a karşı gelmekten gereken bütün şartlarla sakının ve tam manasıyla itaat eden kimse olarak can verin.
Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, sakın dağılmayın. Allah'ın size olan ihsanını hatırlayın; Siz (birbirinize) düşmandınız, O kalplerinizi birleştirdi. O'nun bu ihsanı sayesinde hepiniz kardeş oldunuz. Siz ateş çukurunun kenarında idiniz, O sizi oradan kurtardı. Doğru yola ulaşasınız diye Allah kendi ayetlerini böylece size açıklar."
ve daha sonra söze şöyle başladılar:
Hak Teala bu ayetlerde, müminlerin Kendisinden gerektiği gibi ve hakkıyla sakınmalarını ve Müslüman olmaları dışında ölmemelerini emretmiştir. Yani bir mümin Yüce Rabbinden hakkıyla korkmalı ve tam olarak takvasını benimsemelidir. Keza ölümü gelince o, kendini tam olarak Allah'a(c.c.) teslim etmiş olmalı ve böylece Müslüman olarak son nefesini vermelidir.
Burada iki emir bulunmakta, ve her ikisini okuduğumuz zaman da birer soru aklımıza gelmektedir. Mesela, "takvayı hakkıyla benimseyiniz" buyurulmuştur. Burada aklımıza gelen soru şudur: Takvayı benimsemenin tam hakkı nedir? Takva hakkı nasıl eda edilebilir? Daha sonra, "Müslüman olmadığınız bir durumda ölmeyiniz" buyurulmuştur. Oysa ölüm bizim kendi elimizde değildir. Burada aklımıza gelen soru şudur: Biz kendi ölümümüze nasıl hakim olabiliriz? Ölümümüzün ne zaman geleceğini bilmediğimiz halde, Yüce Rabbimiz'in bu buyruğuna nasıl tabi olabiliriz?
Aslında bu iki sorunun doğmasına neden olan bu ayetin her iki kısmı, birbirine cevap mahiyetindedir. Yani: Eğer siz takvayı hakkıyla benimserseniz, bunun sonucunda nefıslerinizi gözetler ve böylece daima itaat halinde olursunuz. Burada "Müslim" kelimesi İslam dışında olup daha sonra İslam'a girmek demek değildir; çünkü burada muhatap olan zaten inananlardır. Ey inananlar! Size emrediyorum. İslam'a girerek o durumda ölünüz ve islam dışında, diğer hiçbir durumda ölmeyiniz denmiştir. Burada İslam'dan maksat itaattir. Allah'a itaat ederek, kendini tam olarak O'na vermek, işte takva hakkı budur.
Bize takvayı benimseyin denmiştir. Ancak takva nasıl benimsenir, biz bunu bilmeyiz diyenlerin sorusunu bu ayet cevaplandırmaktadır. Yani her an hayatınıza gözetleyici olunuz. Hiçbir zaman itaat dışına çıkıp asi olmayınız. Eğer itaat dışındayken ölürseniz, bu ayetin içeriği size uygulanamaz. Kaldı ki bir kulun, kendi hayatının gözlemcisi olması çok zor bir iştir.
İnsan birçok durumda içinde bulunduğu ortamdan kaynaklanan bazı hareketlere, takvadan uzak bir tepki gösterir ki, ona kendini tam olarak Yüce Rabbine vermiş olan bir insanın tepkisi dememiz imkansızdır. Dünyada bir insana etki yapan iş ve hareketleri inceleyiniz. İnsanın her harekete gösterdiği tepkinin genellikle dengesiz olduğunu göreceksiniz. Her nerede denge bozulursa orada takva yolu kaybolur ve isyankarlık ortaya çıkar. Bu konuyu enine boyuna, derinlemesine incelediğimiz zaman, bu konunun insan hayatının her anını kapsamakla kalmayıp, her an gözetleyici olabilmenin yollarını bize öğrettiğini göreceğiz. Mesela alelade bir insan genelde sakin sakin dururken, ona çeşitli bilgiler gelebilir ve o, birçok değişik durumla karşı karşıya kalabilir. Başka bir insan onu kızdırabilir. Onun huyuna aykırı bir şey söyleyerek ve onu sebepsiz kızdırarak, ona zarar veren bir haber kendisine iletilebilir. Bir insanın kendi kalbini kızdıran ve kendisini rencide eden bir habere gösterdiği tepki, genel bir habere gösterdiği tepkiden çok daha şiddetli olur. Böyle durumlarda dengeyi koruyabilmek her insanın harcı değildir. Eğer bir insan yaptığı bir iş ve hareketle başka bir insanı kızdırırsa, yahut ona acı verirse, mesela ona bir tokat atarsa o, buna tepki göstererek bir tokat atana on tokat atmak isteyecektir. Eğer birisi ona bir kere küfrederse o, bir küfür ile yetinmez. Hatta bazı kimselerin kızgınlığı yüz küfür savurmakla bile dinmez. Eğer birisine bir yumruk atılırsa o, bunu çok alçaltıcı bulur ve bazı durumlarda yumruk atanı vura vura linç etse yine de öfkesini alamaz. İşte bu tepki durumu isyankar bir durum olup, kendini tam olarak Yüce Rabbine teslim etmiş olanın durumu değildir. Eğer böyle bir durumda iken ölürse, onun ölümü teslimiyet durumundaki ölüm değildir.
Hz. Mehdi(a.s.)'nin ikinci Halifesi Hz.Muslih-i Mev'ud (r.a.) bazen şu fıkrayı anlatırdı: Bir defa başına ustura vurdurmuş olan kuvvetli bir güreşçi yolda yürüyormuş. Onun arkasından çok zayıf bir insan geliyormuş. Aklına bir yaramazlık gelmiş. Tam çarşı ortasında güreşçinin dazlak kafasına bir tokat atıvermiş. Bütün insanlar buna gülmüşler. Güreşçi buna çok kızmış ve onu adamakıllı dövmüş. Bunun üzerine o, güreşçiye, "sen beni ne kadar döversen döv, benim sana tokat atarken aldığım tat kadar tat alamazsın" demiş.
Bu bir fıkradır. Ancak burada çok derin bir sır ortaya çıkmıştır. Bir insana görünürde yalnız bir tokat atılır. Ancak o, bundan dolayı dünyada rezil düştüğünü hisseder. Buna gösterdiği tepki genel olarak çok aşırı olur. Böyle durumlarda ancak bir muttakinin gösterdiği tepki haddi aşmaz. Halbuki alelade bir insan, bu gibi durumlarda daima haddi aşan bir tepki gösterir.
Sevinçli bir haber aldığında da, genellikle bir insanın tepkisi böyle olur. Bazı insanlar sevindirici bir haber alınca, anlamsız hareketler yapmaya başlarlar ve dans edip böbürlenirler. O anda sanki çılgına dönerler. Bir müjde alsınlar yahut sevindirici başka bir hadiseye tanık olsunlar: düşmanları aleyhinde bir zafere ulaşsınlar yahut hiç beklenmedik bir şekilde ellerine bir kâr geçsin; bütün bu durumlarda onların tepkisi genellikle sınırı aşar ve bu durumlarına asla İslam denemez. Üzüntü anında ise, bu insan hemen güçsüz düşer. Korkunç bir haber duyunca hemen korkuya kapılır. Kur'an-ı Kerim'in belirttiği gibi kafirler azıcık bir müjde alınca aşırı derecede sevinip, ufacık bir kar elde edince çok aşırı derecede böbürlenmeye başlarlar.
Kısacası her gün ve her an, dış etkenlerin bizi etkilediği her türlü durumda, bizim takvaya bağlı kalmamız gerekir. Bu durumlarda bir insan genellikle bilgisiz kalır ve kendi nefsini derinlemesine ele alarak düşünemez. Gördüğü muamele: aldığı haber yahut kendi durumunda baş gösteren değişiklik sonucunda o, daima Yüce Rabbinin kendisini gördüğünü bilirse, ne gibi tepki göstermesi gerektiğini de bilir. Allah'ın gözetiminde bulunan insan daima dengeli olur ye onun tepkisi de hiçbir zaman haddi aşmaz. Eğer saygı duyduğunuz kişinin yanında biri size küfrederse ve saygısızlık ederse onun yanında sizin tepkiniz ölçülü olur. Siz yalnızken göstereceğiniz tepkiyi o anda göstermezsiniz. Çünkü siz de aynı şekilde cevap verecek olursanız yanınızdaki kişiye saygısızlık olur. Bu nedenle tepkiniz ölçülü olur. İşte insanın tepkisi bu düşünce ile olmalıdır. Eğer, insan daima Allah'ın gözetiminde olursa onun durumuna takva denir. Bu durumun ikinci ismi de İslamdır. Yani bir insanın, fiilen her zaman Allah önünde secde ederek ve O'na kendini teslim ederek hayat sürmesine takva yahut İslam adı verilir.
Demek ki, bu küçücük ayet iki sorunun doğmasına neden olduğu gibi, o soruların cevaplarını da vermektedir. Ancak onun detayları daha sonraki ayette dile getirilmiştir ve İslamın bir resmi gözlerimiz önüne serilmiştir. Yani eğer takvaya bağlı iseniz ve İslam durumunda öleceğinizden emin iseniz, o zaman kendinizi yoklayınız ve size açıkladığımız İslam'ın esas ve gerçek anlamlarına bağlı olup olmadığınızı kendinize sorunuz. İslam'ın gerçek anlamı Allah'ın ipine sıkı sıkıya bağlı olmaktır. Ancak kişisel olarak değil, aksine topluluk olarak İslamın ipine sarılınız. Bu da ilk anlamların devamı mahiyetinde olan yeni bir konudur.
Allah'ın ipi ne demektir? İlk olarak ben bu soruyu cevaplandıracağım. Sonra da bu konuyu daha detaylı olarak ele alacağım. "Allah'ın ipi" Kur'an-ı Kerim'in iki ayetinde beyan edilmiş olan bir terimdir. İlk olarak bu terim, demin ele aldığım AI-i İmran Suresinin 104'üncü ayetinde kullanılmıştır. Daha sonra da aynı surenin 113'üncü ayetinde, karşımıza çıkmaktadır. Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi yalnız şeriat ve şeriat getiren peygamberler ile bağ kurmak yeterli değildir. Bununla beraber toplu bir şekilde bunlarla ilişki kurmanın adı İslamdır. İnsanların kendi aralarındaki iletişim ne kadar bozulursa, o toplum o kadar İslamın dışına çıkmış olur. Demek ki yalnız Allah'ın ipine sarılmak yeterli değildir. Aksine Allah'ın ipine topluca sarılmak gerekmektedir.
Bu çok yüce bir konudur. Ümmetin birliğini bozulmaktan koruyunuz. Aksi takdirde şeriat ve onu getiren peygamber ile alaka kurmak işinize yaramaz. Zahirde bunlarla alaka kurmuş olabilirsiniz. Ancak sizin iş ve sözlerinizden dolayı eğer Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)'in birliği bozulursa ve birbirinizden ayrılmaya başlarsanız, Allah'ın ipinden de kopmuş sayılırsınız ve siz Allah katında cezayı hak etmiş olursunuz. İşte bu da İslam'ın ilk ayetini okuduğumuz zaman aklımıza gelmeyen ve daha sonraki ayette açıklanan anlamıdır.
Kısacası peygamberden sonra hilafetin gereği budur. Halife, şeriat sahibi bir kimse değildir. Şeriat getiren bir peygamber bu dünyadan göçtükten sonra onun getirdiği Kitab'a inanmak yeterli değildir. Birlik nasıl sağlanacaktır? Birlik bir merkeze bağlı olmakla sağlanır. O birlik hilafet düzeniyle sağlanır. Hilafet ile alaka kesilirse ümmetler dağılır. Bir ümmet değişik hiziplere bölünür, hiç bir hizibin hilafetle alakası bulunmaz ve bir el altında birleşmezlerse, Kur'an-ı Kerim'e göre onlar Allah'ın ipinden kopmuş olurlar.
Gerçek şudur ki hilafet dışında dünyanın hiçbir düzeni birlik kuramaz. Hizipler çoktur. Ancak hilafet vasıtasıyla gördüğünüz birlik hiçbir hizipte mevcut değildir. Hilafet-i Raşide'den sonra ümmet dağıldı. Hz.Resulullah(s.a.v.)'ın ilk dört halifesi zamanındaki birlik, hilafet sona erdikten sonra dağılıp paramparça oldu.
İslam'ın çok önemli emirlerinden biri hem İslam şeriati, hem de bu şeriati bize getiren Hz.Resulullah ile alaka kurmamızdır. Çünkü Hz.Resulullah(s.a.v.)'a bağlandığımız zaman, yalnız getirdiği şeriate tabi olacağımıza dair söz vermeyiz. Aksine hem şeriate hem de o şeriati bize ulaştıran Hz.Resulullah(s.a.v.)'a tabi olacağımıza dair söz veririz. Demek ki Hz. Resulullah(s.a.v.)'tan sonra hilafet olmazsa, o zaman Müslümanlar arasında birlik söz konusu olamaz. Yoksa Hz.Resulullah(s.a.v.)'tan sonra her Müslümanın kişisel olarak Allah'ın ipine sarılmasının yeterli olduğuna inanmalıyız. Oysa Yüce Rabbimiz (c.c.) bunu yeterli bulmamakta; aksine hep birlikte toplu bir şekilde Allah'ın ipine sarılmamızı emretmektedir. Bu da ancak hilafet vasıtasıyla olabilir. Eğer Hz.Resulullah (s.a.v.)'tan sonra hilafeti inkar edersek o zaman, Ümmetinin kendisinden sonra hep birlikte, toplu olarak Allah'ın ipine sarılı kalması mümkün gözükmemektedir. Bunun da tek yolu hilafettir. Hilafet bir defa dağılırsa. tekrar ancak nübüvvet vasıtasıyla kurulabilir. Yeni şeriat gelmezse de gökyüzünden "Allah'ın ipi" tekrar indirilir ve böylece ümmete birlik ihsan edilir. Bunun dışında hiçbir yolla birlik sağlanamaz.
Hak Teala (c.c.) daha sonra şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız. Hani siz birbirinize düşman idiniz. O, sizin kalplerinizi sevgi bağlarıyla sıkı sıkıya birleştirdi. Böylece siz O'nun nimetiyle birbirinize kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukuru kenarında idiniz. O, sizi o çukura düşmekten kurtardı. Hidayete erişesiniz diye Yüce Allah, size ayetlerini böylece açıklar."
Burada ayrılığa düşmenin kesinlikle ateşe götürdüğü konusu dile getirilmiştir. Ateşten genellikle Cehennem ateşi anlamı çıkarılmaktadır. Oysa Kur'an-ı Kerim'de ateş kelimesinden maksat yalnız ölümden sonraki ateş olmayıp, bu kelime birçok defa korkunç savaşlar anlamında da kullanılmıştır. Bu dünyada bile değişik milletlerin yer yer birbirleriyle savaştığını görmekteyiz. Bunun başlıca sebebi de ayrılığa düşmektir. Bu da çoğalınca milletlerin savaşa girmesi kaçınılmaz olur. Demek ki eğer, Müslümanlar gerçekten Allah'ın ipine sarılı olurlarsa. birbirleriyle savaşa girmeleri mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle ateş çukuruna düşmeleri imkansızdır. Allah'ın ipi sayesinde ateşten uzaklaştırıldılar. Ateş çukurunun kenarındayken kuvvetli bir rüzgar yahut düşmanlarından birisi onları o ateşe düşürebilirdi. Ancak ateş çukurundan uzaklaştırıldıktan ve Allah'ın ipine sarıldıktan sonra, dünyanın hiçbir kuvveti artık onları ateşe atamaz.
Bu konuyu iyice anladıktan sonra artık bu çağda Müslümanların durumunu ele alalım. İran ile Irak sekiz yıl birbirleriyle savaştılar ve Müslümanlar boş yere birbirlerinin kanını akıttılar. Bu ayete göre onların ateş çukuru kenarında olmadıklarını söylememiz mümkün müdür? Onların topluca ve sıkı sıkıya Allah'ın ipine sarılı olduklarını iddia edebilir miyiz? Bu ayet teorik bir felsefeyi ileri sürmemekte, aksine derin gerçekleri bize açıklamaktadır. Bu derin gerçekleri asla inkar edemeyiz. Bu gerçekler, milletleri kapsamakta olup, insanlar onlara göz yumarlarsa da onların sonuçlarından kurtulamazlar.
Kısacası Kur'an-ı Kerim'in; "Takvayı benimseyin ve onun hakkını eda edin, Müslüman olmanız dışında ölmeyiniz" buyurması, Müslümanların Allah'a itaat ederek O'nun ipine sıkı sıkıya sarılmalarını (kendilerine?) tavsiye etmesi demektir. Yani Müslümanlar bir taraftan Allah'ın ipine sarılı olurlar; diğer taraftan da onlar arasında bir birlik olur. İşte Kur'an-ı Kerim'in ileri sürdüğü ümmetin birliği düşüncesi budur. Malesef Müslümanlar Kur'an-ı Kerim'i okuduğu halde onun ayetleri üzerinde enine boyuna düşünmezler. Onların çoğu zaten ne okuyabilirler, ne de düşünebilirler. Onların liderleri ise, Kur'an-ı Kerim'i okudukları halde Müslümanları birleştirecekleri yerde birbirlerinden ayırmaya çalışırlar. Ne kadar yazıktır! Kur'an-ı Kerim Allah'ın ipine toplu olarak hep birlikte sarıldığımız takdirde ateşin azabından korunacağımızı açıklamaktadır. Eğer ümmet birbirleriyle savaşa hazır ise de Yüce Allah(c.c.) bu ip bereketiyle ümmeti birbirleriyle savaşa girmekten uzaklaştıracak ve kalplerine sevgi indirerek birbirlerine kardeş yapacaktır
Takva sonucu yaratılmış olan bu manzara ne kadar yücedir! Buna mukabil bugün Müslüman ülema, sözde Kur'an'dan ayetler okuyarak ümmetin birbirlerinden nefret etmelerini tavsiye etmektedir. Sekiz yıl boyunca bu manzara gözlerimizin önüne serilmiştir. Bir taraftan İran mollaları Kur'an'dan ayetler okuyarak, Iraklıların kafir olduklarını ve öldürülmeleri gerektiğini; onları öldürenlerin gazi ve onların elinden ölenlerin ise şehit sayılacağını ileri sürmekteydi. Buna mukabil Irak mollaları, aynı kuvvetle Irak ahalisine müjde vermekte; İranlıların elinden öldürüldükleri takdirde şehit sayılacaklarını ve Cennet'e kavuşacaklarını, İranlıları öldürdükleri durumda ise kafirleri yok ettiklerini açıklamaktaydılar. Her iki tarafın bu fetvaları radyo, televizyon ve gazeteler vasıtasıyla halka duyurulmaktaydı ve bu durumun propagandası tam sekiz sene devam etmiştir.
Kur'an-ı Kerim'in "Allah'ın ipi" buyurduğu bu mudur? Daha düne kadar bütün Arap alemi Irak'tan yana idi ve yaptığı savaşa da çeşitli isimler vermiş idi. Bazen Sünni Müslümanların Şiiler aleyhinde yaptığı bir savaş olarak nitelendirildi. Kimi zaman bu savaş inanan ve takva sahibi olanların, çapulcular(a dinden çıkmış olanlar) aleyhinde yaptığı bir savaş olarak adlandırıldı. Bazen de aynı savaşa Arapların, gayr-ı Arap aleyhinde yaptığı cihad ismi verildi. Şüphe yoktur ki Irak'tan yana olan ülkeler yalnız İslamiyet adına ona yardım etmediler. Şii Araplar bile, Irak'a yardımcı oldular. Demek ki o savaş Arap-İran savaşı idi. Ancak ne yazıktır ki İslam'ın kutsal ismi suistimal edildi. Sanki İslam'dan uzaklaşmış olan bir ülke, Müslüman Araplar aleyhinde savaşmaktaymış gibi bir tavır takındı.
Şimdi de malesef İslam alemi yahut Arap alemi, yine ikiye bölünmüştür. Birçok Müslüman ve Arap ülkesi, Irak aleyhinde birleşmişler ve bunun sonucu İslam alemi ateşe düşmek üzeredir. Fakat daha henüz ateşe düşmüş değildir. O bakımdan İslam aleminden acizane ricam şudur: Eğer Kur'an-ı Kerim'e inanıp bu ayeti okumaktaysanız, Allah aşkına camiler, radyo , televizyon ve gazetelerde bu ayeti açıklayarak vatandaşları aydınlatınız ve İslam'ın onlardan neyi beklediğini söyleyiniz. Şayet savaşa girerlerse onların ölümünün İslam ölümü olmayacağını onlara bildiriniz. Kur'an-ı Kerim daima doğrudur. Buna mukabil cahil mollaların iddiaları yanlış olabilir. Onların iddialarının doğru ye Kur'an-ı Kerim'in de yanlış olması mümkün değildir.
Kur'an-ı Kerim, bölünmeyiniz, Allah'ın ipine hep birlikte sarılınız; böylece savaş tehlikelerinden kurtulmuş olursunuz buyurmuştur. Bütün dünyada Ahmedi Müslümanların, diğer Müslüman kardeşlerinin dikkatini demin okuduğum ayetlere çekmeleri gerekir. Bütün Müslümanlar Kur'an'a yönelsinler ye Allah'tan korksunlar. Bir Müslüman kardeşinin kanını akıtmasın. Çünkü her ikisi savaşıp biri ötekini öldürdüğü takdirde ne katil Allah katında gazi sayılacak, ne öldürülenin ölümü şehadet olacaktır. Bu durumda katil, bir Müslüman'ı öldürmüş olacaktır. Eğer gayri Müslimlerden de yardım alınırsa durum daha da feci olacaktır.
Kısacası hem nasihat etmemiz hem de dualara yönelmemiz gerekir. Dualar ve Allah'ın lütfü olmadan kalplerin kilitleri yalnız nasihatler vasıtasıyla açılmaz. Onun için hem nasihate başvurmamız hem de dua etmemiz gerekir. Ayrıca Müslüman kardeşlerimizin dikkatini sık sık bu ayetlere çekmeliyiz. Onlara hayatlarının gayesinin bu ayetlere göre davranmak olduğunu ve bu ayetlere göre davranılmaması halinde ölümlerinin mukadder olacağını kendilerine açıklamalıyız. Bu ölümün de İslam ve takva ölümü olmadığını onlara izah etmeliyiz. Eğer Müslümanlar sözde İslam adına öldürülürlerse ve ancak Allah'ın Yüce Kelamı onlar aleyhinde şehadet eder ve ölümlerinin de iman ve takva ölümü olmadığını ileri sürerse, bu durumda onlann ölümü ne kadar acı bir ölüm olacaktır.
Bu durum çok fecidir ve biz bu durumu gözlerimizle görmekteyiz. Bugün bütün dünyada Allah'ın kurduğu hilafete ve Allah'ın ipine hep birlikte sarılı olan bir tek cemaat bulunmaktadır. O da Hz.Mehdi(a.s.)'nin cemaati olan Müslüman Ahmediye Cemaatidir. Bu cemaat üyeleri Hz.Resulüllah'a ve İslam şeriatine bağlı kalarak bir el altında birleştiler ve Allah'ın ipine hep birlikte toplu bir şekilde sarıldılar.
O bakımdan Müslüman Ahmedive Cemaati üyelerine sesleniyorum. Siz bu ipe iyice sarıldığınız gibi diğer Müslüman kardeşlerinizi de davet ediniz ve onları da bu ipe çağırınız. Bu ip hayat vericidir. Yüce Rabbim'den Müslümanların bu ab-ı hayatı içmelerini niyaz ediyorum. Bunun dışında hiçbir yol hayat yolu değildir.