Allah´ı (c.c.) niçin göremiyoruz ?
"İnsan gördüğüne inanır," diyorlar, bu sözün mânâsı ne? İnsan gördüğüne ister
istemez inanmak zorundadır, inanması normaldir, olması gereken de budur, demek
isteniyorsa mesele yok. Kimse aksini iddia etmiyor, bu o kadar açık bir gerçek
ki söylenmesi bile gereksiz. Yok eğer bu söz, insan gördüğüne inanır, ama
görmediğine inanmaz, inanmaması gerekir mânâsını ifade ediyorsa, o zaman
ellerimizi şakaklarımıza bastırıp, dikkatle düşünmek zorundayız.
Cümleyi ikinci mânâsıyla alırsak, ben tam tersini söyleyeceğim: İnsan
görmediğine inanır. O görmediğine inanan tek varlıktır şu dünyada. Aslına
bakılırsa inanmakla görmek kavramları arasında doğrudan bir alâka kurmak hiç de
mantıklı değil. İman, görülenin değil görülmeyenin varlığını kabul etmektir,
ancak o zaman bir kıymet ifade eder. Güneşi gösterip, "Sen bunun varlığına
inanıyor musun?" diye sormanın saçmalığı ortada. Bunları söylemekle, görmenin
"imanın derecesini artırabileceği" gerçeğini göz ardı etmiyorum. Görmek, elbette
bir değer artışı sağlar; fakat yine de görmeden inanmanın, yani aslî tarifiyle
imanın temel olduğunu unutmamak gerek. Olay şudur, biz bilerek inanıyorsak,
görerek inanmaya başlarız.
Görmek ve inanmak konusunda çeşit çeşit fikirler ileri süren, akıldır. Eğer
akıl, görmediğini inkâr edecekse, önce kendini inkâr etmekle işe başlamalı.
Görmeyi, inanmanın ön şartı sayarsak, tarihi de yok saymak zorunda kalırız.
Nasıl düşünmüyoruz ki, biz her tarihî olaya görmeksizin inanıyoruz. Daha da
ileri giderek diyeceğim ki, eğer yukarıdaki ön şartı kabul edersek, neslini
devam ettirdiğimiz dedelerimizi de inkâr etmek zorunda kalırız. Çünkü en fazla
üç dört göbekten öncekileri göremedik. Oysa bizim varlığımız, dedelerimizin de
var olduğuna delildir. Faraza bir kimsenin annesi, onu doğururken ölseydi, o
kişi büyüdüğü zaman, hiç görmediği annesini inkâr mı edecekti?
Esasen görmeden inandıklarımız, görerek inandıklarımızdan, daha doğrusu
görebildiklerimizden hiç de az değil. Söz gelişi, biz atomları, ne bakterileri,
ne mor ötesi ışınları, ne de elektriği gördük, ama bunlara görür gibi
inanıyoruz. Bir grup ilim adamının "gördük" demeleri bize kanaat veriyor. Burada
şöyle bir itiraz gelebilir: "İyi ama, bunları bazı özel cihazlarla görmek
mümkündür, görenler var" denilebilir. Bu hiçbir şeyi ispatlamaz. Biz, "kendi
görüşümüzden" ve "kendi inancımızdan" söz
ediyoruz. Çoğumuz bu özel âletleri kullanmadığımız da ortada. Bakterilere
inancımızın baikalarına güvenden kaynaklandığı gerçeğine gölge düşürmez.
Şu noktaya varmak istiyoruz: İman konusunda görmek veya görmemek tek başına
hiçbir mânâ ifade etmez, ancak bizi çok yönlü açmazlara düşürür. İnanmak
konusunda tek kaynak duygularımız değildir, akıl ve nakil de önemli roller
üstlenir. Biz, Mesnevi isimli kitabın mutlaka bir yazarının olacağına, olması
gerektiğine aklımızla hükmederiz, ama yazarın isminin Mevlâna olduğunu
bilemeyiz. O zaman nakil devreye girer ve o zâtın Mevlâna olduğunu söyler, biz
de inanırız; nitekim inanıyoruz. Pek tabiî bu söz her söylenene körü körüne
inanacağız anlamına gelmez. Eğer "görmediğime inanmam" diyorsak, o zaman ne
Mesnevî´nin bir yazarı olması gerektiğine inanabiliriz, ne de isminin Mevlâna
olduğuna.
Akıl " her eserin bir ustası vardır, kâinatın da bir sanatkârı olmalı" hükmünü
verirken; nakil, "o sanatkâr zât Allah´tır" derken; göz, şaşkınlık içinde,
"nerede, ben göremiyorum" diye sızlanmakta. Hangisine güveneceğiz? Benzeri
hayvanlarda da bulunan göze mi, yoksa insanı diğer varlıklardan üstün kılan akla
mı? İşte konunun can alıcı noktası! "Görmediğime inanmam" demekle, "ben
gözlerimle düşünürüm" demek arasında fark yok. Şu halde akıl ne işe
yarayacak?...