AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Hz.
Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. 1541 (H.948) yılında Şereflikoçhisar'da
doğdu. Bursa'da Muhammed Üftâde hazretlerinden feyz aldı. 1598 (H.1007) de
Üsküdar'da câmi ve dergâh yaptırdı. 1628 (H.1038)'de vefât etti. Kabri, İstanbul
Üsküdar'da kendi dergâhı yanındaki türbesindedir.
Mahmûd Hüdâyî, Fadlullah bin Mahmûd'un oğludur. Çocukluğu Sivrihisar'da geçti.
Burada ilk tahsîline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul'a gitti. Küçük
Ayasofya Medresesinde tahsîline devâm etti. Çok zekî olup bir defâ okuduğunu
zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzâde
Ramazan Efendi, ona husûsî bir ihtimâm gösterdi. Mahmûd Hüdâyî genç yaşta;
tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamânın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Hocası
Nâzırzâde onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmûd Hüdâyî, bir taraftan hocası
Ramazan Efendiye yardım ederken, diğer yandan da Halvetî yolunun şeyhlerinden
Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerlemeye
çalıştı. Bu arada hocası Nâzırzâde'nin, Edirne'de bulunan Sultan Selim
Medresesine tâyini çıktı. Mahmûd Hüdâyî, yirmi sekiz yaşında iken hocası ile
Edirne'ye gitti. Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne'de müderrislik yaptıktan
sonra, Şam ve Mısır'a kâdı tâyin edildi. Talebesi Mahmûd Hüdâyî'yi oraya da
götürdü. Mahmûd Hüdâyî Mısır'da Halvetî şeyhlerinden Kerîmüddîn hazretlerinden
ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.
Mahmûd Hüdâyî otuz üç yaşında iken, hocası Nâzırzâde ile Bursa'ya geldi. Üç sene
Ferhâdiye Medresesinde müderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefâtı ile
Bursa kâdılığına getirildi. Bursa kâdısı olarak vazîfeye başlıyan Mahmûd Hüdâyî
hazretleri, kâdılığı esnâsında bir gece rüyâsında Cehennem'i ve Cehennem'in
ateşinde tanıdığı bâzı kimselerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyânın verdiği
dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dâvâ getirdi. Bu dâvadan sonra
Bursa kâdılığını bıraktı ki, hâdise şöyle idi:
O günlerde Bursa'da, evliyâullahtan olan Muhammed Üftâde hazretleri halkın
mânevî terbiyesi işi ile meşgûl olurlardı. Yine Üftâde hazretlerini seven fakir
bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek
parası olmadığı için arzusuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri
hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evde hanımı, yüzü gülmeyen
kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde, parası
olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı.
Aralarında geçen bu konuşmanın sonunda elinde olmayarak hanımına; "Eğer bu sene
de hacca gidemezsem seni üç talak ile boşadım." dedi.
Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca
gidemezse, evde hanımı boş olacaktı. Bir yerlerden borç bulup hacca gidememişti.
Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, hatırına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna
gidip ağlayarak durumunu anlattı. O da; "Bizim Eskici Mehmed Dede'ye git,
selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur." buyurdu. Fakir,
sevinerek huzûrdan ayrıldı, süratle Mehmed Dede'nin dükkânına koştu. Mehmed
Dede'ye, hocasının selâmını söyleyip derdini anlattı. Mehmed Dede:
"Ey fakir!Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma." dedi. Fakir gözlerini
açtığında kendilerini Mekke'de buldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle,
fakiri bir anda Hicâz'a götürmüştü. O gün, arefe idi, hacılar Arafat'a
çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat'a çıktılar. Ertesi günü
Kâbe-i muazzamada vakfeye durdular. Ziyâret edilecek yerlere gittikten sonra,
Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede'yi ve Fakiri
görünce sevindiler. Fakir birkaç hediye alıp, bir kısmını da getirmeleri için
komşusu olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Yine Mehmed Dede'nin
kerâmetiyle bir anda, Mekke-i mükerremeden Bursa'ya geldiler.
Fakir getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen
kocasını eve almak istemedi ve;
"Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?" dedi.
Kocası da; "Hanım, ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke'den
aldım." dediyse de, kadın: "Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca
gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim." dedi ve Kâdı Azîz Mahmûd
Hüdâyî'ye gelerek; "Kâdı Efendi! Artık ben bu adamla bir arada yaşayamam.
Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Bunun Kurban Bayramından iki gün evvel
Bursa'da olduğunu herkes biliyor. Hâlbuki ona sorun, hacca gitmiş, Arafat'a
çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler, sürmeler getirmiş... Beni aldatıyor. Bir
haftada oraya gider, bu işleri yapar ve nasıl geri gelir? Yanına da bir yalancı
şâhit bulmuş. "EskiciBaba gördü, yanımdaydı." diyor ve bu husus şer'iye siciline
işleniyor.
Bu sözler üzerine Azîz Mahmûd Hüdâyî, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu
da dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, ziyâret
edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emânet
dahi verdiğini iddiâ etti. Bu sebeple boşanmanın vâki olmadığını söyledi. Fakir,
Mehmed Dede'yi şâhit gösterdi. Mahkemeye gelen Mehmed Dede ise kâdının bu
sözlere bir türlü inanmak istemediğini görerek; "A kâdı efendi! Şeytan, Allahü
teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gidip
gelir de, bir velînin bir anda Kâbe'ye gitmesi niçin kabûl edilmez!" dedi. Kâdı
hayret ederek, mahkemeyi hacıların dönüşüne bıraktı. Aradan günler geçti.
Bursalı hacılar geldi. Mahkeme gününde şâhid olarak, fakirin hac vazîfesini
yaptığını, hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhitlerin
verdiği bu ifâde ile dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece
boşanma olmadı.
Ancak bu hâdise, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendinin günlerce aklından çıkmadı ve
çok etkiledi. Nihâyet Eskici Mehmed Dede'nin yanına gidip; "Beni talebeliğe
kabûl buyurmanız için gelmiştim." dedi. O da; "Nasîbiniz bizden değil,
Üftâde'dendir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin." dedi. Kâdı evine
gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını,
sarığını giyerek hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde
hazretlerinin dergâhına gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmiinin
doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının bileklerine kadar
kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen bir adım ileri süremedi.
(Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Çâresiz, atından
indi. Sırmalı kaftanıyla Üftâde Dergâhına doğru yürüdü. Kâdı, dergâha
vardığında, bahçede yamalı elbiseler içinde bahçeyi çapalayan bir zât gördü. Ona
hitâben; "Ben Bursa Kâdısı Mahmûd'um. Şeyh Üftâde'yi görmek istiyorum. Çabuk
geldiğimi haber ver." dedi. Kâdının hizmetçi zannettiği Şeyh Üftâde hazretleri
dinledi dinledi, sonra hafifçe doğrularak:
"Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk
kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde
ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr
bir dünyân var. Bizim gibi kulların Allahü teâlâdan başka kimsesi yoktur. Atın
bile gelmek istemeyip ayakları kayalara saplanmadı mı?" buyurdu. Bu sözler ve
yaptığı hatâ Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye çok tesir etti. Gözlerinden iki sıra yaş
döküldüğü hâlde; "Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim.
Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne
emrederseniz yapmaya hazırım." dedi. Bu samîmî ifâde üzerine Üftâde hazretleri
tâne tâne buyurdu ki:
"Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında
ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!" Her şeyi
bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmûd Hüdâyî derhal
kâdılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde,
ciğerleri, Bursa sokaklarında, "Ciğerci! Ciğerciiii!" diye diye bağırarak
satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay
etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; "Bursa kâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî
aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş." diyorlardı. Bu şekilde, nefsini kırıp,
rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam dergâha
geldiğinde hocası ona; "Bugün ne yaptın? Ciğerleri satabildin mi?" diye soruyor,
o da, başından geçenleri anlatıyordu.
Üftâde hazretleri daha sonra, yeni talebesinin nefsini iyice kırmak ve terbiye
etmek için onu dergâhta helâ temizleme işi ile vazîfelendirdi.Hüdâyî bir gün
abdesthâneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulak
kabarttığında, kendi yerine tâyin olunan yeni kâdının geldiğini ve halkın
karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendi kendine; "Yeni kâdı
geliyor ha!.. Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın. Şimdi
abdesthânelerde temizlik yapıyorsun." diyerek nefsinin aldatmasına yakalandı.
Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhal toparlandı ve;
"Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dâir söz vermemiş miydin?"
diyerek bu hâle tövbe etti. Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi
atarak, taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftâde
hazretleri kapıda göründü ve;
"Mahmûd, evlâdım! Sakal mübârek şeydir. Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksad
sana bu mertebeyi atlatmaktı." buyurarak, Hüdâyî'yi alıp içeri dergâha götürdü.
Böylece nefsinin istek ve arzularına sırt çevirip istemediği şeyleri yapmakta
büyük gayret sarfeden Azîz Mahmûd Hüdâyî kısa zamanda üstâdının en önde ve gözde
talebesi oldu. Develer yükü kitâbın ona öğretemediğini Üftâde hazretlerinin bir
bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir suâline bin cevap birden veriyordu.
Bir gün Üftâde hazretleri talebeleri ile kırlarda sohbet etmişlerdi. Bir ara
talebeler etrafa dağılarak herbiri birer demet çiçek topladılar. Hüdâyî Efendi
ise elinde kurumuş ve sapı kırılmış bir çiçek olduğu hâlde döndü. Herkes
hediyelerini şeyhleri Üftâde hazretlerine takdim etmiş o da kabûl ederek
memnuniyetini belirtmiş ve duâlar etmişti.Hüdâyî de hediyesini verince, Üftâde
hazretleri:
"Oğlum, arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler. Siz bize bir tek solmuş
çiçeği mi lâyık gördünüz?" buyurdu. Hazret-i Hüdâyî de; "Efendimize ne getirsem
azdır. Fakat koparmak için el uzattığım her çiçek Allahü teâlâyı tesbih
ediyordu. Bu tesbihi işiterek el çekip hiç birini koparamadım. Ancak kurumuş ve
sapının kırılmış olmasından dolayı bu çiçeği tesbihten kesilmiş gördüm. Bu
sebeple bunu getirebildim." Azîz Mahmûd Hüdâyî bu cevâbıyla şeyhinin bir kat
daha muhabbet ve teveccühünü kazandı. Çünkü Üftâde hazretleri Hüdâyî'ye her
zaman; "Evlâdım her zerrede Hakk'ı göreceksin, her zerreye Hak muâmelesi
yapacaksın, başka yolu yok, bu böyledir." derdi. Sevinci, talebesinin bu
mertebeye ulaşmasından geliyordu.
Nitekim bir sabah Hüdâyî hazretlerinin artık nihâyete erdiğini ve halkı irşâda,
doğru yolu göstermeye başlayacağının işâretini verdi. Hüdâyî hazretleri her
sabah erkenden kalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi. O sabah ise
uykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabilmişti. Derhâl ibriği aldı. Fakat
ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerini işitiyordu. İbriği göğsüne
bastırmış bir halde kalakaldı. Üftâde hazretleri eğilerek; "Haydi evlâdım suyu
dök." dedi. Hüdâyî hazretleri ise ibriği göğsüne bastırmış hâlde duruyor ve buz
gibi olan suyu hocasının eline dökmeye kıyamıyordu. Üftâde hazretleri tekrar;
"Haydi evlâdım! Ne duruyorsun? Geç kalacağız." deyince, çekine çekine ve
korkarak suyu dökmeye başladı. Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı.
"Evlâdım Mahmûd bu su ne kadar ısınmış böyle. Bunu normal ateş ile ısıtmayıp,
gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu
gösteriyor."
Böylece Muhammed Üftâde hazretleri, Hüdâyî'ye icâzet, diploma verdi ve onu
çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'a, İslâmiyeti yaymak, emir ve yasaklarını
bildirmek üzere gönderdi. Azîz Mahmûd Hüdâyî, âilesiyle birlikte Sivrihisar'a
giderek hizmete başladı. Ancak burada sâdece altı ay kadar kalabildi. Hocasının
ayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa'ya geldi. Bursa'ya geldiği günlerde,
doksan yaşından ziyâde olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu
hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftâde; "Oğlum! Pâdişâhlar ardınca
yürüsün." diye duâ etti. O sene Üftâde hazretleri vefât etti.
Azîz Mahmûd Hüdâyî mânevî bir işâretle Trakya'ya gitti. Bir müddet sonra da
Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi vâsıtasıyla İstanbul'a geldi. Küçük Ayasofya
Câmii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmiinde, talebelere,
tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve
devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar'da
kendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşâ eyledi.
Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda nâmı her
tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhına koştular. Hasta kalblerine şifâ
olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyz ve bereketleri ile mârifetullaha
kavuştular. Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet
ricâline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da
ona hürmette kusur etmiyorlardı. Üçüncü Murâd Han, Üçüncü Mehmed Han,
BirinciAhmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murâd Han'a nasîhatlarda bulundu.
Dördüncü Murâd Han'a, saltanat kılıcını kuşattı.
1595 yılında İranlılarla yapılan Tebrîz seferine Ferhat Paşa ile berâber
katıldı. Zaman zaman pâdişâhların dâvetlisi olarak saraya gidip, onlarla
sohbetlerde bulundu.Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin, çeşitli câmilerde vâz
vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesindeki
Mihrimah Sultan Câmii ile Sultanahmed Câmiinde belli günlerde vâz vererek,
insanlara feyz ve mârifet sundu.
Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle
yarışıyordu. Bunların başında; Sadrâzam Halîl Paşa, Dilâver Paşa, Şeyhülislâm
Hoca Sâdeddîn Efendi,Şeyhülislâm HocazâdeEsad Efendi, Okçuzâde Mehmed Efendi,
İbrâhim Efendi, NevizâdeAtâyî Efendi geliyordu. O zamandaHüdâyî Dergâhı,
İstanbul'un en mühim bir kültür merkezi hâline geldi.Pekçok âlim yetişti.
Osmanlı tahtında yirmi yıl kadar saltanat süren Üçüncü Murâd Han, Hüdâyî
hazretlerine büyük muhabbet besler ve yapacağı işlerde onun ile istişâre
yapardı. Pâdişâh 1595 Haziranında vefât ettiği zaman, Hüdâyî hazretleri şu
ilâhîyi söylemiştir.
Yalancı dünyâya aldanma yâ hû,
Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez.
İki kapılı bir virânedir bu,
Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.
Bakma bunun karasına ağına,
Gönül verme bostanına bağına,
Benzer hemân çocuk oyuncağına,
Burda aklı olan insan eğlenmez.
Vârını îsâr et Mevlâ yoluna,
Bunda ne eylersen anda buluna,
Bir gün sefer düşer berzah iline,
Otağı kalkacak Sultan eğlenmez.
Sen ey gâfil ne sandın rûzigârı,
Durur mu anladın leyl-ü-nehârı,
Yükün yeynildigör evvelden bârı,
Yoksa yolcu gider kervan eğlenmez.
Doğrusuna gidegör bu yolların
Geçegör sarpını yüce bellerin,
Dünyâ zindânıdır mümin kulların,
Zindanda olan kul kolay eğlenmez.
Ömür tamam olup defter dürülür,
Sırat köprüsü ve mîzân kurulur,
Hakkın dergâhında elbet durulur,
Buyruğu tutulur fermân eğlenmez.
Hüdâyî n'oldu bu kadar peygamber,
Ebû Bekr u Ömer, Osman u Haydar,
Hani Habîbullah Sıddîk-ı Ekber,
Bunda gelen gider bir cân eğlenmez.
Üçüncü Murâd Hanın yerine geçen Üçüncü Mehmed Han ve ondan sonra tahta çıkan
Birinci Ahmed Han da Şeyh Hüdâyî hazretlerine büyük bir saygı ile bağlı idiler.
Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyâsında; "Avusturya Kralı ile güreş
tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü" görmüştü. Zâhiren
bakıldığında rüyâ çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzûra getirilen âlimler
ve rüyâ tâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbir
edemedi. Nihâyet Üsküdar'da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin, bu rüyâyı tâbir
edebileceğini arz ettiler. Pâdişâh Birinci Ahmed bir mektup yazarak,
yakınlarından biriyle gönderdi ve tâbir edilmesini ricâ etti. Haberci, mektubu
alıp süratle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin kapısını çaldığında, onun
içerden elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu
alırken, kendi elindeki mektubu da Pâdişâha verilmek üzere verdi ve;
Sultânımızın gönderdiği mektûbun cevâbıdır." buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde
alan haberci, derhal mektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan
Birinci Ahmed Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbı
gönderilmişti.Sultan AhmedHan, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu. Deniyordu
ki: "Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mahlûklarda ise toprağı, en
kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki
kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın arka üstü yere
yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla bu rüyâdan İslâmın
temsilcisi olan pâdişâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı."
Pâdişâh bu tâbiri pek beğendi ve; "İşte gördüğüm rüyânın tâbiri budur." dedi.
DerhalAzîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine bin altın gönderdi.
Diğer taraftanAzîz Mahmûd Hüdâyî'nin hanımı hâmile olup doğumu yaklaşmıştı.
Fakir oldukları için doğacak çocuğun ihtiyaçlarını alamamışlardı. ÇünküHüdâyî
hazretleri kapısına gelen, kendisine el açan fakir ve ihtiyâç sâhiplerine hiç
düşünmeden nesi olsa verirdi. Bu sebeple çoğu kez evde yakacak mum bile
bulamazlardı. Bu sebeple hanımı;
"Bursa kâdılığını bıraktın, medrese hocalığını terkettin...Elindeki malını
mülkünü, ona buna vererek harcadın... Dünyâya gelecek yavruya saracak bir bez
parçası bile yok!.." diye yakınıyordu.
Tam bu sırada kapı çalındı. Hüdâyî hazretleri kapıya doğru giderken hanımına da;
"Hâtun, Allahü teâlâ istediğin dünyâlığı gönderdi." buyurdu. Kapıyı açtığında
Sultan Ahmed Hanın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarak
hanımına teslim etti. Ertesi gün de Pâdişâh kendisi gelerek elini öptü ve
talebesi olmakla şereflendi.
Sultan Ahmed Han, bir gün Hüdâyî hazretlerine bir hediye göndermiş, o da bunu
kabûl etmeyerek iâde etmişti. Pâdişâh bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecîd
Sivâsî'ye gönderdi. Onun kabûl etmesi üzerine bir gün pâdişâh kendisine; "Bu
hediyeyi Hüdâyî'ye gönderdiğim halde kabûl buyurmadılar." dedi. Abdülmecîd
Sivâsî de; "Pâdişâhım, Hüdâyî bir ankâdır ki, lâşeye tenezzül etmez." cevâbını
verdi.
Pâdişâh birkaç gün sonra Hüdâyî hazretlerinin sohbetine gidince; "Geri
gönderdiğiniz hediyeyi Abdülmecîd Efendi kabûl etti." dedi. Bu söz üzerine
Hüdâyî hazretleri de; "Sultanım! Şeyh Abdülmecîd bir deryâdır. Ona bir katre
necâset düşmekle pislenmiş olmaz." diyerek zârifâne bir cevap verdi.
Sultan Ahmed Han, büyük bir câmi yaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini
tesbit ettirdi. Temel atma merâsimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî ve diğer
âlimleri dâvet etti.Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd
Hüdâyî hazretleri vurdu. Pâdişâh, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir
başlangıçtan yıllar sonra, câmi yapıldı ve açılışını yapmak ve Cumâ hutbesini
okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet edildi. Ancak o gün beklenmedik bir şey
oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile berâber
denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar'dan
Sarayburnu'na geçmek imkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkâra söz
vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine geldi ve bir kayık kiralayarak içine
atladı. O binince sâdık talebeleri durur mu? Hemen onlar da bindiler. Böylece
Şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu'na doğru açıldı.
Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın
ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar
kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkamazken, Azîz
Mahmûd Hüdâyî kayığıyla selâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu
arasındaki bu yola "Hüdâyî yolu" dendi ki, fırtınadan uzak, selâmetle gidilen
bir deniz yolu olduğu kabûl edilir.
Bu sırada Ahmed Han da, Fevkânî Kasr-ı Hümâyûnunda telaş ve üzüntü içerisinde
Hüdâyî hazretlerini bekliyordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri tam köşkün yanına
gelince, müthiş bir gümbürtü koptu. Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan
gürültünün ardından düşen yıldırım, Kasr-ı Hümâyûnun bir yanını çökertti. Binâ
allak bullak olmuş; ne pâdişâh dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip
onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdâyî hazretleri telaşlanmadılar. Kimsenin de
telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümâyûnun çöken tarafına asâsını
dayayıp binânın yıkılmasına engel oldu. Sonra Pâdişâhı ve yanındakileri tek tek
köşkten indirdiler.
Bu sırada dayanak direkleri de getirilmiş ve çöken yana konulmuştu. Köşkteki son
kişinin de inmesini müteâkip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdâyî
hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu.
Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve binâ
çöktü.
Bu olayı gören herkes Hüdâyî hazretlerine daha fazla gönülden bağlandı. Artık
yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla
Sultanahmed Câmiine gelindi. Sonra câmi büyük mürşîdin eli ve duâsı ile ibâdete
açıldı.
Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir
yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha
ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz
Mahmûd Hüdâyî hazretleri beliriverdi. Pâdişâha; "Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et
zehirlidir." buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde,
köpeğin derhal öldüğü görüldü.
Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar
tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir
deniz kazâsına tutulduğu için mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü
öğrenen Pâdişâh, Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin
altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.
Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti. Bir
müddet sohbetten sonra atlarına binerek gezintiye çıktılar. Karacaahmed
mezârlığının yanından geçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek; "Sultânım!
İster misiniz bugün size bir şey göstereyim?" diye sordu. Sultânın, "İsterim!"
demesi üzerine, kabristanlığa dönerek; "Kalkınız!" dedi. Bu hitâb karşısında
bütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler. Pâdişâh bu
hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; "Dönünüz!" emrini verince, kabir ehli yine
eski hâllerine döndüler.
Sultan Ahmed Han, Peygamber efendimizin mübârek Kadem-i şerîfin izi bulunduğu
bir taşı Mısır'da Kayıtbay Türbesinden İstanbul'a getirtmiş ve Eyyûb Câmiine
koydurmuştu. Sultanahmed Câmii tamamlanınca da Nakş-ı Kadem oradan alınarak
buraya nakledildi. Nakil işinin yapıldığı günün gecesinde Sultan Ahmed şöyle bir
rüyâ gördü:
Bütün pâdişâhların toplandığı yüce bir dîvanda Peygamber efendimiz kâdılık
yapmaktadır. Kayıtbay Türbesini ziyârete vesîle olan "Kadem-i şerîf" resmini
kendi câmiine nakleden Sultan Ahmed'den dâvâcıdır. Peygamber efendimiz dâvâcıyı
dinledikten sonra, Kadem-i şerîfin alındığı yere geri verilmesi istikâmetinde
karar verir. Suçlu mevkıinde oturan Ahmed Han, kan ter içerisinde uyanır ve
derhal şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine giderek rüyâsını anlatır. Hüdâyî
hazretleri, rüyâyı; "Emânetin derhâl yerine gönderilmesi." şeklinde yorumlar ve
Kadem-i şerîf taşı Kayıtbay Türbesine iâde edilir.
Bu hâdise üzerine Sultan Birinci Ahmed, "Kadem-i Saâdet-i Peygamberî" şeklinde
bir sorguç yaptırıp, Cumâ, bayram ve diğer resmî günlerde bereketlenmek için
hilâfet sarığına takmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen "Kadem-i
şerîfin" kenarına da:
N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini dâim Hazret-i Şâh-ı Rusülün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.
kıtasını kendi hattıyla yazıp şeyhi Hüdâyî Efendiye gönderdi. O da bunu
dergâhının duvarına astırdı.
Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün Ahmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh;
"Efendim! Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, kıyâmet günü talebelerine
ve pekçok günahkâr mümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu
rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz? diye suâl eyledi. Azîz Mahmûd
Hüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra; "Bu söz
doğrudur." buyurdu. Sonra Padişâh; "Efendim! Acabâ zât-ı âlinizin bizlere bir
vâdiniz ve müjdeniz yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak:
"Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir
kere türbemize gelip rûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar
denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesinler. Îmânlarını
kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler." diye duâ eyledi.
(Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensup kimselerin hiç
denizde boğulmadıklarını ve pekçok kimsenin de vefât günlerine yakın,
öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)
Nitekim Ahmed Han da öleceğini bilip haber verdi. Şânı yüce pâdişâh 1617
senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultânın
vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Hanın odada sâhibini göremediği
kimselere dört defâ; "Ve aleyküm selâm." dediğini işitti. Sebebini sorduğunda,
Sultan Ahmed Han; "Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer,
hazret-i Osmân ve hazret-i Ali geldiler. Bana; "Sen dünyâ ve âhiretin
sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem
efendimizin yanında olacaksın." buyurdular." cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi
gün vefât etti. Cenâzesinin yıkanması için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri
dâvet edildi. Ancak o; "Sultânımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyârlığım
sebebiyle beni mâzur görün." buyurdu ve talebelerinden Şâban Dede'yi gönderdi.
Kimyâ ilmini öğrenmeye merak eden bir kimse, Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin bu
ilimdeki mahâretini, bilgisini öğrenmişti. Bir gün huzûruna çıkarak, kimyâ
ilmini öğrenmek istediğini arzetti. O anda Azîz Mahmûd Hüdâyî, dergâhının
bahçesinde bir asma ağacının altında istirahat ediyordu. Hiç kimseyi reddetmek
âdeti olmadığı için, talebenin bu arzusunu kırmadı. Yeni talebe, bu hususta bir
mârifet göstermesi için ısrar edince, Mahmûd Hüdâyî asma ağacından bir yaprak
kopardı. Yaprağın üzerine bâzı duâlar okuduktan sonra, talebenin hayret dolu
bakışları arasında yaprağın altın olduğu görüldü. Talebe fazla ısrar edince bu
hâli üç defâ tekrâr etti. Talebenin maksadı, tekrârlar esnâsında duâyı
öğrenmekti. Öğrendiğine kanâat getirince; "Bu iş çok basitmiş, ben de
yapabilirim." diyerek asmadan bir yaprak aldı ve üzerine öğrendiklerini okudu.
Fakat bir türlü altın olmadı. Sonra; "Efendim! Ben de sizin okuduklarınızın
aynısını okuduğum hâlde yaprak altın olmadı. Sebebi nedir acabâ?" diye sordu.
Azîz Mahmûd Hüdâyî de; "Evlâdım! Kimyâyı öğrenebilmek için, önce nefsi terbiye
etmek icâbeder. Nefsi kimyâ etmeden, bu hallere bu mârifete kavuşulamaz."
buyurdu.
Azîz Mahmûd Hüdâyî zamânında İstanbul'da vebâ salgını olmuştu. Öyle ki, her gün
yüzlerce insan vebâdan ölüyordu. Her evi üzüntüye boğan bu âfet karşısında halk
toplanıp Azîz Mahmûd'a başvurdular. Duâ edip, salgından kurtulabilmeleri için
talebde bulundular. Fakat Mahmûd Hüdâyî; "Bu gibi hususlara karışmak bize uygun
değildir." buyurduysa da, halk duâ etmesi için ısrâr ettiler. Onların bu
ısrârına dayanamayan Azîz Mahmûd hazretleri; "Karacaahmed Mezarlığına gidiniz.
Bir servi ağacının altında, sâdece hasırı bulunan yaşlı bir kimse oturur, İsmine
Hasırpûş Dede derler. Onu bulunuz ve derdinizi anlatınız. Şâyet red ederse,
bizim gönderdiğimizi söyleyiniz." dedi. Herkes sevinç içinde Karacaahmed
Mezarlığına gitti. Hasırpûş Dede'yi bulup durumu anlattılar. Hasırpûş Dede önce
kabûl etmedi, Mahmûd Hüdâyî'nin gönderdiğini öğrenince derhâl ayağa kalkarak
ellerini açtı ve duâ etti. Gelenlere dönerek; "Bugün bir kimsenin daha cenâze
namazı kılınsın da, sonra vebâ salgını dursun." dedi. O günden sonra vebâ
salgınından ölen olmadı.
Zengin bir kimse, Mahmûd Hüdâyî'nin üstünlüğünü görmek, anlamak için huzûruna
gitti. Hiçkimseye göstermeden, Mahmûd Hüdâyî'nin seccâdesinin yanına elindeki
altın dolu keseyi bıraktı. Ayrılmak için izin isteyince, Mahmûd Hüdâyî;
"Bırakmış olduğunuz altınlar ile, hem dünyâ hem de âhiret mâmur edilebilir.
Altın, velîye de deliye de lâzımdır. Onun için bu altınları, hayr yoluna
sarfetmek üzere kabûlünde bir mahzur görmüyor, red etmeyi uygun bulmuyorum."
deyince, o zengin; "Efendim kalbimde gizlediğim şeyleri aynen ifâde ettiniz."
dedi ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye muhabbeti ve hürmeti artmış bir şekilde huzûrdan
ayrıldı.
Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri, 1628 (H.1038) senesinde hakîkî âleme göçtü.
Vefâtından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helâlleşti, vasiyetini yaptı.
Son nefeste de Kelime-i şehâdet getirerek rûhunu teslim etti. Türbesi
Üsküdar'daki dergâhındadır. Âşıkları, onu ziyâret etmekte, feyz ve
bereketlerinden istifâde etmektedirler.
Hayatta iken erkek evlatlarının hepsi vefât etmiş bulunan Hüdâyî hazretlerinin
zürriyeti kızları vasıtasıyla devâm etmiştir.
Azîz Mahmûd Hüdâyî, insanların Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmaları ve
ibâdetlerini doğru yapmaları için pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerden bâzıları
şunlardır: 1) Nefâis-ül-Mecâlis, 2) Tecelliyât, 3) Dîvân-ı İlâhiyât, 4) Habbet-ül-Muhabbe,
5) Necât-ül-Garîk, 6) Tarîkatnâme, 7) Tezâkir-i Hüdâyî, 8) Ahvâl-ün- Nebiyy-il-Muhtâr
Aleyhi Salevâtullah-il-Melik-i-Cebbâr, 9) Câmi-ul-Fadâil ve Kâmi-ur-Rezâil, 10)
Feth-ul-Bâb ve Ref-ul-Hicâb, 11) El-Feth-ül-İlâhî, 12) Hâşiyet-ül-Kühistânî fî
Şerh-il-Fıkh-ı Keydanî, 13) Hayât-ül-Ervâh ve Necât-ül-Eşbâh, 14) Tarîkat-ı
Muhammediyye, 15) Vâkıât, 16) Şerhun alel- Kasîdet-il Vitriyye fî Medhi Hayr-il-Beriyye,
17) Mensûr Mevlîd-i Nebî...
Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri oğullarından birisinin sünneti için yaptırdığı
merâsim dolayısıyla "dünyâya meyletti" denilmesi üzerine şu şiiri söyledi:
Alan sensin veren sensin kılan sen
Ne verdinse odur dahi nemiz var
Hakîkat üzre anlayıp bilen sen
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Tutan el u ayak senden gelüpdür
Gören göz u kulak senden gelüpdür
Efendi dil dudak senden gelüpdür
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Hudâyâ biz bu zâtı kanda bulduk
Neye ef'âl sıfâtı kanda bulduk
Fenâyı yâ sebâtı kanda bulduk
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Bizim ahvâlimiz ey Hayy-u Kayyûm
Cenâb-ı Pâkine hep cümle mâlûm
Buyurdun oldu illa kaldı mâdûm
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Hüdâyî'yi sen eriştir murâda
Senindir çünkü hükm arz u semâda
Efendi dahli yok ğayrın arada
Ne verdinse odur dahî nemiz var
DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?
Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda sohbet ediyordu. Bir ara
abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına hürmeten
ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes
arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultan kalbinden; "Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin
bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide
Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; "Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi
görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in elimize su döküp, muhterem
vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?" buyurdu.
SULTANLAR RİKÂBINDA YÜRÜSÜN!
Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan
geçerken, Hüdâyî hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda
attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ
etti. Bir müddetHüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak
ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir
pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; "Sultanım! Sırf hocam
Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o;
"Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi. Ata
tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.
Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:
"Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı.
Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı.
Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,
Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.
Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,
Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.
Ahmedî der, "Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur",
Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârım kalmadı."
HOCASININ DUÂSI
Pâdişâh Ahmed Hanın, gördüğü bir rüyâyı,
Güzel tâbir edince, Azîz Mahmûd Hüdâyî,
Memnun olup bin altın gönderdi kendisine,
Maddî sıkıntıdaydı, mübârek de o sene.
Zîrâ bir çocukları, olacaktı o ara,
Gerekli masraf için, elinde yoktu para.
Hanımı diyordu ki: "Bıraktın kâdılığı,
Dağıttın elindeki, ne varsa dünyâlığı,
Şimdiyse, çok yakında, çocuğumuz olacak.
Bez parçası bile yok, bu çocuğu saracak."
O böyle söylenirken, çalındı kapı birden,
Azîz Mahmûd Hüdâyî, açmak için giderken,
Buyurdu ki: "Ey hâtun, kendini üzme artık,
Belki de Hak teâlâ, gönderdi bir dünyâlık."
Açıp da gördüler ki, hakîkaten sultandan,
Çok büyük hediyeler, gelmişti tam o zaman.
Hem öyle çok idi ki, hanımı etti hayret,
Sırf bir kese içinde, altın vardı bin adet.
Ertesi gün pâdişâh, bizzat gelip kendisi,
Ellerini öperek, olmuştu talebesi.
Bir gün de Sultan Ahmed gitmişti Üsküdar'a,
Çarşıda üstâdını, görmüş idi bir ara.
Kendisi at üstünde, üstâdı yaya idi,
Görünce edebinden, hız ile yere indi.
Bindirdi hocasını, hemen kendi atına,
Geçiverdi kendi de, edeple rikâbına.
Allah'ın velî kulu, Hüdâyî hazretleri,
Pâdişâhın atında, biraz gitti ileri,
Ve dünyâyı titreten, Pâdişâh Sultan Ahmed,
Hocasının ardından, yaya gitti bir müddet.
Sonra o mübârek zât, râzı olmadı buna,
Hemen attan inerek, buyurdu ki sultana:
"Bir gün benim üstâdım, Üftâde hazretleri,
Mübârek ellerini, uzatarak ileri,
Bana cân-ü gönülden, eylemişti bir duâ
Buyurmuştu:"Sultanlar, yürüsün rikâbında."
Sırf hocamın bu sözü, yerine gelsin diye,
Rızâ göstermiş idim, atınıza binmeye."
Pâdişâhı, atına, bindirip hemen tekrar,
Kendi, yaya olarak, yürüdü eve kadar.
Azîz Mahmûd Hüdâyî, hürmetine İlâhî
Onun şefâatine, kavuştur bizi dahi.
YALAN DÜNYÂ DEĞİL MİSİN!
Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammed-ül-Mustafâyı,
Alan dünyâ değil misin?
Yürü hey vefâsız yürü,
Sensin hod bir köhne karı,
Nice yüzbin erden geri,
Kalan dünyâ değil misin?
Kimisini nâlân edip,
Kimisini giryân edip,
Âhir-i kâr üryân edip,
Soyan dünyâ değil misin?
Kasdedip halkın özüne,
Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne,
Gülen dünyâ değil misin?
Eğer şâh u eğer bende,
Her kişiyi salan bende,
Kimse mekân tutmaz sende,
Virân dünyâ değil misin?
Sihr ile donatıp kendin,
Meydana salan semendin,
Âleme mihnet kemendin,
Salan dünyâ değil misin?
İşin gücün dâim yalan,
Çok kişiden arta kalan,
Nice kere boşalarak,
Dolan dünyâ değil misin?
HÜDÂYÎ YOLU
Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed,
Bir câmi yaptırmaya, eyledi birgün niyet,
Temel atma gününde, âlimler toplandılar,
Kur'ân tilâvetiyle, kesildi çok hayvanlar.
Câminin temeline, o zaman ilk kazmayı,
Sultanın arzûsuyla, vurdu Mahmûd Hüdâyî.
Osmanlı pâdişâhı, Sultan Ahmed Han bile,
Yoruluncaya kadar, çalıştı kazma ile.
Kısa zaman içinde, câmi bitti nihâyet,
Sultan açılış için, herkesi etti dâvet.
Ve Cumâ hutbesini, okutmak gâyesiyle,
Üstâdı Hüdâyî'yi, çağırdı birisiyle.
Lâkin o, otururdu, Üsküdar mevkiinde,
Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde,
Gördü ki, fırtınadan, denizde çok dalga var,
Cesâret edemedi, gitmeye kayıkçılar.
Nihâyet bir tanesi, geçmeye verdi karar,
Geçtiler selâmetle, Sarayburnu'na kadar.
Dalgalar adam boyu ard arda geliyordu,
Ve lâkin o kayığa, hiç zarar vermiyordu.
Onun bindiği kayık, Allah'ın izni ile,
Dalgalardan bir zarar, görmedi zerre bile.
Kayığın etrafını, çevreleyen bir alan,
Hikmet-i ilâhiyle, oluyordu süt liman.
Gelin gibi süzülüp, vardı Sarayburnu'na,
O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna.
Üsküdar-Sarayburnu, arasına bu yüzden,
Hüdâyî yolu diye, ad verildi o günden.
BİLMİYORUM DEMEK İLMİN YARISIDIR
"Ey oğul! Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş. Sana sorulmayan şeye cevap
verme. Bir şey sorulursa cevâbını bilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine,
bilmem demek ilmin yarısıdır. Eğer cevâbını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü
uzatma. Mecliste bulunanlara imtihân için bir şey sorma. Onlarla münâzara ve
münâkaşa etme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma. Edebe çok riâyet
eyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerin kendine
mahsus bir edebi vardır. Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muâmelede bulun.
Dünyâ sevgisini gönülden çıkar. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak yolunda senin
önüne ve yoluna bir şey engel olursa onu terk eyle.
Ey oğul! Dünyâ ve dünyâ nîmeti hayaldir. Gök kubbesi altında hiçbir şey aynı hal
üzere kalmaz, hep değişir. Onun için dünyâ malına, makâmına ve dünyâ hayâtına
güvenme. Biz bu dünyâda misâfiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz. Sıkıntın
varsa üzülme. Bir an sonra ne olacağımız belli değil."
BU KIŞ GÜNÜÜZÜM OLUR MU?
Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin yükselmesi bâzı talebelerin kıskançlığına yol açtı.
Durumu sezen Üftâde hazretleri, Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin büyüklüğünü göstermek
istedi. O sırada mevsim kış idi. Dışarıda kar yağıyor ve fırtına esiyordu.
Hazret-i Üftâde talebeleri ile yemek yiyorlardı. Sofraya pilav konulunca Üftâde
hazretleri; "Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel giderdi."
dedi. Bu söz üzerine talebeler içlerinden;
"Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olur mu?" diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd
Hüdâyî de kendi kendine; "Mâdem ki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir
hikmet vardır." diyerek ayağa kalktı ve; "Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz
getireyim." deyiverdi. Müsâade edilince, sepeti aldığı gibi Bursa'nın Çekirge
mevkıindeki bağa gitti.Bağ karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden
karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarktığını gördü. Bunun, hocası
Üftâde'nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı.
Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna
alarak yola koyuldu. Yolda, hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir
çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştı fakat başaramadı.
Çâresiz kalınca hocası Üftâde'den yardım istemek hatırına geldi ve içinden;
"İmdât! Yâ mübârek hocam!" der demez, çukurun başından bir ses geldi. "Ey Mahmûd!
Uzat elini de yukarı çekeyim." diyordu. Başını kaldırdığında birisinin kendisine
gülümsediğini gördü. Elini uzattı. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez
oldu. Yine sepeti omuzuna alarak süratle dergâha doğru gitti. Hocasının huzûruna
vardığında sohbet devâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören arkadaşları
şaşırıp kaldılar. Üftâde, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi.
Talebeler, hocaları Üftâde'nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu
ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.
1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.372
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1033
3) Semerât-ül-Fuâd; s.145
4) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Zeyli (Atâî); s.760
5) Fezleke; c.2, s.113
6) Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi; c.1, s.479
7) Silsilenâme-i Celvetî; s.82
8) Lemezât-ül-Hulviyye vr. 187 a
9) Tezâkîr-i Hüdâyî (Fâtih blm. 2572)
10) Külliyât-ı Hazret-i Hüdâyî
11) Hadîkat-ül-Cevâmi; c.2, s.195
12) Menâkıb-ı Azîz Mahmûd Hüdâyî
13) Azîz Mahmûd Hüdâyî veCelvetiyye Tarîkatı
14) Anadolu Evliyâları; s.86-98
15) İstanbul ve Anadolu Evliyâları; c.1, s.354
16) Diyânet İslâm Ansiklopedisi; c.4, s.338
17) Mektûbât, Fâtih, Nr. 2572
18) Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî, Ziver Tezveren
19) Kutbü'l-Ârifîn Seyyid
Azîz Mahmûd Hüdâyî, Hayâtı-Menâkıbı-Eserleri