20 Şubat 2001
MGK toplantısında yaşanan krizden galiba artık "MGKgate" olarak sözedeceğiz bundan sonra. Başbakan Ecevit'in başrolü oynadığı ve hükümet kanadının öteden beri cumhurbaşkanı Sezer'den duyduğu rahatsızlığı bu sefer üst perdeden ifade eden bu krizden Ecevit zarar görmüş durumda. Kamuoyu, MGK toplantısında ortaya çıkan hırgürden dolayı Ecevit'i suçluyor, Cumhurbaşkanı'nı haklı buluyor. İşin kötü yanı Ecevit'i kavga çıkardığı için suçlayan kamuoyu aynı zamanda hükümetin yolsuzluk soruşturmalarında da bazı noktaları gizlediği kanaatinde görünüyor.
Ecevit'in gerilim stratejisi pek bir işe yaramamış gibi. Ama bir de madalyonun öteki tarafı var. Cumhurbaşkanı Sezer acaba sütten çıkmış ak kaşık mı? Kavgada Ecevit'in hiç haklı olduğu taraf yok mu?
Biz olaya bu yanından bakalım:
Savcı Talat Şalk ile ilgili yazımızda da değinmiştik. Türkiye'de başlıca iki güç merkezi var. İlki bildiğimiz, Meclis çoğunluğuna dayanan siyasi iktidar. İkincisi de, yine çok iyi bildiğimiz asker ve sivil bürokrasinin oluşturduğu ve derin devlet diye anılan güç merkezi. Öteden beri bu iki güç merkezi arasında gizli ya da açık mücadelelerden haberdarız. Şimdi bir de, Cumhurbaşkanı Sezer, Çankaya Köşkü'nü bir üçüncü güç merkezi olarak inşa etme gayreti içinde. Bunun çeşitli emareleri var. Cumhurbaşkanı'nın YÖK'le ve hükümetle giriştiği mücadelelerde kamuoyuna yönelik mesajlar üretmeye öncelik verdiğini, bunun için dengeli ve çok planlı bir süreç takip ettiğini gördük. Sezer'in YÖK'teki zihniyetle kavgası var sanmıştık, ama YÖK üyeliklerine atadığı isimlere bakınca gördük ki, cumhurbaşkanının kavgası –demokratik- zihniyet kavgası değil, siyasi nüfuz kavgasıymış meğer.
Demokrasi ve hukuk devleti söylemlerine hiç de uygun olmayan, tam aksine "Baasçı" ideolojinin teorisyenleri olarak tanınan isimler Sezer'in tercihleri olarak ortaya çıktı. Ama yegane örnek bu iki isim değil. Sezer'in Çankaya'da yanına danışman vs. kontenjanından yığdığı bütün isimler aynı eküriden.
Ne kadar müfrit CHP'li mütekait varsa, bugün Sezer'in yanında. Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri olarak atadığı Kemal Nehrozoğlu'na bakın. 1980 sonrasındaki bütün sağ iktidarlar tarafından "kızakta" tutulan bu "mütekait merkez valisi"ni kendisini bile şaşırtan bir kararla Çankaya'daki en etkili makama getiren Sezer'in bu tercihi de hiç tartışılmadı.
Sezer, attığı her adımda "tribünlere oynadı". Memur yasası, af yasası ve diğerleri...
Son olarak Prof. Esad Coşan'ın Süleymaniye'ye defnine ilişkin kararnameyi veto ederek tribünlerin alkışlarını topladı. Ama aynı Cumhurbaşkanı, göreve geldikten sonra aynı içerikteki tam altı adet kararnameyi imzalamıştı. Zira orada sözkonusu olan kişilerin medyatik özelliği yoktu. Yusuf Özal hariç tabii ki. Ama, şimdi düşünün, Yusuf Özal'la ilgili kararnameyi veto etseydi bundan bir yarar devşirebilmesi mümkün olur muydu? Herhalde olmazdı. Onun için o da sözkonusu kararnameyi imzalarken bunun yasalara ve eşitlik prensibine aykırı olduğunu aklından bile geçirmedi. Medyatik bir konu önüne geldiğinde ise konunun belediye yasasına bile aykırılığını kullanacaktı.
Demokrasi ve hukuk devleti idealine inanmış geniş kitleler, özellikle de aydınlar bugüne kadar gördükleri birçok aksaklığa gözyumarak samimiyetine inandıkları cumhurbaşkanını desteklediler, bundan sonra da bu desteğin çekileceğine dair bir emare yok. Son kriz de Sezer'i güçlendirdi.
Peki bundan sonra ne olacak?
Üçüncü bir güç merkezi olarak Çankaya'nın biraz daha güç kazandığını göreceğiz muhtemelen. Çünkü siyaset, memleket meselelerine çözüm üretemiyor. Yoksul kitleler her gün biraz daha fazla eziliyor. Vurguncular, soyguncular adaletin pençesinden korkmuyorlar bile.
Diğer yandan, Parti içi demokrasi işlemiyor, liderler sultası demokrasiyi boğuyor. Derin devlet de siyasete soluk aldırmıyor. Siyasi iktidar hükümet edemiyor. Ama derin devlet de bu sıkıntılardan payına düşeni alıyor. Vurgunların soygunların bir ucu da oraya uzanıyor çünkü. Ayrıca geniş kitlelerin demokratikleşme talepleri karşısında derin devletin soluğu güçsüzleşiyor. Netice itibarıyla, yıpranmamış yeni bir isim, üstelik devletin en tepesinde oturan bir yeni isim umut olma seçeneğini tekelleştiriyor. Ama, yanındaki müfrit CHP'li mütekaitler kadrosuyla mı umut olacak Sezer?
Eski Yugoslavya'da veya Arnavutlukta umut olmaktan çıkmış düşünce yapısıyla mı umut olacak? Sonra, Türkiye'nin temel meselelerinden hangisi hakkında ne düşündüğünü biliyoruz Sezer'in?
Demokrasi ve hukuk devleti diye iki tılsımlı sözle kafa yapısını yeterince ortaya koydu mu cumhurbaşkanımız?
Netice-i kelam, kitleler boş hayallere kapılıp yeni bir umut peşinde kendinden geçseler bile, en azından okur yazarlar olarak uyanık olmak, hiç değilse biraz daha beklemek zorundayız.