9 Mayıs 2001
Türkiye, pek çok zaman olduğu gibi, yine kendi "iç" meseleleriyle meşgul. İç mesele bazan terör olur, bazan irtica olur, bazan da ekonomik kriz olur. İç meselelerimizin aslında "dış" mesele olduğunu kavrayamamaktan doğan bir körleşme içinde dışarıda olup bitenlere gözlerimizi kapatırız.
Bunları niye söylüyorum: Katolik dünyasının ruhani lideri Papa'nın gerçekleştirdiği "Ortadoğu gezisi"nin basınımızda hemen hiç akis bulamayışından duyduğum şaşkınlık ve üzüntüden dolayı...
Bir ikinci gezi de var. Küba lideri Fidel Kastro, Papa ile aynı dönemde Cezayir, İran ve Malezya duraklarından oluşan gezisini sürdürüyor. Basınımızdan bu geziye de ilgi yok. Oysa her iki gezinin "magazinel" yanının bile gözardı edilmesi gazetecilik mantığı bakımından da büyük kusur sayılmalı. Her ikisi de manşetlik değerde haberler çünkü
Diyeceksiniz ki, memleket batıyor, ekonomimiz çökmüş; onun için bu alanda bir yoğunlaşmadan daha doğal ne olabilir? Doğru ama, bunca "ekonomik yoğunluk arasında, Fenerbahçe-Galatasaray "derby"si birinci sayfalara, hatta sürmanşetlere çıkabiliyor. Fener'in galibiyetinden duyduğum memnuniyeti de mahfuz tutarak bu çelişkiyi ifade etmek isterim.
Girizgahı kısa keselim ve Papa'nın gezisine dönelim isterseniz.
Bugünkü Papa 2. Jean Paul, haleflerinden oldukça bariz biçimde farklı bir lider figürü. Karizmatik bir kişiliği ve uluslararası siyaset üzerinde Papalığın geleneksel nüfuzunu değerlendirme konusunda becerikli, diplomatik yetenekleri olan bir lider. Üstüne üstlük, uğradığı suikastın içyüzü hala aydınlığa kavuşamayan esrarengiz bir Papa.
Onun için, sözkonusu geziyi "dini içeriğiyle" açıklamak yetersiz olur.
Daha önce Roma'daki sinagogu ziyaret ederek "Bir sinagoga giren ilk Papa" olan 2. Jean Paul , Suriye'deki Emevi Camii'ni ziyaret ederek "Bir camiyi ziyaret eden ilk Papa" ünvanına da sahip oldu.
("Dinler arası diyalog" kavramını geliştiren ve Vatikan bünyesinde kurumsal hale getiren de bu Papa.)
Bunlar diplomatik girişimler ve temel amaç, Papalığın uluslararası dengeler üzerinde söz sahibi olduğu mesajının vurgulanması.
Papa'nın gezisinin ilk durağı olan Yunanistan'da karşılaştığı tablo da bunu teyit ediyor. Ortodoks Kilisesi Papa'nın ziyaretine karşı, hiç de misafirperverane olmayan, büyük bir kampanya yürüttü. Papazlar sokaklarda "Papa Go Home" yazılı pankartlarla yürüdüler. Yunanlı papazlar, Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasındaki farkların sadece dini olmadığını, sorunların kökünün tarihi, yani siyasi olduğunu özellikle vurguladılar.
DOĞU VE BATI KİLİSELERİNİN KAVGASI
Gerçekten de iki mezhep arasındaki fark siyasidir ve çatışmaları Roma İmparatorluğunun "Batı Roma" ve "Doğu Roma" olmak üzere ikiye ayrılmasıyla su yüzüne çıkan geleneksel siyasi çatışmanın uzantısıdır.
Sözgelimi, bugünlerde Balkanlar'da yaşananlar iki kilise arasında geçmişten beri devam eden nüfuz mücadelesinin yansımalarıdır. Bir taraf Sırpları, bir taraf Hırvatları destekleyerek Bosna'da yaşanan acıların sorumlusu olmuşlardır. Şimdi Makedonya'da yaşanan hadiselerin arkasında da bu iki kilisenin parmağı vardır.
Ancak, vurgulamak gerekiyor ki, hem Katolik kilisesi hem de Ortodoks kilisesi politik ilgilerini böylesi bölgesel sorunlarla sınırlı tutmuyor. Global -yani "ekümenik"- tasarımları var. Bir "dünya düzeni" peşindeler.
Papa'nın sözkonusu gezi kapsamında ziyaret ettiği Suriye'de verdiği mesajlar bunun kanıtı.
Papa, Suriye'nin başkenti Şam'da yaptığı konuşmada, uluslararası yasal ilkeleri uygulamanın zamanının geldiğini belirterek, toprağın güç kullanılarak elde edilmesinin yasaklanması, kişilere hür irade hakkının verilmesi, BM kararlarına ve Cenevre konvensiyonuna saygı gösterilmesi gerektiğini bildirdi.
Bu sözler, -tam da Amerika Birleşik Devletleri'nin barış görüşmelerine müdahil olmaktan vazgeçtiği bir dönemde- Papalığın bölgesel barışın tesisi konusunda ağırlığını koyacağının ve bu ağırlığın İsrail lehinde olmayacağının göstergesi.
2. Jean Paul'ün İsrail işgali altındaki Golan Tepelerine kadar gidişi de bu anlamda dikkate alınmalı.
Katolik Kilisesi, İslam dünyasıyla arasını düzeltme arayışında gibi görünüyor. Yunanlıların Kıbrıs konusunda açıklama yapması için bastırmalarına rağmen bu konuya değinmemesi de buna alamet sayılabilir.
Diğer yandan, Üçüncü Dünya tezinin sahiplerinden, Küba'nın efsanevi lideri Fidel Kastro'nun Papa ile aynı dönemde bir "eski dünya" gezisine çıktığına değinmiştik. Kastro Cezayir'e gitti, oradan İran'a geçti, daha sonra da Malezya'yı ziyaret edecek. Üçü de bölgelerinde lider pozisyonundaki İslam ülkeleri... Cezayir ve İran Avrupa ile iyi ilişkiler içinde. Malezya ise Avrupa ve Amerika arasında gidip geliyor.
Castro'nun gezisi G77'ler ve Bağlantısızlar hareketinin güçlendirilmesi bağlamında sunuluyor olsa da, Katolik dünyasının haşarı çocuğu olarak görülen ve bundan kısa bir süre önce Papalık'la barışan Küba liderinin bu ziyaretlerini Papa'nın gezisiyle paralel düşünmekten zarar gelmeyeceği açık.
MEDENİYETLER ÇATIŞMASI
ABD'li siyaset bilimci Samuel Huntington'ın birkaç yıl öncesine kadar kafaları meşgul eden meşhur "medeniyetler çatışması" teorisini hatırlamanın tam sırası.
(O tartışmaları unutan okuyucular için küçük bir hatırlatma: "Meşhur" Kissinger'ın "Soğuk Savaş sonrasının en önemli kitaplarından biri" diye nitelediği bu eser, ilk olarak, -daha önce burada birkaç defa sözünü ettiğimiz- CFR'nin yayın organı Foreign Affairs dergisinde yayımlanmıştı. S. P. Huntington'ın "Medeniyetler Çatışması" isimli eseri, dünyanın yakın gelecekte bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağını savunuyordu. "Medeniyetler arasındaki fay hatları, geleceğin muharebe hatlarını teşkil edecektir.")
Denebilir ki, Katolik kilisesi bu teoriye inanıyor ve kendisini çıkması muhtemel çatışmanın dışında tutmak istiyor.
İslam dünyasıyla gerçekleştirmeye çalıştığı diyalogu böyle okumak da mümkün. Ama, Ortodoks veya Budist-Konfüçyen dünya karşısında müttefik olarak yanına almak istediği biçiminde de yorumlanabilir.
Benim yorumumu sorarsanız, Vatikan, "medeniyetler çatışması" teorisini uluslar arası siyasetin temeli yapan "Yeni Dünya Düzeni"ne karşı alternatif bir "ekümenik egemenlik" sağlama peşinde.
Uluslararası siyaseti analiz ederken, ABD, Almanya, Rusya, Çin gibi aktörlerin belirleyiciliğini kabul ediyoruz, ama Vatikan'ı daha az önemli, kültürel, manevi bir unsur gibi görme eğilimindeyiz. Oysa Vatikan'ın siyasi gücü ihmal edilemeyecek kadar büyük.
Vatikan işte bu gerçeğin unutulmamasını istiyor ve bir yandan kendi gücünü göstermek üzere, diğer yandan Katolik kilisesi'nin motor gücünü oluşturacağı -muhtemelen "katolik" Almanya öncülüğündeki Avrupa'nın ağırlık kazanacağı- yeni bir düzen (Pax Romana) oluşturma hedefi doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor.
Papa 2. Jean Paul'ün gezisi bana bunları düşündürdü.