JÖNTÜRKLERE DEVAM
Çoktandır Jöntürklerden sözetmemiştik. Şimdi yeni bir vesile ortaya çıktı, yine jöntürk meselesine değineceğiz.
Belki görmüşsünüzdür, Hürriyet Gazetesinde BEN OLSAM diye bir sütun açıldı. Burada Hürriyet okurlarının memleketi kurtarmaya yönelik projelerini okuyoruz.
Buradaki "okur-yazar" görüşleri arasında memleketin idaresinin Almanlara ihale edilmesinden Türkiye'yi yakıp meseleyi toptan halletmeye kadar bir dizi orijinal proje efkarı umumiyeye sunuluyor.
İşte bunlardan bir seçki size:
"Bizlerin bir türlü başaramadığı yönetim için ileri bir ülkenin (A.B.D- Japonya) sömürgesi olarak yönetilmek. Belirli bir süre için. Tek çözüm. İsimsiz
Ülkeye para getirebilmek için karaparacılara çağrı yapardım. Gelin yurtdışındaki paraları getirin burda aklayalım. Murat Karakullukçu
Ormanlarımızdan başlardım. Ve ormanlarımız 20 kelime ile olmaz. Kemal Hotamış
Türkiye'yi Bayrak, Cumhuriyet ve Atatürk aynı kalmak şartıyla, gelişmiş bir ülkeye 25 veya 30 yıllığına yap-işlet modeli ile kiralarım. Ruşen Meriç"
Tam da bu noktada "statüko" ili ilişkimizi gözden geçirmenin gereği ortaya çıkıyor.
Türkiye'nin temel değerlerine mensubiyetleri ve bağlılıkları söz konusu olmadığı için millî bağımsızlığımızı ve dolayısıyla gelecekte "kendimiz kalarak" varolma hakkımızı gözden çıkaran "İkinci Jöntürk" hareketine karşı çıkarken, statükoyu mu savunuyoruz?
Elbette hayır. Çünkü statükoyu savunmak da kendimiz kalarak varolma hakkımızdan vaz geçmek manasına gelir.
Bugün Türkiye'nin ekonomi sistemi, eğitim sistemi, yargı sistemi ve idare sistemi, hasılı statüko büyük bir çöküş yaşıyor.
Sistemimizin topyekun bir revizyona ihtiyacı var. Eğitimimizi, yargımızı, ekonomimizi ve idari yapımızı revize edemezsek bu topraklar üzerinde egemenliğimizi, bağımsızlığımızı, hatta varlığımızı sürdüremeyiz.
Ekonomik entegrasyon adı altında Türkiye'nin tapusunun satışa çıkarılmasına, egemenlik hakkımızın kayıtsız şartsız başka güçlerin egemenliğine terkedilmesine, millî kültürün, yani benliğimizin silinip yokedilmesine karşı çıkanların bugünkü sistemin hangi bakımdan ve nasıl yenilenmesi gerektiği konusunda temel bir yaklaşımı ve rasyonel projeleri olması lazım.
Aksi takdirde, dışarıdan dayatılan değişim taleplerine karşı duruşumuzu statüko müdafaasına dönüştürmek gibi büyük bir hataya düşmek işten bile değil.
Değiştirilmeye direnmek ayrı, değişime direnmek ayrıdır.
Öte yandan, tarihten ibret almak gerekir diyoruz ya, bizim tarihimiz değişimlerle ilerleyen bir çevrimsel nitelik taşır. Hiçbir müessese kurulduğu günkü biçimiyle devam edemez, çevresinde meydana gelen değişimlere yani yeni şartlara uyum gösterme konusunda bir elastikiyete sahip değilse fazla yaşayamaz.
Örneğin Osmanlı sistemi 600 yıl boyunca bunu yaptı. Ama 600 yıl yeterince uzun bir zaman dilimi. Dünyanın tamamen başka bir dünya haline geldiği bir ortamda II. Mahmud'un, II. Abdülhamid'in, İttihatçıların yenileşme siyasetleri yeterli olmadı. Neticede, son bir çare olarak, Cumhuriyet projesiyle Anadolu topraklarına geri çekilerek işe yeni baştan başladık.
İslamcılar Sultan Abdülhamid'in yenileşmeci siyasetini, Kemalistler Atatürk'ün reformlarını bu minvalde okuyup değerlendirmeli.
Öyleyse, yenilenmekten korkmamalıyız. Değişmeye değil, değiştirilmeye karşı direnç göstermeliyiz.
Değişim konusunda "zayıf nokta"larımız olarak görülen yanlarımızdan işe başlamalıyız.
Uluslararası güçlerin hazırladığı Türkiye'nin etnik ve mezhebî ayrılıklar temelinde bölünmesi planlarına karşı Kürt meselesinde ve Alevi meselesinde hızlı adımlar atmamız gerekiyor. İster entegrasyon diyelim, ister asimilasyon diyelim, Türkiye nüfusunu yek vücut hale getirecek projeler hazırlanıp uygulanmalı.
Bir yandan Amerikan "NGO"larının, bir yandan Alman istihbarat birimlerinin yürüttüğü çalışmaları bertaraf edebilmek için bu faaliyetlerin karşısına kendi projelerimizle çıkabilmeliyiz.
Dış politikamızda revizyonun şart olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?
Hiç şüphesiz, "zayıf nokta"larımızın başında jöntürk zihniyetinin kontrolünde bulunan dış politikamız var. Ama bu ayrı bir yazı konusu.
Peşpeşe meydana gelen müessif "uçak kazaları" sonrasında medyamız CASA meselesine daldı. Bu uçakların alımı sırasında ortaya atılmış olan yolsuzluk iddiaları yeniden gündeme geldi. Anlaşılabilir bir infial ortamı içinde çeşitli tepkiler dile getiriliyor. Ancak, bu noktada soğukkanlılığımızı muhafaza ederek şu soruyu sormalıyız: 1996'dan bu yana, yani tam 11 yıldır sapasağlam çalışan bu uçaklar birden bire mi işe yaramaz hale geldi ve peşpeşe düşmeye başladılar?
İşin içinde başka işler olduğu belli. Bir defa bu hadiseleri "kaza" olarak görmek yanlış. Dolayısıyla birileri para kazanmak için işe yaramaz uçakların satın alınmasına ön ayak oldu iddiası, "kaza"yı kabullenmek anlamına gelir. İkincisi, uluslar arası silah ticaretinde dönen dolaplara karşı uyanık olmak mecburiyetimiz var. Acaba birileri,bu fırsattan istifadeyle, "CASA uçakları işe yaramıyor, size daha sağlamını verelim" teklifine mi hazırlanıyor?
.
22 Mayıs 2001
Bunlara bakarak, bizim "jöntürk" zihniyeti diye eleştirdiğimiz kafa yapısı epeyi derinlere kök salmış, diye düşünebilirsiniz. Ama belki şöyle de yorumlanabilir bu görüntü: Demek ki bu bakış açısı esasen avama mahsus.
Her neyse... Sonuçta, aydınıyla, cahiliyle, okuruyla, yazarıyla derin bir aşağılık kompleksinin içinde debelenen bir toplumla karşı karşıyayız. Öyleyse bir toplumu kişiliksiz, özgüvensiz, amaçsız, yani geleceksiz bırakmaktan başka bir anlam taşımayan bu zihniyeti ortadan kaldırmak için bu zihniyeti üreten bataklığı kurutmanın yollarını aramak ve bulmak zorundayız.
"STATÜKO"YU MU SAVUNUYORUZ?
ADDENDA