26 Ocak 2001
Diyarbakır'da gerçekleştirilen terörist saldırı yine kafaları karıştırdı. Geçen akşam bir tv programında konuşan genç bir hanım, "Ermeni soykırım yasa tasarısı ile gündemimizi değiştirmek istiyorlar, bizi asıl meselelerimizle uğraşmaktan alıkoymak istiyorlar" diyordu. Doğru bir tesbit. Bravo dedim içimden. Ancak, hanımefendi, konuşmasının devamında "Bizim gerçek meselemiz Hizbullahtır" deyince önceki doğru tesbit de güme gitti, diye düşündüm.
Aslında her iki saldırı da -yani soykırım yasası ile Hizbullah suikastı- aynı amaca hizmet etmiyor mu? Her ikisi de aynı mihraktan kaynaklanmıyor mu?
Bu konuda ayrıntılı bir analiz yapmadan önce, bir ayı aşkın bir süre önce kaleme aldığım ve Gerçek Hayat Dergisi'nde yayımlanan bir yazıdan alıntı yapacağım:
"Katılım Ortaklığı Belgesi'nin açıklanmasının ardından, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile son dönemlerdeki ilişkilerinde gözlemlenen zikzaklara bir yenisi daha eklenmiş bulunuyor.
Son bir yıl boyunca Türkiye'nin AB'ne üyeliği konusunda oldukça iyimser bir havaya kapılan Türk kamuoyu, bugün ortaya çıkan tablo karşısında şaşkın.
Aslında fazla şaşırmamak gerekiyor. Çünkü Türkiye-AB ilişkilerinin doğası böylesi çelişkili, "bir ileri iki geri" giden adımları zorunlu kılıyor.
Türkiye'nin gözünde AB üyeliği çağdaş standartları yakalamak için bir fırsat. AB için Türkiye jeostratejik konumu gereği elden kaçırılmaması gereken bir fırsat kapısı.
Ama ne Türkiye bağımsızlığını askıya almayı, bölgesindeki iddialarından vaz geçmeyi ve egemenlik haklarını tek yanlı olarak terketmeyi kabul edebilir; ne de Avrupa, kendisiyle aynı değerleri taşımayan ve "Birleşik Avrupa" projesinde yeri olmayan bir ortağı zorla benimseyebilir.
Ortada, tabiri caizse, ne ayrılmayı ne de birleşmeyi beceremeyen iki aşık var.
İlişkileri de doğal olarak inişli çıkışlı oluyor, sürekli zikzaklar çiziyor.
Bir de arabulucu kocakarı rol alıyor bu filmde.
ABD, bu iki nazlı sevgilinin arasını yapmaya çabalıyor.
Onun derdi de başka. Türkiye'nin Batı bloğuna eklemlenmesini kendi çıkarları açısından elzem görüyor. Ayrıca Avrupa Birliği'nin giderek bir siyasal birliğe dönüşmesini kendi açısından tehlike olarak değerlendiriyor ve "Birleşik Avrupa" projesini bozacak bir unsur olarak Türkiye'nin bu birliğe dahil edilmesini samimi olarak arzuluyor.
Neticede, Apo yakalanıp Türkiye'ye teslim edilerek, Bakû-Ceyhan'a ümit pompalanarak, Yunanistan'daki "şahin kanat" pasifize edilerek vs. vs... bölgede bir yumuşama sağlanıyor, Türkiye'nin önünü açık gösteren bir tablo sergilenerek AB'ye baskı uygulanıyor ve bir sene önceki iyimser hava oluşturuluyor. Bu ABD'nin hamlesi.
Sırada AB'nin hamlesi var. Onlar yeniden "Kürt kartı"nı oynayacaklar, Ermeni meselesini kaşıyacaklar, Yunanistan'da ABD yanlısı ekibi tasfiye edecekler, Kıbrıs'a çözüm dayatacaklar, Türkiye'de de içerideki elleriyle ortalığı karıştırmanın yolunu bulacaklar." (Gerçek Hayat, SAYI:6, 01/12/2000)
Son haftalarda -tetikçilerin DHKP-C veya Hizbullah olması önemli değil- polis hedeflerine yönelik saldırılar, Türkiye'nin içini karıştırmaya yönelik manipülasyonlar olarak değerlendirilmeli.
Elbette bizim "iç" meselelerimiz var. Ama bunların canımızı yakar hale gelmesi yabancı ellerin müdahalesi olmadan olacak bir iş değil.
Mesut Yılmaz, "AB üyeliğinin yolu Diyarbakır'dan geçer" demişti. Acıyla gördük ki doğru söylüyormuş.