22 Mayıs 2001
"Dış istihbarat çalışmalarının haberalma raporlarındaki bilgi nasıl elde edilir? Çoğu kez parayla tutulan ajanlarla. Seçilecek ajanlar, olayların gelişimini Örgütün istediği şekilde sağlayacak en yüksek kademedeki politikacılar, bilimadamları, iktisatçılar, ya da askerî önderlerdir. Seçilen kişi önderlik durumunda bulunduğu için, CIA'e ya da Amerikan hükümetine kendi ülkesinin resmî sırlarını vermeyecektir. Ama bazıları, Amerika'yla kendi ülkesinin çıkarlarının birbirlerine çok yakın, hatta aynı olduğuna ve CIA'in istediği bilgiyi sağlamakla ülkesi açısından herhangi bir kayba uğranmayacağına ikna edilebilir." (philip agee, cia günlüğü, türkçesi mine üner, e yayınları, 1975, sh. 66)
"Tanzimatçılar İslam kültürünü bilmiyorlardı. Çağın gereklerini karşılamak için Müslüman hukukunu, vakıf kurumunu ve medreseyi geliştirmeleri gerekirdi. Oysa tersine, Avrupaî ve Osmanlı kurumlarını yan yana yaşatarak ölümcül bir ikilik yarattılar. Genelde sadece biçim konularıyla ilgilendiler, özle değil. Kendi akıllarını karıştıran biçim ve sloganlar halktan hiç destek görmüyordu. Temsilî yönetim kurumlarını, onları kabul etmeye hazır olmayan bir topluma soktular. Padişahın mutlakiyetçiliğini yalnızca kendi mutlakiyetçiliklerini dayatmak için reddettiler." (Roderic H. Davison, Osmanlı İmparatorluğu'nda Reform 1856-1876, Papirüs Yayınları, 1997, 2. Cilt, sh. 181)
"Jöntürkler (...) kendi devirlerinde Avrupa'da tartışılmakta olan fikirlerin 'popülarize' edilmiş şekillerinin etkisinde kalmışlar ve büyük teorisyenlerle halk arasında aracı rolü oynayan ikinci derecede düşünürlerin görüşlerini kendi fikirlerine intikal ettirmişlerdir." (Şerif Mardin, Jöntürklerin Siyasi Fikirleri, İletişim Yayınları, 1989, sh. 24)
"Atatürkçülük (...) batılılara karşın batılılık olarak özetleyebileceğimiz bir akımın adı. Batılıları vatan topraklarından kovduktan sonra batılı gibi olmalı ki batı artık seni kendinden saysın; sömürülecek bir ülke gözüyle bakmasın sana."
(Murat Sarıca, Siyasî Düşünce Tarihi, Gerçek Yayınları, 1980, sh. 190)
JÖNTÜRKLERİN DÖNÜŞÜ
"Tarihte her şey iki kez tekrarlanır; ilkinde trajedi ikincide ise komedi olarak" demiş Marx. Bizim Batılılaşma tarihimiz de ikinci defa "jöntürk" akımını ortaya çıkarmış bulunuyor. Tabiatıyla bu ikinciler trajik olmaktan ziyade komik durumdalar. Hem efendilerinin karşısında, hem de kendi yurttaşlarının gözünde.
Esas itibarıyla aldıkları eğitimin neticesi olarak Batı kültürü karşısında tipik bir aşağılık kompleksinin etkisiyle şekillenmiş olan siyasî tavırları gerçekten de güldürü unsuru olmaktan öteye geçebilecek nitelikte değildir.
Başlıca vasıfları, yine aldıkları eğitimin sonucu olarak, tarih bilincine sahip olmamak ve hatta tarihe düşmanlık olan bu zevat için, -tıpkı sûfîlerin kendi fani varlıklarından sıyrılarak ilahî varlık içinde kaybolma arzuları gibi- her ne pahasına olursa olsun batı içinde erimek nihai amaçtır. Hem kültürel, hem ekonomik hem de siyasî anlamda.
"Her ne pahasına olursa olsun" yaklaşımına sahip olmaları, kendi ceplerinden harcama zarureti olmadığı içindir. Bu ekolün "işadamı" kisvesine bürünmüş olanları gerçekte batılı firmaların mümessilliğini yapmaktan öteye geçmiş değildir. Ya ithalatçıdır ya devlet müteahhididir. Sanayici gibi görüneni yabancı patentle iç pazara yönelik üretim yapar. Aydını, siyasetçisi, iktisatçısı... hepsinin işi aynıdır. Yabancı "firmaların" mümessilliği. Abdullah Cevdetler, Tevfik Fikretler vs. "Medeniyet öyle bir seyl-i huruşandır ki önünde durulamaz" falan gibi laflar ediyorlardı geçmişte. Şimdiki yeni jöntürklerin söyledikleri de bunların tıpa tıp aynısı. Amerika'ya kafa tutulamaz, Avrupa'nın siyasi standartlarını kabul etmezsek bizi bu coğrafyada yaşatmazlar... vs. vs.
Başımıza gelen sıkıntıların arkasında birtakım küresel projelerin olduğunu söylediğinizde size "komplocu" damgasını vuruyorlar bu jöntürk artıkları.
Türkiye'nin dünyaya kapalı kalmasının ne büyük bir felakete yol açacağına dikkat çekerek milli politikaları savunan kesimleri dışa kapalı bir ülke hayali kurmakla suçlayıp karalamaya çalışıyorlar.
Dışarıya kapalı bir Türkiye modelini önlerine ufuk olarak koymuş dar bir grup var varolmasına. Ama, "uluslararası komplo"ların farkına vararak buna karşı milli güçlerin birleşmesini ve ülkenin dinamiklerine müracaat edilmesini öneren kişiler Türkiye'nin toplam dış ticaretinin yarısından çoğunun AB ülkeleriyle olduğundan habersiz değiller.
Bölgemizin ortaya koyduğu zorunluklar ve günün şartları gereğince ABD ile askeri ve siyasal işbirliğimizin sürdürülmesi tercihinin alternatifler içinde ilk tercih olması gerektiğinin de farkındalar.
Ancak, jöntürklerin, "olan bitene akıl erdiremediği ve tahlil yeteneğini çalıştıramadığı için" komplo teorilerine meyletmekle suçladığı bu kesim, aslında "dünya sistemi"nin egemenleriyle "efendi köle ilişkisi" içinde olmaya karşı çıkıyor.
Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde ve ittifaklarında rasyonel gerekçelerin kriter olmasını savunanlar mı bu ülkeye yarar getirir, yoksa birtakım güç merkezleriyle midelerinden bağlantılı olan jöntürk akımının sözcüleri mi?
TUHAF BİR KOMBİNEZON
Batılı değerler sisteminin insanlığın ulaşabileceği nihai noktayı oluşturduğu inancından neşet eden batıcılık fikri taraftarlarının, kadim İslâm medeniyetinin değerler siteminin yeniden tesisini gaye edinmiş olması beklenen "İslâmcı"ları müttefik olarak yanı başlarında bulmaları ayrı bir güldürü unsuru olsa gerektir.
Böylesi tuhaf bir kombinezonun ortaya çıkması, İslamcı kesimin Türkiye'de gerçekleşen operasyonları, gerçek mahiyetiyle değil, kendilerine gösterildiği yanlış şekliyle değerlendirmesinden kaynaklanıyor.
Anlaşılamayan ve kasıtlı olarak yanlış bir şekilde yorumlanan gerçek şudur:
Son yıllarda peşpeşe gerçekleştirilen operasyonlar uluslar arası bir planın hazırlığı mahiyetindeydi. Susurluk ve 28 Şubat operasyonları Türkiye'deki millî güçleri etkisiz hale getirme amacına matuftu ve bu operasyonlar büyük çapta başarıya ulaştı. Meydana gelen bugünkü ortamda şimdi Derviş operasyonu kotarılıyor.
İslamcı entelijansiya Susurluk'un gerçek mahiyetini anlamadığı gibi, 28 Şubat'ı da tersinden okuma hatasına düştü.
Dayak yemekten kurtulmak için, kafasında patlayan sopayı elinde tutan güce sığınmak gibi bir hataya düştü. Sopayı tutan eli teşhis etmek için yeterli görüş menziline sahip olmadığından Atlantik ötesinden medet umma noktasına itilmesi zor olmadı. "AB üyeliğimiz gerçekleşirse ülkemizde insan hakları ihlalleri sona erer, düşünceye baskılar son bulur, din ve vicdan hürriyeti tesis olur" hayallerine kapıldı.
Ama, bir de, "hırsızın hiç mu suçu yok?" sorusunun sorulması gerekiyor.
"15 günde 15 yasa" şifresiyle Türkiye'nin tapusunun satılığa çıkarıldığı bir ortamda Milli Güvenlik Kurulu'nda "irtica ile mücadele"nin geldiği son durumda alınması gereken yeni önlemleri sıralayan bir rapor görüşülüyordu.
Bunu daha önce de yazmıştım, yeniden yazıyorum; "gerekirse bin kere daha" yeniden yazacağım:
Türkiye'yi yönetenlerin önceliği kendi yurttaşlarının inancıyla, kültürel kimliğiyle mücadele olursa, ülkenin birlik ve bağımsızlığının, milli çıkarlarının teminatı olan millet çoğunluğu da yabancı ve zararlı bir zihniyet iklimine sürüklenmiş olur. Millet çoğunluğunun temsilcileri, millet çoğunluğuna yön veren "kanaat önderleri" çıkarlar, Avrupa Birliği'ne üye olursak inançlar üzerindeki baskıların kalkacağını söylemeye, Amerika ile ilişkilerimizi biraz daha sıkılaştırırsak insan haklarının ve demokrasinin sağlamlaşacağını savunmaya başlarlar. Millet çoğunluğu "millî" olmayan siyasetlerin yanında saf tutar.
Biz de sorarız: "Acaba bütün bu yapılan işler bu sonucu sağlamak için mi?" diye.
ÇÖZÜM NEREDE?
Meselelerimizin çözüm yerini ararken yapılan yanlışlar geleceğimizi ipotek altına sokabilecek kadar tehlikeli, vahim sonuçlar doğurabilir.
Öyleyse, çözümü hangi adreste bulacağız?
Çözüm siyasetten çok, siyaset üreten zihinsel iklimlerin üretilmesinde.
Çok beylik bir laf olacak ama, aydınlarımızın, sanatçılarımızın, bilim adamlarımızın "kendine gelmesi"nde.
Bir medeniyet projesini kendi ülkemizde bir ufuk olarak ortaya koyabilmemizde.
Yoksa jöntürk kafasıyla ulaşabileceğimiz bir yer yok.
Ülkemiz ve milletimiz bir dönemeç noktasında. Tarihteki yerimizi belirlemek üzere stratejik bir karar alma sürecindeyiz. Ya Türkiye'de bütün kesimler, milli çıkarlar doğrultusunda bir araya gelerek güç birliği edecekler ve varolacağız, ya da başka değer sitemlerinde kendi çıkarlarımıza elverişli "fırsat kapıları" bulma hülyası içinde yok olup gideceğiz.
"İstiklal Marşı" şairimiz Mehmet Akif diyor ki:
"Geçmişten adam hisse kaparmış. Ne masal şey!
Beşbin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar.
Hiç, ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?"