Şimdiye kadar sürdürdüğümüz politik tutumun "negatifine" yöneliyoruzApo'nun canını niçin bağışladık?
Vatan evlatları niçin can verdi?
Geçen haftaki yazımızda ("Devlet karar verdi: Sistem değişiyor!", Gerçek Hayat, 9 Ağustos 2002") özetle "Siyasette, bürokraside, medyada... 'yenilenme' sürecine uyum sağlayabilecek kadrolar işbaşında olacak" demiştik.
Bu doğrultudaki gelişmelerin birbiri ardınca sökün ettiği görülüyor. Şüphe yok: Sistem değişiyor, yenileniyor. Burada soru(n) devletin bu kararı niçin verdiği olabilir.
Düne kadar, her şeyden fazla bölünmekten korkan ve bu uğurda birçok sıkıntıyı göğüslemek zorunda kalan devletin aldığı kararlara bakın: Kürtçe eğitim serbest oluyor, (Apo için) idam cezası kalkıyor, azınlık vakıflarına malvarlığı edinme hakkı veriliyor vs...
Özellikle Apo'nun canının bağışlanması devlet politikalarının tutarlılığının sorgulanmasına yol açtı.
Bebek katili... Terörist başı... 30,000 vatandaşımızın kanını taşıyan cani... dış güçlerin maşası... PKK lideri Abdullah Öcalan, Türkiye'ye getirildikten sonra mahkeme huzuruna çıkarılarak -beklendiği gibi- idam cezasına çarptırılmış, ama Avrupa ve Amerika'nın baskıları yüzünden cezası infaz edilememişti.
Apo bugün, çarptırıldığı idam cezasının uygulanması bir yana, hapisten ne zaman çıkacağının hesaplarını yapıyor. Hatta dünün "terörist başı" bugün artık siyasi hayata girme planları içinde.
Çünkü, şimdi TBMM, yani milletin vekilleri, Avrupa Birliği ile uyum adına, Apo'nun idam edilmesinin yolunu tamamen kapatan bir yasaya imza atmış bulunuyor.
Yapılanlar bununla da bitmiyor: Apo'nun uğrunda mücadele verdiği siyasal ve "kültürel" talepler de milletin vekilleri tarafından -yine Avrupa Birliği ile uyum adına- kabul edilmiş bulunuyor.
Bugün Apo'nun kaç yıl sonra hapisten çıkacağı, hangi ilden milletvekili adayı olacağı konuşulabiliyor.
Çünkü... Apo'yu yakaladığı için partisi seçimlerde beklenmedik bir başarı kazanarak ahir ömründe başbakan yapılan Ecevit ve Apo'yu asma vaadiyle oy toplayan MHP lideri Bahçeli başta olmak üzere hiç kimse Avrupa'nın iradesine karşı çıkamıyor...
Böyle olunca, vatanın birliği ve devletin bekası için gerçekleştirildiği söylenen mücadele sırasında evlatlarını şehit veren acılı aileler başta olmak üzere bütün millet şu soruyu soruyor: Madem ki gelinecek yer burasıydı, bunca vatan evladı boşuna mı öldü?
Madem, Apo'nun talepleri devlet eliyle karşılanacaktı, bu vatanın evlatları ne diye öldü?
DEVLETİN BEKASI UĞRUNA
Aslında yapılmaya çalışılan yapısal düzenlemeler devletin varlığını koruması için sürdürülegelen mücadelede bir strateji değişikliği anlamına geliyor. Mevcut stratejilerle devletin bütünlüğünü, bağımsızlığını yani varlığını muhafaza etmenin gitgide güçleştiğini gören seçkinler böylesi bir strateji değişikliğine evet dediler.Yönetici elitler yıllardır uygulana gelen genel stratejinin işe yaramadığını görmüşlerdi; yeni bir yol, yeni bir yöntem, yeni bir strateji bulunmalıydı.
Yeni strateji fazla da vakit harcanmadan bulundu. Batılı dostlarımızın bize -doğrudan veya içerideki temsilcileri aracılığıyla- önerdikleri yolu denemeye karar verdik.
Bugüne kadar uyguladığımız ve sonuçta işe yaramadığını gördüğümüz "ana strateji" neydi peki? Önce bu stratejiyi belirleyen bakış açısını, genel yaklaşımı özetleyelim: Dünyanın yegane üstün maddi gücü durumundaki Batı dünyası bizi yok edebilir. Vaktiyle gerçekleştirdiğimiz Kurtuluş Savaşı ile kendimizi bu akıbetten zor kurtardık. Bundan sonra batının düşmanlığını üzerimize çekmememiz gerekiyor. Bunun için batı dünyasıyla, batı sistemiyle aramızı hoş tutmanın çaresini bulalım; bunun için ne gerekiyorsa yapalım, devletin varlığı uğruna başka konularda taviz vermekten kaçınmayalım.
İşte bu yaklaşımın belirlediği strateji şu şekilde formüle edilebilir:
Batılılara şirin görünmek için -istemeyerek de olsa- kendi kimlik özelliklerimizi budamak; buna rağmen bizi düşman saymaktan vazgeçmeyen batının ülkeyi bölme yolundaki çabaları karşısında kendi vatandaşlarımızı baskı altında tutarak bölünmeyi önlemeye çalışmak. Batıyı hoşnut etmek uğruna, gerekiyorsa, kendi insanlarımızın bir bölümünü "iç düşman" kategorisine sokmak, onlarla mücadele etmek. Bu stratejinin temel unsuru, batıyı kaygılandırmamak adına devletin kendi içine kapanması, kendi içinden başka derdi olmadığı görüntüsünü vermeye çalışmasıdır.
Geldiğimiz noktada, artık batının elleri içimize o kadar fazla uzanır oldu ki, bu stratejiyi uygulayamaz hale geldik. Bize düşmanlık etmesi gerekenler dost kılığında karşımıza çıktı, dostluklarını beklediklerimiz düşman olarak karşımıza dikildi. Bahsettiğimiz genel strateji uygulanamaz hale geldi.
Dolayısıyla, devletin bekasını sağlamak yolunda yeni bir yöntem seçmek zaruretiyle karşı karşıya bırakıldık.
Cumhuriyet'in kurulduğu yıllardan bu yana kararlılıkla sürdürdüğümüz politik tutumun negatifine yönelmek durumunda kaldık.
Uzunca bir zaman önce ekonomik yapının revizyonu ile başlayan "dışa bağımlılık" süreci, şimdi bir anlyamda yönetim sisteminin yeniden yapılandırılmasıyla sürüyor. Hiç kuşku yok ki, "içişleri" alanındaki makas değişimi "dışişleri" alanında da kendisini gösterecek.
Kürtlerin bir etnik azınlık olarak tanınmaları manasına gelen düzenlemeler, Kıbrıs ve Kuzey Irak politikalarının da yeni baştan biçimlendirilmesiyle sonuçlanacak strateji değişikliğinin habercisidir.
ŞİMDİKİ POLİTİKALARIN NEGATİFİNE YÖNELECEĞİZ
Gelelim, baştan sorduğumuz soruya:Devlet bu noktaya gelmeden önce, yani 30,000 vatandaşımızın hayatına, 100 milyar dolarlık maddi kayba, yönetim yapısının ciddi biçimde zedelenmesine, sosyal bünyenin hasarına yol açmış olan büyük badireden önce böylesi bir strateji değişikliğine yönelemez miydi?
Madem varacağımız nokta burasıydı, işlemesi imkansız olduğu aşikar olan bir hatalı stratejiye bağlanıp kalmanın anlamı neydi?
Bu sorunun cevabını bir başka soru ile verebiliriz:
Bu kadar radikal bir karar alabilen, bu kadar keskin bir virajı dönmeyi göze alabilen, bu cesareti gösterebilen bir devlet, başka yönlere doğru radikal tutum değişiklikleri de yapabilir mi?
Ne yazık ki hayır.
Çünkü, hem Türkiye'nin düşmanları buna izin vermeme kararlılığı içindeler, hem de Türkiye'nin yönetiminde söz sahibi olan kesimler batı sistemini rahatsız edecek alternatiflere -en azından "psikolojik" olarak- açık değiller.
Bahsi geçen "ana strateji"nin dışında yegane alternatifin Türkiye'nin İslamlaşması olduğu bilindiğinden, biraz da bu ihtimali önleme kaygısıyla ve eski korumacı stratejinin "batıya alenen düşmanlık etmemek" biçimindeki ana konseptine sadık kalmak şartıyla bir revizyon gerçekleştirildiği anlaşılıyor.
Zaten, "temel" itibarıyla, değişen fazla bir şey de yok.
Bundan sonra, şimdiye kadar sürdürdüğümüz politik tutumun negatifine yöneleceğiz.
Yani, "yat yat uyu" yerine "uyu uyu yat" diyeceğiz bundan sonra.
Bugüne kadar, başarı şansı olmadığını bile bile hatalı bir stratejiye bağlı kalmakta ısrar edenler şimdi aynı elbiseyi ters yüz ederek millete giydirmeyi deneyecekler.
Tabii, "devletin bekası" adına...
Apo'yu teslim almak hata mıydı?
Aslında, vaktiyle Apo'nun Türkiye'ye teslim edilmesi bizim yararımıza mıdır, aleyhimize midir, bunun da değerlendirmesini doğru düzgün yapamamıştık. PKK ile mücadelede belirli bir başarıya ulaştığımız ve bu yüzden örgütün -ve destekçilerinin- çıkış yolu aradığı, bunun için taktik ve strateji değişikliğine gittiği bir sırada, Suriye'den kovulan Apo'yu teslim almak belki de Türkiye'nin çıkarına değildi. Zira, hangi şartlarla bize teslim edildiği ortadaydı. Apo'nun siyasallaştırılması projesi devredeydi. Bu biliniyordu. Buna rağmen, ABD'nin isteklerine boyun eğdik ve bugünkü süreci başlatan düğmeye basmış olduk. Şimdi de Avrupa'nın isteklerine evet diyerek içine itildiğimiz süreci benimsediğimizi dosta, düşmana ilan etmiş oluyoruz.
Gerçek Hayat, 16 Ağustos 2002
İBRAHİM KİRAS [email protected]
Ana Sayfa'ya dönmek için tıklayın | Şehir Işıkları Tasarım Grubu -Mayıs 2001