11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin başlattığı Afganistan harekatının jeopolitik temelleriAfganistan jeopolitiği nerede,
Türkiye'nin çıkarları nerede?
Amerika'ya karşı gerçekleştirilen saldırının gerçek faillerinin kimliği halen tartışma konusu olmaya devam ededursun, ABD yönetimi, ortaya çıkan durumu kendi milli menfaatleri yönünde değerlendirmek amacıyla harekete geçmiş bulunuyor. Kissinger'ın "Kanıt arama, hemen saldır" tavsiyesine uygun davranacağı anlaşılan Bush yönetimi, öteden beri gözüne kestirdiği Afganistan topraklarına yönelik bir harekâta hazırlanıyor. Belli ki, ABD yönetimi New York ve Washington'da gerçekleştirilen saldırıların Bin Ladin veya Taliban'la irtibatlı olup olmadığını umursamıyor. Onun yerine, ortaya çıkan fırsatı değerlendirerek stratejik hedeflerine uygun bir harekata girişmek için, "dünyanın baş belası" olarak takdim ettiği bu unsurları bahane olarak kullanmayı yeğ tutuyor.
Sözkonusu saldırının gerçek faillerini aramak veya suçlanan kişilerin olayla bağlantısını ortaya çıkartacak delilleri araştırmak yerine, hemen Afganistan'ın hedef olarak sunulması ve yapılacak saldırı için dünya kamuoyu nezdinde meşruiyet sağlayacak propaganda çalışmalarına hız verilmesi niçin? Bu soruya cevaben ilk akla gelen elbette Afganistan topraklarının jeostratejik özellikleri.
Jeoekonomik stratejiler açısından
Biliyoruz ki, Orta Asya petrollerinin dünya pazarlarına ulaştırılması konusunda birkaç alternatif mevcut.
Bunlardan biri Rusya üzerinden ve Türk boğazları kullanılarak denizyoluyla Avrupa'ya ulaştırılması seçeneği. Bu seçenek belli ölçülerde hayata geçirilmiş sayılır. Ama bunun yegâne yol olması Rusya'yı gereğinden fazla güçlü bir konuma getireceği için istenmiyor. İkinci seçenek şu meşhur Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı. Bu hatla ilgili gelişmeler ve bunlara yönelik tartışmalar malumunuz olsa gerektir. Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı projesi gerçekleştiği takdirde Türkiye'nin bölgesinde önemli bir güç kazanması bekleniyor. ABD yönetimi stratejik bakımdan bu projeyi desteklediğini ifade ediyor, ama bu hatta bugüne kadar neredeyse bir çivi bile çakılmış değil. (Şu anda henüz "detay mühendislik" çalışmalarına başlandı.) Özellikle bugünkü Beyaz Saray yönetimini etkileme durumunda bulunan büyük petrol tröstleri ise, bu projeyi ekonomik bakımdan uygun bulmadıklarını ifade ediyorlar. Projenin sürüncemede kalmasının sebebi olarak petrolcülerin bu yöndeki muhalefeti gösteriliyor.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra keşfedilen Orta Asya petrollerinin dünya pazarlarına ulaştırılması konusunda üçüncü bir seçenek daha var. O da Afganistan-Pakistan güzergâhı üzerinden Hind Okyanusu'na ulaştırılması. "En ekonomik" yolun burası olduğu söyleniyor, ama Afgan toprakları üzerinde siyasi istikrarın bulunmayışı ve dolayısıyla yol emniyetinin mevcut olmaması sebebiyle bu alternatif dışarıda tutuluyordu. Esasen, ABD'nin Afganistan'da Tâliban yönetimini desteklemesinin gerekçesi olarak petrol hattı üzerinde istikrarlı bir yönetime duyulan ihtiyaç gösteriliyordu. ABD, Tâliban'ın bu hat üzerinde istikrarlı bir politik yapı oluşturmasını ve bilahare petrol boru hattına -tabii ki belirli bir ücret karşılığında- bekçilik yapmasını bekliyordu. Taliban yönetimi kendisinden beklenen "dirayeti" göstermedi, "kontrol altında" tutulamadı. Kim bilir, kontrolden çıkmasında Pakistan'ın ABD politikalarıyla ters düşmesinin de etkisi vardır.
Netice itibarıyla, ABD ordusunun Afganistan'a gerçekleştireceği harekâtın asıl hedefi, Bin Ladin'in yakalanması veya Tâliban'ın cezalandırılması değil, jeoekonomik açıdan büyük önem taşıyan bu toprakların kontrol altına alınmasıdır.
( Nasıl ki Bakü-Ceyhan hattının güvenliğini tehdit eden PKK terörü, müttefikimiz ABD'nin üstün yardımlarıyla bertaraf edilerek bu hattın gerçekleşmesi yolunda önemli bir mesafe alınmışsa, Afganistan'da da aynı şeyin yapılması icabediyor. Ancak, Afgan topraklarında siyasi istikrarın sağlanması, ne yazık ki, Türkiye'nin stratejik çıkarlarına aykırı. Çünkü bu durum Bakü-Ceyhan alternatifinin bütünüyle gözden çıkarılması anlamına gelecektir. Buna da dikkat edilmesi gerekiyor.)
Askeri strateji ve jeopolitik hakimiyet teorileri açısından
Diğer yandan, ABD'nin Afganistan'ı hedef alan muhtemel saldırı girişimini, askerî strateji ve jeopolitik hakimiyet teorileri açısından da değerlendirmek gerekir.
Çünkü, Afgan topraklarının önemini yalnızca petrol kaynaklarına ve enerji nakil yollarına hakim bir coğrafyaya sahip olmasına bağlayan stratejik analizlerin eksik kalacağı ortada.
Afganistan'ın merkezî bir noktasında yeraldığı, hatta "giriş kapısı" olarak değerlendirildiği Avrasya Coğrafyası'nın, özellikle ABD'nin jeopolitik hakimiyet stratejileri açısından çok büyük önemi olduğu biliniyor. ABD dış politikasında ağırlığı olan Kissinger veya Brzezinski gibi isimler, Avrasya'nın ABD'nin küresel çıkarları açısından ne kadar önemli bir anlam taşıdığını açıklıkla ifade ediyorlar.
Geçmişte, Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan ve Carter Doktrini'nin müellifi olarak bilinen Brzezinski "Avrasya'ya hükmedecek gücün Amerika'nın küresel hakimiyetini sona erdireceği" tezini -yani endişesini- açık açık ve yüksek sesle ifade etmekten çekinmiyor. "Büyük Satranç Tahtası" (The Great Chessboard) isimli eserinde bu tezi enine boyuna işliyor, Avrasya'ya yönelik Amerikan stratejilerinin değerlendirmesini yapıyor.
Brzezinski'nin -ve benzer başka Amerikalı stratejistlerin, hatta dış politika yetkililerinin- bu yöndeki görüşleri esas olarak Jeopolitik biliminin babalarından sayılan Sir Harold Mackinder'in Kara Hakimiyeti teorisine dayanır.
Mackinder 1904'te Kraliyet Coğrafya Derneği'nde sunduğu "Geographical Pivot of History" (Tarihin Coğrafî Ekseni) başlıklı ünlü bildirisinde Avrasya'nın "merkez saha"sına hakim olan gücün Dünya Anakıtasına; Dünya Anakıtasına hakim olan gücün ise dünyaya hükmedeceği tezini savunur.
Dünya Anakıtası veya "Dünya Adası" derken Asya, Avrupa ve Afrika'dan ibaret olan eski dünyayı kasteden Mackinder, Avrasya'nın "Merkez Saha"sı (Heartland) olarak adlandırdığı bölgeyi de Doğu Avrupa, Sibirya ve Orta Asya olarak belirlemiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından teorisinde küçük bir tadilat gerçekleştirerek bu sahaya Karadeniz bölgesini ve bu arada Anadolu'yu da dahil ettiğini ilave edelim.
[Mackinder'in "Merkez Saha" olarak tanımladığı bölgenin o tarihte -ve bu tarihte de- çoğunlukla Rusya'nın kontrolündeki coğrafya olduğu ortada. İngiliz İmparatorluğunun denizaşırı sömürgelerine dayanarak gerçekleştirdiği sanayi hamlesine rağmen Rusya karşısında bariz bir askeri üstünlük tesis edememiş olmasını Mackinder, bu ülkenin Sibirya, Uzakdoğu, Kafkaslar ve Orta Asya'ya yayılmasına bağlar. Kara gücünün deniz gücüne üstünlüğü ortadadır. Üzerinde bulunduğu coğrafyanın avantajlarını iyi değerlendirdiği için, Moğol İmparatorluğunun yerine çağımızda Rusya'nın geçtiğini öne süren İngiliz coğrafyacı, "Almanya'nın Avrupa'daki merkezî stratejik mevkiini Rusya bütün dünya içinde işgal ediyor" demektedir. Böyle bakıldığında, Rusya'nın dünya hakimiyetini ele geçirme yolunda önünde pek fazla engel yok gibidir. Mackinder buna karşı, Rusya'nın Merkez Saha'nın batı bölümüyle (yani Almanya ile) her ne şekilde olursa olsun birleşmesinin önlenmesini; ayrıca sıcak denizlerle irtibat kurmaya yönelik hamlelerinin engellenmesini ve karaya kıstırılmasını önermektedir.]
Amerikan dış politika vizyonu
Merkez sahanın çevresinde, Batı Avrupa'dan Avrasya'nın güney kısımları boyunca Kore'ye kadar uzanan geniş kavis üzerindeki saha "İç Hilal"i (Rimland) oluşturur. Almanya, Ortadoğu ülkeleri, İran, Afganistan, Hindistan ve Çin bu "İç Hilal"in üzerinde yer alır. Britanya, Afrika, Japonya, Avustralya, Amerika vs. ise "Dış Hilal"i oluşturmaktadırlar.
Mackinder'in teorisi özellikle Hitler Almanyası'nda ilgiyle karşılanmış; "Lebensraum" (Hayat Sahası) kavramını geliştiren jeopolitikçi olarak tanınan, Nazi yönetiminin akıl hocalarından Karl Haushofer bu teoriyi Alman askeri stratejisine dayanak olarak kullanmıştır.
Bir İngiliz olarak, İngiltere'nin stratejik çıkarlarını gözeten Mackinder, Almanya ile Rusya'nın ittifak kurmalarının önlenmesini bir temel politika olarak öneriyordu. Bu durumda merkez sahaya hakim duruma geçecek böyle bir büyük gücün dünya hakimiyeti önünde pek fazla engel kalmayacaktır. İşte Nazi jeopolitikçileri bunun için Almanya-Rusya ittifakını şiddetle savunmaktaydılar.
Alman ordularının Avrupa'yı bütünüyle dize getirdiği bir dönemde Hitler'in Rusya'ya saldırması işte bunun için İngilizleri ferahlatan bir gelişme oldu. Haushofer -ve onun görüşlerini hararetle benimseyen Nazi ordusu komutanları- ise bunu "sonun başlangıcı" olarak değerlendirip derin bir yeise kapılmışlardı. Hitler'in bu stratejik hatasının savaşın kaybedilmesinde en büyük etmen olduğu daha sonra anlaşılacaktı.
İkinci Dünya Savaşı'nın neticesi, aynı zamanda Mackinder'ın görüşlerinin doğruluğunu destekleyen bir veri olarak değerlendirilmiştir.
Ancak, ABD'li jeopolitikçi N. J. Spykman, Mackinder'ın teorisini biraz değiştirerek biçimlendirdiği Kenar Kuşak (İç Hilal, Rimland) teorisinde, Dünya Adasına egemen olmak için merkez bölgeye değil, merkez bölgesini çeviren kuşağa, yani Batı Avrupa'dan başlayıp Kore'ye kadar uzanan "İç Hilal"e egemen olmak gerektiğini savunur.
ABD'nin bugünkü jeopolitik anlayışını belirleyen bu iki teoridir. Zaten her iki teori de kara hakimiyetini esas aldığı için bakış açılarında temelde bir farklılık sözkonusu değildir. (Gerçi Amerika'da, Lyndon Larouche gibi, Mackinder'a "şarlatan" diyenler de var; ama bunlar zaten ABD'nin mevcut politikalarına temelden karşı olan "marjinal" bir tutumun sözcüleri. Onun için ABD'nin dış politikasındaki temel yaklaşımları bu tür marjinal unsurları değerlendirme dışı tutarak ele almak durumundayız.)
American Diplomacy dergisinin Kış 2000 sayısının kapağında Francis P. Sempa'nın şu sözlerine yer verilmişti: "Nasıl bir özgül güç dizilişi ortaya çıkarsa çıksın, ABD dış politikası Mackinder'ın vizyonu tarafından biçimlendirilmeye devam edecektir."
Afganistan kilit nokta
Bugün, ABD saldırısına hedef durumunda bulunan Afganistan, işte bu coğrafyanın en önemli kilit noktasını oluşturuyor.
Tarih boyunca dünya hakimiyeti hedefine yönelen büyük güçlerin hemen hepsi Afgan topraklarını aşmak konusunda zorluklarla karşılaşmışlar, büyük kara ordularına geçit vermeyen bu toprakların stratejik önemi jeopolitik yaklaşımlarda dikkate alınan bir realite olmuştur.
Afganistan coğrafyasına hakim olan bir büyük gücün, bir taraftan Orta Asya'yı, diğer taraftan Hind yarımadasını ve dolayısıyla denize açılan yolları kontrol edebilme şansına sahip olacağı muhakkaktır.
Mackinder'ın ve Spykman'ın Kara Hakimiyeti teorilerine göre belirlenmiş olan Amerikan dış politikası, "İç Hilal"in kontrolüne büyük önem vermiş, buna karşılık ABD'nin bu bölgedeki hakimiyetine son vererek güçlü rakibini Avrasya coğrafyasından tasfiye etmeyi hedefleyen Rusya, bu amaçla Afganistan'ı işgale girişmiştir. Bu işgal başarıya ulaşmış olsaydı, Rusya geleneksel "sıcak denizlere inme" hedefine de önemli ölçüde yaklaşmış olacaktı. ABD ise, Avrasya'daki varlığını sona erdirecek bu girişim karşısında -hem Pakistan aracılığıyla hem de doğrudan- Rus işgaline karşı direnen Mücahitler'e büyük yardım ve destek vermiştir.
Yazının başında ifade ettiğimiz gibi, Pakistan'ın desteğiyle iktidarı ele geçiren ve ABD'nin Pakistan aracılığıyla kontrol ettiği Taliban yönetimi, muhtemelen Pakistan'ın ABD politikalarıyla ters düşmesinin de etkisi sonucunda kontrolden çıkınca Afganistan bu sefer ABD'nin hedefi haline gelmiş oldu.
Bugünkü savaş hazırlığının temelinde bu var.
Rusya'nın tutumu belirleyici faktör
Mackinder'in Kara Hakimiyeti teorisini temel alan Brzezinski, Avrasya'ya -ve dolayısıyla dünyaya- hakim olmak için, temelde bir deniz gücü olan ABD'nin bir kara gücüyle ittifakının şart olduğunu belirtir. Bu kara gücü okyanus bağlantısı da olan ve Orta Asya'yı kontrol edebilme imkanına sahip olan Çin olabilir. Çin her geçen gün büyüyen ekonomisi ve güçlü ordusuyla geleceğin süper gücü olmaya aday bir ülke. Ancak, Çin'in ABD ile ilişkileri başından beri iniş çıkışlı bir seyir izliyor. Clinton döneminde belirli bir seviyeye getirilen ilişkiler yine aynı dönemde Kosova krizi sırasında kopma noktasına geldi. Bush yönetiminin ise bu yönde bir adımına şahit olmuş değiliz.
Üstelik, Çin'in öncülüğünde ortaya çıkan "Pekin Altılısı" girişimi temelde ABD hegemonyasına karşı bir tehdit olarak anlaşılıyor. Onun için ABD'nin ittifak yapacağı güç, -en azından şimdilik- Çin olamaz gibi görünüyor.
Rusya'nın "Pekin Altılısı"na dahil olması ise meydanı Çin'e bırakmama endişesinden kaynaklanıyor olmalı.
Hali hazırda "Merkez Saha"ya hükmetmekte olan Rusya'nın ittifak seçenekleri çok fazla. Doğu Avrupa'yı kontrol eden Almanya önderliğindeki Birleşik Avrupa bunlardan ilki. Pekin Altılısı formülü ile Çin ittifakı da mümkün elbette. Ama Rusya ve Çin arasındaki -tarihî kökleri olan- çelişkiler hâlâ giderilebilmiş değil ve yakın vadede giderilmesi de çok zor. (Tarih ve coğrafya bazı ülkeleri birbirine düşman-rakip yapar. Bunun ortadan kaldırılması zordur.) İki güç arasındaki çelişkinin kaynağında Orta Asya konusunda çatışan emeller yer alıyor. Ayrıca, her ikisi de Batı teknolojisi ve sermayesine muhtaç durumda olan Rusya ve Çin'in bu aşamada dünyadan izole olmalarına yolaçacak bir politik ittifaka girmeleri akıllıca olmaz.
Rusya'nın ittifaka yönelebileceği diğer bir güç ise soğuk savaş dönemindeki rakibi ABD. Mackinder'ın "merkez saha" dediği bölge üzerinde hükümran olan Rusya, ABD bakımından birinci öncelikli partner adayı durumunda. Bu ülkenin Almanya veya Çin ile ittifak kurmasının engellenmesi bile ABD bakımından büyük kazanım anlamı taşıyacaktır. Rusya ise, mevcut en büyük siyasi, ekonomik ve askeri güç durumunda bulunan eski düşmanı ile ittifak seçeneğini diğer seçeneklerin önünde değerlendiriyor olmalı. Bir büyük kara gücü ile bir büyük deniz gücünün ittifakı her iki tarafa da önemli avantajlar getirecektir.
ABD'nin Afganistan'a yönelik saldırı hazırlığında Rusya'nın sağlamayı vaat ettiği ve görüldüğü kadarıyla sağlamış bulunduğu destek bu yöndeki stratejik bir ortaklığın habercisi gibi anlaşılabilir. Bilindiği gibi, ABD ordusunun Afganistan'a karşı gerçekleştireceği harekatta Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan topraklarını üs olarak kullanacağı açıklandı. Bu üç ülke, her ne kadar Sovyet İmparatorluğunun dağılmasının ardından bağımsızlıklarını kazanmış sayılıyor olsalar da, gerçekte Rus kontrolü altında oldukları bilinen bir gerçek. Bu durumda, ABD'nin bölgede gerçekleştireceği -stratejik önemini anlatmaya çalıştığımız- bu büyük harekata Rusya'nın böylesine büyük bir destek sağlaması, geleceğe yönelik ciddi bir stratejik ittifakın ilk adımı olarak değerlendirilebilir.
Türkiye'nin tutumu nasıl olmalı?
Bütün bu stratejik değerlendirmelerin Türkiye'nin izleyeceği dış politikada karşılığı ne olabilir? Bizim cevabını arayacağımız asıl soru bu olmalı.
Her şeyden önce dünya sisteminin İslam'ı ve Müslümanları düşman olarak hedefe yerleştirdiğinin açıkça ifade edildiği ve Batının kültürel genlerinde mahfuz bulunan Haçlı ruhunun hortladığı bir politik ortam söz konusu. Bush'un "Haçlı seferi" gafı, Berlusconi'nin düşmanca sözleri bunun ifadesi.
Ancak, İslam'ın savunması, İslam medeniyet değerlerinin cazibe merkezi olmasını sağlayarak olmalı. Değerlerin yarıştığı bugünkü dünyada insanlığa nasıl bir insan modeli, nasıl bir toplum anlayışı, nasıl bir değerler sistemi sunduğunuz, ekonomik veya askeri gücünüzden daha fazla önem taşıyacak.
Mevzi çatışmaların önlenmesi ve muhtemel bir sıcak savaşın mümkün olduğunca ertelenmesi İslam dünyasının yararınadır.
Türkiye açısından ise, bir "haçlı seferi" görünümündeki savaşta hangi safta -olduğunun değil- görüldüğünün hayati derecede önemi var.
ABD'nin en sadık müttefiki Suudi Arabistan'ın bile destek vermekten imtina ettiği bu haçlı seferi görünümlü harekâta Türkiye'nin sağlayacağı destek ve yardım, İslam dünyasında, geçmişte Cezayir konusundaki yanlış tutumun yol açtığı soğukluk veya yakın zamanlarda İsrail'le sağlanan yakınlaşmanın getirdiği kuşkular düzeyinde kalmayacak olan bir büyük tepki ortaya çıkartabilir. Türkiye'nin dış politikadaki öncelikleri bu tehlikeyi ciddiye almayı gerektiriyor.
ABD'ye sağlanacak "kayıtsız şartsız" destek, içeride de sıkıntı doğurur. Türk kamuoyunun ezici çoğunluğu bu savaşta ABD'yi haksız görüyor; -Tâliban rejimini benimsememekle birlikte- Afgan halkına yönelecek bir şiddeti nefretle karşılıyor. Bu bakış açısının oluşmasında Türk milletinin "mazlumdan yana olma" özelliği ve adalet duyguları kadar din kardeşlerine sahip çıkma endişesi de belirleyici sayılmalı. Dolayısıyla bu konuda milletin hassasiyetlerine aykırı bir politika izlenmesi "devlet-millet uyuşmazlığı" denilen tehlikeli gelişmeye bir kapı -daha- aralamış olur.
ABD'nin gözünde Türkiye'nin stratejik önemi Yukarıda zikrettiğimiz ABD-Rus ittifakının da Türkiye'nin bölgedeki rollerine ve pozisyonuna etkisi akıllıca değerlendirilmeli. Bu iki büyük gücün birbirleriyle stratejik ittifak ilişkisi içine girmesi, Türkiye'nin bölgesel rollerini zayıflatıcı bir etki yapabilir. Biliyoruz ki Türkiye, ABD ile ilişkilerinde jeostratejik imkanlarını "kiraya verme" anlayışı içinde olmuş ve bu basit ticarette Orta Asya'nın Türk nüfuslu yeni cumhuriyetleri üzerindeki etkisini veya onların kendisine gösterdiği ilgi ve yakınlığı Amerikan çıkarlarına tahvil etme noktasında, "stratejik müttefiki"nin uzun vadeli amaçlarına hizmet eden kısa vadeli bir siyaset izlemiştir. Bu hizmetlerinin karşılığı olarak ise, "müttefiklerimizin" desteğiyle ülke topraklarından bir kısmını bölüp ayırmaya yönelik PKK terörüne verilen 30 ,000 kurban, harcanan milyarlarca dolarlık milli servet; yine müttefiklerimizin örtülü desteğiyle gerçekleştirilen "Susurluk" ve "28 Şubat" operasyonları marifetiyle ülkedeki milli güçlerin etkisizleştirilmesi ve devlet-millet bütünlüğüne indirilen ağır darbe; ardından "dış müdahaleler sonucunda" çöken bir ekonomi, bu çöken ekonomiyi kurtarmak üzere gönderilen "merkez valisi" görünümlü bir ekonomi bakanı; bu çöküntüyü tamir etmek üzere "önerilen" önlemler çerçevesinde öldürülen tarım, sona erdirilen endüstriyel üretim, rafa kaldırılan milli bağımsızlık... vs. var elimizde. Ekonomik krizden kurtulma uğruna verdiğimiz onca taviz karşılığında 12 milyar dolarlık "kredi"yi verinceye kadar neleri burnumuzdan getirdikleri de ortada. Ama bugün Pakistan'a bir kalemde 50 milyar doları bağışlayabiliyorlar. Demek ki, Türkiye'nin jeostratejik önemi dediğimiz şeyin vakti geçti. Zamanında kendisine çok hizmet ettik diye bundan sonra "bakımımızı üstlenecek" bir kabadayı değil ABD. (Zaten soğuk savaş dönemindeki hizmetlerimizin karşılığını da almış olmadığımıza göre, böyle bir beklenti içine girmemek firasetini işin en başında göstermeliydik. Güvenilmez müşterilerle ticarette "mal peşin ödeme peşin" yöntemi uygulanır. Madem "alış-veriş" yapıyoruz, zararlı çıkmamak için bari bu kurala uygun davransaydık.)
Peki, biz ne yapmalıyız? Bugünkü şartlar altında ABD, özel olarak Orta Asya bölgesinde Türkiye'nin işbirliğine ihtiyacı kalmadığını düşünüyor olmalı. Rusya ile işbirliği konusunda dile getirdiğimiz öngörüler doğru çıktığı takdirde, Orta Asya bölgesinde etkisi zaten azalmış bir Türkiye, -aynı zamanda geçen son 10 yıl içinde Ortadoğu'dan uzaklaşmış, Balkanlar'da inisiyatifi kaybetmiş, Kafkaslar'da etkinliği azalmış da olduğundan- bölgesel roller üstlenebilir bir müttefik olma şansını kaybetmiş olacaktır. ABD'nin, çoktandır beklendiği üzere, İran'la da arasının düzelmesi sonucunda Ortadoğu'yu ve özellikle Basra Körfezi'ni kontrol etme noktasında da Türkiye'den daha elverişli bir müttefike kavuşması mümkün olacak.
Ancak Amerikan beklentileri ve kısa vadeli çıkar hesapları zaviyesinin dışından bakıldığı takdirde, Türkiye'nin bölgesinde ve dünyada önemli roller alabilecek tarihî ve coğrafî avantajlara sahip olduğu, üstelik kültürel formasyonunun lider ülke olma imkânı bahşettiği ender devletlerden biri olduğu unutulmamalıdır. Bunu müttefiklerimiz veya düşmanlarımızdan çok bizim unutmamamız, kendi sahip olduğumuz cevherin farkında olmanın sağlayacağı özgüven içinde millî ideallerimize yönelik "yüksek stratejiler" geliştirme çabasını göstermemiz gerekir.
Türkiye, kısa ve orta vadede bölgesel etki çevresini genişletmek ve nüfuzunu arttırmaya çalışmak suretiyle bölgesinde stratejik rol üstlenebileceğini ispat etmelidir. Bunu, elbette, ABD ile stratejik işbirliğini her ne şart altında olursa olsun sürdürmelidir, anlamında söylemiyoruz. Mackinder'ın terminolojisini kullanmak gerekirse, Avrasya iç hilalinin merkezinde yer alan bir coğrafyaya sahip olan Türkiye, çok farklı ittifak seçeneklerine sahiptir.
(Ancak, sahip olduğu bu zengin imkânları harekete geçirebilmek için, her şeyden önce kendi iç bütünlüğünü tesis etmesi; devlet-millet bütünleşmesini ve bir "ortak ideal" çevresinde milli kenetlenmeyi sağlaması gerekiyor.)
ABD'nin Afganistan'a saldırısı ve ardından ortaya çıkacak muhtemel gelişmeler konusunda Türkiye'nin tutumunu sağlıklı biçimde belirleyebilmek için bu uzunca yazı boyunca sayıp döktüğümüz bütün bu değişkenlerin teker teker değerlendirilmesi gerekiyor.
Her şeyden önce dünyada ve özellikle etrafımızda olup bitenlerin farkına varmalı, daha sonra nasıl bir tavır takınacağımıza karar vermeliyiz.
Gerçek Hayat, 5 Ekim 2001İBRAHİM KİRAS [email protected]
Ana Sayfa'ya dönmek için tıklayın | Şehir Işıkları Tasarım Grubu -Mayıs 2001