Kasım 2000
Artık apaçık görülüyor ki Türkiye'yi yöneten güçler arasındaki çatışma tamamıyla Avrupa Birliği'ne üyelik konusundan kaynaklanıyor.
Cumhurbaşkanı seçimi, Fethullah Hoca'ya karşı başlatılan kampanya, Murat Demirel olayı... hepsi iki rakip kanat arasındaki "karşılıklı hamleler" olarak okunmalı.
AB taraftarı kanadın sözcülüğünü üstlenen ANAP lideri Mesut Yılmaz'a bakarsanız, karşı yanda, yani AB'yi istemeyenler safında "Askerler ve MHP" var.
28 Şubat -ve ayrıca Susurluk- sürecinde kalemiyle önemli görevler ifa etmiş bulunan Hürriyet yazarı Enis Berberoğlu kısa bir süre önce başlatılan irtica kampanyası dolayısıyla yazdıklarıyla bu saflaşmanın net bir görüntüsünü verdi:
"Yaklaşan nihai savaşta 28 Şubat sürecinde işbirliği halinde gözüken güçlerin yolları ayrılacaktır. Daha önce de bu köşede dikkatinize sunduğumuz gibi, bize göre 28 Şubat'ın üç vektörü vardı:
1) Avrupa ile siyasi -ekonomik entegrasyonu hedefleyen demokrat kamuoyu ve büyük sermaye,
2) Tarikat şeyhlerini başbakanlık konutunda toplayan, ramazan mesaisi uygulatan bir siyasetçiye komutan demeye dili varmayan Silahlı Kuvvetler,
3) Necmettin Erbakan önderliğindeki çizgiyi uzun vadeli stratejileri açısından sakıncalı bulan diğer siyasi cemaatler.
Gelinen noktada eğer Silahlı Kuvvetler, 28 Şubat sürecindeki müttefiki konumundaki (Fethullah Gülen gibi) bazı İslami figürleri ezmek uğruna Avrupa hedefinden toptan vazgeçmeye kalkar veya üyelikte rötara yol açacak uygulamalara yönelirse korkarız ki bu icraatta yalnız kalacaktır.
Bu ülkenin demokrasi güçleri ve iş dünyası açısından Avrupa hedefi, belirsiz tehditlerden çok daha hayatidir. Lüzumsuz sınava gerek yoktur."
Herhalde, olay bundan daha açık bir şekilde ifade edilemezdi.
Bu saflaşmada Türkiye'nin Müslüman ahalisinin ve "İslamcı kesim"in yeri nerede acaba?
Görülen o ki "Bu ülkenin demokrasi güçleri ve iş dünyası"nın yanıbaşında...
Sebebi gayet açık. İslâmî kesime karşı uygulanan baskılara karşı çıkanlar ile savunanlar belli. AB'ye karşı çıkanlar dindar kesimin ezilmesini, susturulmasını hatta yok edilmesini istiyor. AB taraftarı kesim ise "Sizin de insan hakları ve demokrasi prensipleri çerçevesinde haklarınız var. Bazı ufak tefek tavizler karşılığında bu haklarınızı tanırız" diyerek yaklaşıyor bu kesime.
Bu kesim de doğal olarak AB taraftarı kanatla ittifaka yöneliyor.
Bu konumlanış islâmî kesimin Batı karşısındaki ve "millî bağımsızlık" konusundaki geleneksel duruşuna uygun mu?
Aslında değil.
Peki öyleyse, AB karşıtı kanat niçin bir "doğal müttefik"ini karşısına alıyor?
Anlaşılamayan konu işte burası.
Yoksa, acaba AB karşıtı gibi görünenler aslında AB'ye karşı değiller mi?
Geçtiğimiz günlerde Yeni Gündem Gazetesinde "Forum" sayfasında yanyana iki ayrı yazı yayımlandı.
Biri Türk solunun eskilerinden Dr. Sevim Belli'nin yazısı. Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni'nin ABD'nin dünya egemenliğini ifade ettiğini, oysa olumlu anlamda küreselleşmenin "sosyalizmin enternasyonalizmi" olması gerektiğini, kendilerinin bu anlamda bir küreselleşmeden yana olduklarını ifade ediyor.
Şaşırtan bir taraf yok bu görüşlerde.
Şaşırtan sözler, yandaki sütundaki yazıda. Onun müellifi ise PKK lideri Abdullah Öcalan'dan başkası değil.
Şam'da ikamet ettiği dönemde yazıları Ali Fırat imzasıyla yayımlanan Öcalan artık, İmralı'da olduğuna göre yazılarında gerçek adını kullanmakta bir beis görmüyor anlaşılan.
Öcalan, "avukatları aracılığıyla yaptığı açıklama" olarak sunulan ancak gazetede "köşe yazısı" formatında verilen yazısında şöyle diyor: "Kürt potansiyeli demokratikleştirilmeli (...) Devletin de demokratik partilerin de üzerlerine düşenleri hızla yapmaları gerekir. Aksi halde barış sürecinde de AB sürecinde de mesafe alamayız."
İşte böyle diyor Apo.
Bunu okuyanlardan, "Bunda şaşılacak bir yan yok. Zaten bölücülük istiyor AB üyeliğini" diyen çıkabilir.
Ancak aynı yazıda AB karşıtlarına destek ifadesi olarak okunabilecek satırlar da var. Mesela laiklik uygulamalarına "Bu ülkenin demokrasi güçleri ve iş dünyası"nın sözcüsü Enis Berberoğlu gibi bakmıyor.
"Laiklik devletin genelde dogmatizmden, özelde de dinin dogmatizminden ayrılması demektir" diyen teröristbaşı, "Ordunun bu konudaki rolünü böyle anlamak gerekir. Siyaset tarafından dinin kullanılmaması gerekir" hükmünü ilave ediyor sözlerine.
Bunlar son derece tanıdık sözler.
Ama sakın "Apo'yu devlet böyle konuşturuyordur" gibi bir düşünceye de kapılmayın. Çünkü Apo, "İmralı çizgisini farklı algılayanları, buraya kuşkuyla yaklaşanları, 'devletin dayatmaları karşısında bunu söylüyor' diyenleri kuşkulu buluyorum" buyuruyor.
Konu biraz dağılır gibi oldu. Ben aslında Kürt milliyetçiliğinin yayın organında aynı gün aynı sayfada çıkan iki ayrı yazıda ortaya çıkan küreselleşme konusunda iki farklı yaklaşıma dikkat çekmek istemiştim.
Buraya nereden gelmiştik?
"AB karşıtı kanat niçin bir "doğal müttefik"ini karşısına alıyor?" sorusundan.
Ancak anlamak hâlâ mümkün değil, AB üyeliğini kim istiyor, kim istemiyor?