Dönüş
Yolunda...
Dilin görüntüye dönüştüğü ayrıntılarda, kendimizi ya yoğun bir
uğultunun ya da öldüresiye bir sessizliğin ortasında duyumsarız.
Görme duyumuzun usumuza dayattığı şey, sersemletici bir gerçeğin
tuzağında çırpınmamız olabilir. Her türden teknikle üretilen,
hızla çoğalan imajlar evreninde yaşıyor olmamız, görüntü terörü
şiddetinin ayırdına varmamızı zorlaştırıyor. Böylece her defasında
kolayca yeniden, benzer başka tuzaklara düşmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.
Buna karşın tasarlanmış bazı görüntüler vardır ki, size seslenir.
Bir çağrı vardır seslenişin titreşiminde... Bu çağrı, zaman zaman
dostça bir söyleşiyi önerirken zaman zaman da öfkeli bir uyarıyı
hak ettğinizi anımsatır. Çağrıya kulak vermeyi seçtiğinizde, size
kendini açan bir dostla karşılaşabileceğiniz gibi otoriter bir
öğretici ya da varlığınıza aldırmayan, tehditkarca parmağını gözlerinize
uzatarak sallayan bir ölümsüzle de karşılaşabilirsiniz. Artık
görmeyi sürdürmenin yararı yoktur. Daha yoğun düşünmeye başlamalısınız.
Acele etmeden, bir metni altını çizerek okuma yavaşlığında, telaşsız
bir dinlemeyi seçmelisiniz. Bu çağrı size...
Her yapılandırılmış sanatsal görüntü, beni serüven dolu anlam
yolculuğunun son durağı olan insana götürüyor. İndiğim bu durağın
bekleme salonunda sandalyelerin birinde, bana bırakılmış bir öykünün
olduğunu bilirim. Öyküyü okumayı bitirdiğimde sanat ürününe doğru
yeniden yola çıkarım. Geliş yolunda içinden geçtiğim düş toprakları,
dönüş yolunda gösterişli parlaklığını yitirmiş, gerçeğin griliğine
bürünmüştür. Dönüş yolculuğunda sanat ürünüyle her buluşmamıza;
heyecanı durulmuş, korkusuz ama dikkatli bir söyleşi eşlik eder.
Böyle bir dönüş yolculuğunda alınmış notları paylaşmanın yararı
var mı? Kimle paylaşılır? Belki yanlızca sanatçı ile...
Günümüz
uygar insanı, yaşadıkları gerçeklikteki konumlarını kaybettikleri
zamanla eş zamanlı olarak, gerçekliğe atıfta bulunma güçlerini
de yitirirler. Konumlarının tanımsızlığı onları, kurguda var olmaya
zorlar. Bilinçdışı bir hiçlikte yaşanabilirliğe kendini inandırırlar.
Hakikati restore eden sanatçının ürünleriyle rastlaşıldığında,
ikna edilmiş yaşantılarının güvenli havasına uygun, yeni kurgu
için işe koyulurlar. Ürünü, hiçlik dünyasının dekoratif bir parçası
haline getirmekte gecikmezler. Bunun soylu bir adı vardır, “özgür
tüketim”...
İbrahim
Göğer, yapılandırılmış görüntülerinde, bu oyunu bozuyor. Özgür
tüketiciyi kıskıvrak yakalayarak, kaçtığı gerçekliğe hapsediyor.
Sanatçının görüntüsel imgeleri her türden okumaya izin veren,
insanların hiçlik kültürünün topyekün sınırları içinde cezbeden,
seri imgeler değildir. Sonsuz nostaljik yeniden kurgu için, olanak
tanımayacak kadar açık anlam katmanlarından inşa edilmişler.
Sanatçı, yapılandırılmış görüntülerinde teknik gevezelikten kaçınarak,
ışığın şiirini duyumsatmayı yeğlemiş. Bu şiirde, bedenlerinin
kafesine sıkıştırılmış duygularını kusan ya da tasarımı kendisine
ait olmayan yaşamın acemi oyuncuları olan insanların öyküsünü
bulabilirsiniz. Coşkunun, tutkunun, aşkın, nefretin, öfkenin tanrısı
olamamış, yaşamın altına imzasını atamayan ve aslında hiçbir öykünün
kahramanı olamayan, insanı bulursunuz. Bütün bu duyumsamalarınıza
sadece bir ışık rehberlik eder. Marleau-Ponty’nin söylemiyle:
“Işık, şeylerin bilinçliliği ya da düşünce
olarak gerçekleşebilen olmaktan öte,
ışığın gerçekliği kendi duyumsal
açıklığıyla beraberdir. Göstermek bu
dünyaya ait olan genel olanın bilgisidir
ya da bütün deneyimleri birleştiren bir
bütünleştirici anlaşmanın varsayımıdır.
Bu bir bilgidir ki görüngüden ayırt
edilemez, fakat duyumsanmış bir
gerçektir ya da onunla birlikte
açıklayıcıdır ve açıklanmıştır”
(Marleau-Ponty, 1968:142)
Üretimle
tüketimin buluşma noktasında, sabit kodların anlamlandırılması
ile alternatif anlamların üretilmesi arasındaki sürekli savaşım,
Göğer’in ürünlerinde tüketicinin
yenilgisiyle sonlanıyor. Sanatçı, ayrıştırdığı gerçek yaşam imgeleri
ile, restore edilmiş, yapılandırılmış yaşam imgelerini öylesine
harmanlıyor ki, çatışmanın toz bulutu kalktığında, ürünler hem
tüketicisini yutuyor hem de tüketiciliğin sömürüsünde varlık kazanıyor.
Her
anlatı, kaçınılmaz olarak örtük ve belirtik bir mantıkların bir
karışımıysa, Göğer’i anlatı mantıklarının çoğulluğu ile tanımlayabiliriz
“RED” den “ŞAKA ŞAKA” larına uzanan anlatı kıvraklığı, kollektif
olarak paylaşılmayı olanaklı kılan bir zevk uzlaşmasını bizden
esirger.
Sanat
ürününe dönüş yolunda aldığım notların çoğundan söz etmeyeceğim.
Her alımlayıcının kendisine sakladığı böyle notları hep vardır.Yol
boyunca hep anımsadığım Modelski’nin sözleri notlarımda birkaç
kez tekrarlamıştı:
“Biçimsel yeniliği, egemen ideolojinin
yapıbozumu olarak anlamak yerine,
yenilik ve egemenliği birbirinin karşısına
yerleştiren, kitle kültürünü biçimsel ve
tematik bakımdan en basit olduğu
zaman en etkileyici olan bir ideolojik
biçim olarak anlayan bir eleştiri pratiğinin
altında yatan tüm felsefeyi yapıbozuma
uğratmayı deneyebiliriz”
(Modelski, Eğlence İncemeleri 1998:214)
İnsandan
sanat ürününe dönüş yolculuğumda, tinsel değerlerle yaşayan ve
çalışan bir sanatçı olarak Göğer’i hedefi insanlığın ve uygarlığın
en yüce değeri olan çatışma karşısında, tarafsız kalmaması nedeni
ile kutluyordum.
Van,
2002
Handan TUNÇ
Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Resim Bölümü Başkanı.