| |
Iki
Ayri Ogun - Humanur Bagli
GUN
Pazardan sonra gelen ve is gunu olmayan birgun. Pazar gecesi uykusundan
sonra gelen ve uyaninca gorunmeyen birgun. Ortalikta tek tuk insanlar
var. Kimsenin birbirinin yuzune baktigi da yok. Ustume baktigimda gece
giydigim pijamami goruyorum, pazar gecesi lezzetli bir uyku niyetiyle
giydigim yumusak, kareli pijamami. Los bir isik ve hafif bir ruzgar
genis ve bos bir alanda, uzerindeki tek tuk insanlar gibi esip
dolasiyor. Kimisinde pijama ve gecelikler, kimisinde rahat ev
kiyafetleri. Hava guzel, ne usursun, ne terletir.
Yapacak seyin ne oldugu belirsiz. Ya da yapacak birsey olup olmadigi.
Pijamami kontrol edip, yapacak isim buymus gibi bir kararla kenarindan
sarktigini birden farkettigim ipi kopariyorum. Losluktan mi, yoksa
etrafimdaki ne yaptigini bilmeyen insanlardan mi bulasmis bilinmez bir
yorgunluk, benim neden burada olduguma ve buranin neresi olduguna dair
bir arastirma yapmami engelliyor. Insanlar oyle yabanci ki, hic kimseye
birsey soramayacagim, bunu biliyorum. Saatimin pilini degistiremedigim o
iki gun cektigim aciyi hatirliyorum. Tanimadik insanlara birsey sormak
icin zorla yaklastigimda karsilastigim birbirinden farkli, kipirdayan,
oynasan gozler, kirli disler, rujlu, etli dudaklar ve aralarindaki
farklar beni hem buyuluyor, hem de korkutuyordu. Burada bekleyen,
aslinda sadece bekleyen insanlarla bir aradayim. Insanlarin guzel
havadan, ya da los ruzgardan pek farki yok. Hic biri muhatabim degil.
Fark sadece burada, durdugum, gordugum, ama bilmedigim bu yerde.
Etrafimda dondum. Sonra birden dolanip duran insanlarin aslinda bir yone
dogru aktiklarini farkettim. Akiyorlar ve duz gibi gorunen alanin
ilerisinde bir yerde yavas yavas kuculup alcalarak yok oluyorlar. Hava
guzel, gittikleri yone dogru yuruyorum. Ama bu bizi beraber kilmiyor,
yoldas falan da yapmiyor. Gunesten gelmeyen bir sicakla hafif hafif
isinirken, yagmur olmayan bir islaklikla nemleniyorum. Pijamam sirtima
yapisiyor. Birkac adimda bir iklim degisiyor. Ama bu iklim alistigim
iklimler gibi topraga, havaya, yere uyum saglayan anlasmali ve uyumlu
bir iklim degil. Nasildir bu anlasmali uyum bilmem ama yagmur yaginca
"nereden cikti bu yagmur" diye sorasin gelmez. Once bir toprak
kokusu ve yaprak besmelesiyle gelisini haber verir yagmur. Bu oyle
birsey degil. Belli bir bitkinin yetismesi icin cesitli isitici ve
nemlendiricilerle milim milim ayarlanmis garip bir sera iklimi o yokolus
kenarina yaklastikca artiyor.
Butun bunlar olurken -ne
garip ki- sukunetimi kaybetmiyorum, butun bu belirsizlikler beni
heyecanlandirmiyor. Her yone yonelis, bakis ve yuruyusum uykulu bir
sekilde yatagima yuruyusume benziyor, nefeslerim duzgun, yavas, bebeksi.
Bu macerasiz belirsizlik ustumde iklimin parcasi gibi parliyor.
Aydinligi, insanlarin yurudugu yondeki o genis ve yayvan, yerini tam
tayin edemedigim bir uzakliktaki, havadaki losluktan beslenmis o doygun
aydinligi gorunce sasirmadim. Bu sessiz ve duzgun yuruyus, bu esintili
alan ancak boyle bir aydinliga ulasabilirdi, icten ice biliyordum.
Sakinligimi olusturan seyin de bu oldugunu onu gorunce anladim. Bu ancak
hic birsey soylemeyen birseyin verebilecegi bir sakinlikti, "sakin
ol" cumlesinin bile icimde yaratacagi pirpirlari olduren, hayir
dindiren birsey.
Iste benim de aydinligi gormemle, rahat kiyafetlerimizin icinde ilk defa
kollektif birsey oldu: Dindik. Bu yagmamis bir yagmurun dinisi gibiydi.
Belki de yillar once dinmis bir yagmurun kokusunun, yuzyillik bir
topraktan ilk defa tutmeye baslamasi gibi. Agac koklerinin komure,
kayalarin verimli topraklara, kuslarin dinazorlara donusmesi icin
gereken o uzun kallavi surelerden sonra gozonune cikan birsey gibi.
Sonra birseyler daha oldu.
Hersey gibi bunlar da olus gibi baslayiveren ve biten birseylere
benzemiyordu. Hersey kucuk, sade, sakin ve kararli farkedilislerle
ilerliyordu ve bu farkedisleri de kimse birbirinin yuzunde aramiyordu.
Ardindan bir ses farkettik. Ayni derecede sakindi, evet yine isigin
oldugu yerden geliyordu. Ama bu bir soruydu, bu bir soru sesiydi ama
cumle degildi, sonunda soru isareti yoktu. Ilk defa sukunetimi kaybeder
gibi oldum, kipirdandim, titrestim, soruyu duymustum. Ama bu oyle bir
yumusak ve pastel atmosferde oluyor ve herseyden oyle ayri ve oylesine
zamansizdim ki kendi icime akarak durdum, duruldum, ardindan soruyu bir
defa daha farkettim.
Cevap bekliyor muydu?
Herkes soruyu hem de her an duyuyordu ama cevap veren yoktu, fakat cevap
verememenin sikintisi da yoktu. Iklimin ruzgarinin bir esintisiyle
bilinmez nereden kopmus eski bir yaprak gibi havada saliniyordu ve yere
de dusecek gibi degildi. Soruyu dinledim, cigerlerime cektim. Ilk defa
cevapsiz bir soruyu duymaktan, sadece duymaktan tatmin oldum. Pijamamin
gevsek lastigi belimde hafif nefesimle kibarca gerilip gerilip gevsiyor.
Soruyu kafamla degil, nefesimle tipki sorunun kendisi gibi surekli ama
israrsiz, devamli ama tekrarsiz bir sekilde cevapladim. Insanlar
kipirdadilar. Cevap onlarda da vardi, onlar da cevapla kipirdamislardi.
Bu kabuldu, bunun adi kabuldu ve ben bunu gercekten ilk defa yasiyordum.
Ama kendimi diger kabuldeslere yakin hissetmedim. Cunku bu bir mucize
degildi ve biz de buna tanik olmuyorduk. Tesadufen orada degildik ama
hic de tellallar tarafindan biraraya getirilmemistik. Aydinlik orada
yalin, bizi ne cagiriyor, ne de itiyordu.
Durdugum yerde ayagimin dibinde bir cukur oldugunu farketmem de cok uzun
surmedi. Hersey ardarda geliyordu. Irkilmedim. Farkettim, bu bir boza
kaynagiydi. Gece kadar, hatta ondan esrarengiz sesiyle seslenen
bozacinin, icsen de esrarengizligini asla cozemeyecegin, ictikte
cozemeyecegin bozayi bidonuna doldurdugu yer. Gece kadar serin sesiyle
seslenirken Bu bej ve bombeli cukura baktim, icten ice kaynayip
asitleniyordu. Tuhaf havanin nemi ve topragin acelesizligiyle olusmus
gibiydi. Etrafindaki kuru kum ise, evet onu da tanimakta gecikmedim:
tarcindi. Icim bitmez bir arzuyla doldu, en susamis col dervisinin en
tatli suya kavusmasindan, debelenip cosmasindan daha guclu, evet
kesinlikle daha guclu ve tabii ki daha sakin bir egilisle gole egildim.
Kafami icine daldirdim, gozumu actigimda hala nefes aliyordum ve bozanin
icinde bozayi goruyordum. Icisim ise nefesimle ayni hizda, yudumlarim
sessiz ama buyuktu. Kaynasan boza, kaynayisiyla seffafti artik. Kafamin
her hucresine, ozellikle dudaklarima dokunusu agir hareketiyle birer
oksayis. Bacaklarim tarcin kumulunun uzerinde tozlu basimi bekliyordu.
Sonra onlar da kokulu vucudumun gerisinin oldugu gole girdiler. Her
gozenegime bu askli sividan surdum, her gozenegimle bu askli sivida
yuzdum ve yuzdugum her anla ona battim. Agir agir oksanislarla
ilerlerken isigin gol dibindeki yansimasini gordum. Yuzmeye devam edip
ona yaklasirken daha ince bir tonla baska bir soru sordugunu farkettim
aydinligin. Kulagimdan gecen boza oksayislari soruyla beraber cevabi da
fisildadilar; ilk defa gulumsedim. Cunku bu esprili bir cevap idi.
Neseli bir yol arkadasinin fikrasi gibi yolculugu eglenceli kiliyordu.
Yuzmeye devam ettim. Aydinlik oradaydi, ona yaklasiyordum, kopya cekmis
olsam da sorusunu cevaplamistim. Ama aydinliga falan kavusmayacaktim, bu
da malumdu. Kulacsiz bir yuzusle kivrimlanarak ve gittikce hizlanarak
yuzdum. Bozalar birseyler daha soylediler. Galiba bunlar daha sorulmamis
sorularin cevaplariydi.
Gun gibi asikar bir gunu
kimseye soramazdik; gunu kimse bize soylemezdi de. Gun basitce
yasanmazdi da. Hangi gun, ya da gun mu diye birsey, ya da ertesi var mi
diye birsey sozkonusu edilemezdi. Gunlerden bir gundu ve ay takvimine
gore bugune denk dusuyordu.
KUTLE
Akip duran diyemeyecegim
zamanin icinde (Cunku bahsedecegim seylerin arasinda su, sut ya da ne
bileyim boza gibi gercekten akan seyler de var.) yumrular, joleli,
parcali, puturlu, kuturtulu, ya da citirtili seylerle didistigimiz anlar
ne gormeye benzer, ne duymaya. Gorulen ya da duyulanin gercekliginden
suphe edilir hep cunku. Bunlar hep tartisilabilir. Evet, bahsedecegim
seyler varliklariyla mecazlari, mecazlasabilmeleri asan seyler. Bizim
gercekten yok etmemiz icin gercekten var olan seyler. Mecazi olmayan
agzimizla, mecazi anlamina hic de benzemeden yiyip, yine hic de
mecazlasmadan doyuran, dindiren seyler. Ne kadar hazirlar. Hele
meyvalar. Parlak renkli geometrik ambalajinin, zarli 12-13 taneli
paketlerinin icinde portakallar, kafa kafaya verip cekirdek aileler icin
obeklesmis muzlar, ipislak icini oksanabilir bir tuylulukle sunan
seftaliler.
Bu yerken rahat, doyarken rahat elverislilige ozenerek yine yemekler,
ama bu sefer baska yemekler insan eliyle hazirlanmaya baslanmis olsa
gerek. Karniyarik, karni yarilip icine kiyma falan konarak yalanci bir
butun patlicana ozenir. Dolmalar da oyle. Tazecik dallarinda sallanirken
asla kimse iclerine tarcinli pilav dolduramazdi. Suyu kendi
renksizliginde cama koyanlar da o dogal varolusa ozenmis olsalar gerek.
Renksizlige renkli sutler, saraplar doldururken de yine o dogal olus
karsisinda sessizlesmisler, boylece de rengin sesini duymuslar. Belki de
tadin.
Insan dokunsun ya da dokunmasin, dalindan sarksin ya da tencereden
tutsun; yemegin gorunusu, rengi, parlakligi, hacmi ve kivami
lezzetinden, agizda dagilistan, tukurukle birlesisten, mideye
yerlesisten ne tasiyabilir ki. Goruntu ancak bir hatirlayis olabilir.
Bir nebzecik sukur, amin ya da hayirlisi laflarinin edildigi evlerde
yetisenler, aksamin, sondurdugu isiklarini kristal lambalara biraktigi,
bu isigin sofraya sigistirilmis envai cesit yemegin yagli, sulu
yuzeylerini sari sari parlattigi iftar sofralarini bilirler. Siyah
zeytinler butun yansitici cisimlerden daha cok parlarken televizyondaki
Kuran sesi de goruntude yavasca arz-i endam eden cinili fayanslarda
parlar. Sular bardaklarda billurlasir. Goruntuyle cisim iste bu anda en
ayri ama hem de en birlesiktir. Su, varolup olmamak arasindaki fisiltili
varligini kendine benzettigi cama sigdirmisken, isveyle goz kirpar.
Kavusulamadikca seffafligiyla iyice gorunmez olacagina, sevgili gibi
benligi daha cok kaplar. Icmenin asla sozkonusu olamayacagi bir cisim
gibi orada, kendinden tahtinda evet, billurlasir.
Iste boyle davetlisi oldugumuz bir iftar aksami iftar zaten aksamdir-
fistikli corba, kurutulmus patlican dolmasinin yaninda fazla naif
gozuken salatadan bile yedikten sonra meyvelerle beraber assolist gibi
ortaya getirilen dumani ustunde antep peynirli mis kokulu helvayi
hatirliyorum. Geldi, tabagima kondu. Cok nefis kokuyordu. Esneyen
puturlu bej bir camur kutlesi idi. Bizim serefimize salondaki isiklarin
hepsi bir senlik duygusu icinde yakilmisti. Her ince kucuk irmik tanesi
gulumseyerek parladigi halde, ben onu yiyemedim. Karnim dolmayla,
corbayla, iste hatirlamiyorum, birsuru baska seyle en gercek fiziksel
anlamiyla doluydu. Midemi gormuyordum, goremezdim ama biliyordum, o
guzeller guzeli helvayi kibarca degil, hasince reddedisinden dolu
oldugunu anladim. Yillar gecti, o kutle, o daha yenmemisken mideme,
burnuma, govdeme ait gorunen, ama butun bunlara ragmen sahip olamadigim
o kutle aklimdadir.
O gun kiyisindan kosesinden tutup, bana ogretmek istediklerini hic
anlayamadigim oruc muydu daha ogretici olan, yoksa herseyi yemenin mubah
oldugu anda vucudumun isteklerimi sagduyulu bir anne gibi icten gelen
bir gucle reddetmesi miydi? Hayatin kendisi karsima oruc gibi cikinca
varolusumun hem varligim, ama en cok da olamadiklarim oldugunu peynirli
helva soyledi bana, ama yillar sonra. Yokus cikarken degil, kendine
yokus asagi inme iznini verince hizini alamayip dusmenin de butun
bunlara benzedigini dusundum. Yukariyi kontrol etmek, bazan asagiyi
kontrol edememekten daha guvenli.
|