| |
Yemek
- Zeynep Direk
Felsefede yemek, belki de bedenin alanina dahil olan tum diger
yasantilarla birlikte yok sayilmis ya da en azindan ustunde fazlaca
durmaya deger bulunmamistir. Filozoflarin ne yedikleri, nasil
beslendikleri hakkinda bir sey okudugumu hic hatirlamiyorum. Yemek
felsefenin konusu degildir ama tibbin alanina dogrudan girer. Tedavi
etmek ya da sagligi korumak amaciyla uretilmis binlerce yemek formulu
vardir. Bugun bile bu yaklasim, onceki yuzyillara kiyasla ciddi bir
bilgi kaybina ragmen kismen gecerliligini surdurmektedir. Bir de hazzi
pohpohlamak icin yapilan yemekler vardir. Platon'da, asci ile doktor
arasindaki yapilan kiyaslama arzu ve istah ile akil arasindaki
karsitliga dayanir ve nihayi olarak sofistle filozofu birbirinden
ayirmayi hedefler. Doktor beden icin neyin iyi oldugunu bilir ve
lezzetsiz de olsa yenmesi gerekeni gosterir. Halbuki asci beden icin
neyin iyi oldugundan habersiz hazzi pohpohlamaya yonelik tatlarin
arayisindadir.
Beslenmeyle ilgili modern literaturu soyle bir karistirdigimizda insanin
yemekle olan iliskisinin kabaca uc ayri bicimde dusunuldugunu goruruz.
1) Karin doyurmak, acligi gidermek icin yeterli derecede beslenmek 2)
Manevi doyum saglamak icin yemek 3) Kisisel ve toplumsal sayginlik
kazanmak icin yemek. Aslinda ilk iki formuldeki anlam belirsizligi
vurgulanmaya deger. Birinci sik, ilk bakista hazzi tamamen disliyor gibi
gorunse de aslinda sozkonusu formulde bunu dusunmemizi gerektirecek bir
sey yoktur. Hepimiz karin doyurmak icin yiyoruz ama genellikle bu durum,
"karnimiz doysun da ne yedigimiz onemli degil" tavrini
icermiyor.. "Yeterlilik" nitelikten cok niceligi cagristiriyor
gibi gorunse de "dengeli" beslenmeye dayali bir diyet lezzetli
yemegi dislamak zorunda degil. Eski Yunan filozofu Aristo, ilimli
kisinin ne az ne cok, fakat ortayi bularak yemesi gerektigini
soylemistir. Oburluk ve haz duskunlugu yuzunden cok yemek ahlaki bir
erdemsizlik halini gosterir ve toplumsal sayginligi zedeler. Demek ki
birinci sikla ucuncu sik arasinda bir kesisim olmadigini sanmayalim.
Sisman insanlarin "tembel" ya da "iradesiz"
olduklari varsayimi beslenmek icin yeterli derecede yiyenlerin toplumsal
sayginlik edinme yarisina eksiden baslamadiklarini gosterir en azindan.
Gelelim ikinci sikka& Burada soyleneni tek bicimde anlamak oldukca
zordur. Bu zorluk oncelikle "manevi" sifatindan kaynaklanir.
Yemek, tad almak, bedensel bir etkinlikse, bunun "manevi
boyutu" iyi bir yemek yemenin verdigi hosnutluk duygusu olabilir.
Bu da muhtemelen fiziksel bir rahatligin etkisidir. Isin beden ve zihin
arasindaki iliskiden kaynaklanan karisikligini bir yana birakirsak
"manevi doyum saglamak icin yemek" lafini hayattan tad almanin
bir yolu olarak anlayabiliriz. Bazi insanlar yemekten aldiklari hazzi
onemsediklerinden, yemeyi karin doyurmaktan cok gastronomik bir olay
gibi yasadiklarindan, iyi bir yemekle oldugu kadar o yemek hakkinda
konusmakla ve onu dostlariyla paylasmakla da "manevi doyum"
saglarlar. Ama bir de hayatlarinda cok sey ters gittigi icin bunalip
sikintidan yiyerek ozel yasaminda bulamadigi manevi doyumu yemek yiyerek
tatmin etmeye calisan bahtsizlar vardir ki, ilk gruptakilere kiyasla bu
gruptakilerin ne yedikleri genellikle pek de onemli degildir. Hayat
ilgincligini ve umut vaadeden yanini kaybetmeye basladikca, insan
varolusunu distakini kendi bedeni icine alarak deneyimlemeye
yonelebilir. Yerken insan kendisinden ve dunyadan bir mola alir.
Sikintidan yemek, insanin ancak kendi varligini unutarak varolabildigi
hallerden birisidir. Ama unutus yerini kisa zamanda pismanliga birakir:
Bir yandan buzdolabinda ne varsa (tercihen) televizyonun karsisinda
trans halinde mideye indirilir ote yandan formun korunmasi mucadelesi
hanesine kaydolan bu yenilgi de can sikintisinin artmasina sebep olur.
Oburluk anlaminda gereksiz yemek ve bunun sonucunda formdan duserek
ozsaygiyi kaybetmek "zayiflik ve incelik" ideolojisini
sorgulayabilenlerimizi bile pusuya yatmis sinsi bir dusman gibi
beklemektedir. Oburluk meselesi bir yana, sisman sayilamayacak oldugu
halde toplumsal olarak dayatilan bedensel idealleri ornek alan pek cok
kisi, zayiflama derdine bir cozum bulduklari iddiasi ile kurulmus olan
milyarlarca dolarlik bir endustriyi ayakta tutmaktadir. Gazetelerin
magazin sayfalari turlu turlu diyetler, zayiflamak icin sofradan ac
kalkin gibisinden oneriler ve bol bol sebze ve meyve yiyin turu
banalitelerle dolmaktadir. Belki de, Massimo Montanari'nin Avrupa'da
Yemegin Tarihi adli kitabinda dedigi gibi, medyanin az yeme
aliskanligini ve tum bu diyetleri telkin etmesi, reklam sektorunun
sundugu yepyeni tuketim maddelerinin karsisinda toplumun nefsini tutmaya
calismasi ya da kendisini cezalandirmasi olarak yorumlanabilir.(1) Bu
durum, modern toplumun yemekle iliskisinin barisik bir iliski olmaktan
gittikce uzaklastiginin gostergesi de olabilir.
Statu icin yemek konusuna gelince, Montanari, statu simgesi sayilan
yemeklerin tarih boyunca nasil degistigini anlatarak asillik imajinin
goreliligini eglenceli bir bicimde gozler onune seriyor. Eski Yunan
kulturu, yemekte dengeli ve olculu olmaya en buyuk degeri atfedip,
ifrada kacmayi olumsuzlamistir. Buna karsilik Germen kulturunde cok
fazla yemek yemek cesur savascinin ozelligidir. 11. yuzyildan 13.
yuzyila kadar Avrupa'nin yemek dili, alt siniflarla ust siniflar
arasindaki yemek konusundaki farkliligin artik yalnizca niceliksel bir
fark olmaktan cikip niteliksel bir fark haline geldigini gostermektedir.
"Alt siniflarin yedikleri giderek daha sebze agirlikli (tahil ve
yesillik) olurken, et tuketimi (av hayvanlari ve ozellikle taze et) bir
statu sembolu haline gelmistir." (2) Anlasilan o donemde bir
"yemek pisirmek" sanatindan sozedilememektedir. Ancak, 14.
yuzyil ile 16. yuzyil arasinda egemen siniflarin kulturel imajlari,
kaliteli yemek ile guc arasinda bir iliski oldugu fikrince belirlenmeye
baslar. Boylece gorkemli sofralar yapilmasi zor ve incelikli yemeklerle
dolmaya baslar. Farkli yemek yemek bicimleri zenginlerle yoksullar
arasinda neredeyse biyolojik bir farka isaret eder olmustur: Zengin
asillere gore, "Pahali, ayrintili bir bicimde hazirlanan ve yuksek
bir damak zevkine hitap eden yiyecekler (ancak varlikli ve guclu
olanlarin her gun tedarik edebilecekleri yiyecekler) soylularin midesine
layikken, basit ve siradan yiyecekler ise koylulerin midesine
goredir." (3) En yoksullarinsa kendilerine sadaka olarak verilmesi
uygun gorulen, sirkelesmis sarap, kuflu ekmek, curumus meyve, bozulmus
peynir gibi atiklari saglikli bir bicimde sindirebilecek bir fiziksel
yapiya sahip olduklari dusunuluyordu. Yine Montanari'nin yazdigina gore,
"Savoia prenslerinin hekimi olan Giocomo Albini sosyal statulerine
uygun olmayan yiyecekler yiyenlerin agrilar cekip hastaliklardan
mustarip olacagi tahmininde bulunurken, varliklilarin agir corbalardan
uzak durmalarini, baklagillerle ve hayvan ic organlariyla yapilan
corbalari yememelerini salik veriyor, bunlarin cok besleyici olmadigini
ve hazminin guc oldugunu kaydediyordu. Albini ayrica, yoksullarin da cok
ozel veya yuksek damak zevkine hitap eden yiyeceklerden uzak
durmalarini, kaba saba midelerinin bunlari pek hazmedemeyecegini
belirtiyordu." (4) 16. yuzyilda Fransa'da iyi veya kotu yemek yemek
insanda tipki sosyal sinifi gibi dogustan var olan (ve degismez oldugu
umit edilen) bir ozellikti. (5) Daha da ilginc olan, 15. ve 16.
yuzyillarda canlilar aleminin siniflandirilmasinin en gecerli sayilan
yorumunun yemekle statu arasindaki iliskiyi belirlemis olmasidir.
Bitkiler ve hayvanlar hiyerarsik olarak kurulmus bir zincirin halkalari
gibi siralandiklarinda, bu zincirde yukari bolumlerine ait hayvanlar ve
bitkiler "daha lezzetli" sayiliyor ve soylularin agzina layik
yiyecekler olarak tasavvur ediliyordu. Buna gore, dana, kuzu vb. gibi
dort ayakli hayvanlarin etinden cok kuslarin eti makbuldu. Kuslardan
ucanlar, kendi turlerinin en yuksek basamaklarinda bulunduklarindan,
soylularin sofralarindan eksik olmuyordu. Buna karsin, bitkilerin
kokleri ve topraga gomulu olan sebzeler bitkilerin havada bulunan
kisimlarina gore daha lezzetsiz sayiliyordu ve halka uygun yiyecekler
sinifina ait oluyorlardi. Tum bu yemek ideolojisinin dikey boyutla
buyulenmis olusu yemegin donemin metafizigine ne denli bulasmis olduguna
isaret eder. Onceki yuzyillarin ateste kizarmis av eti statu sembolu
olma ozelligini soylularin gitgide kibarlasmasi ve incelesmesi sayesinde
hayvanlarin kirmizi etleri yerine yagsiz ve beyaz etlerinin tercih
edilir olmasiyla coktan kaybetmisti.18. yuzyilda artik koyluleri
nitelikli yiyeceklerin zevkinden mahrum etmek zorlasmisti, ancak iktidar
sahiplerinin ve aydinlarin koylulerin sindirim sistemleriyle
"babacan" bir tavirla da olsa ugrasmaktan kendilerini bir
turlu alamamalari hali devam eder: "& koyluler, zaten yemek
yemeyi bilmedikleri icin iyi beslenemeyen, ekonomi yapmayi da bilmeyen
ve agir, hazimsizlik yapan yiyecekleri daha cok seven bir
sinif"tir. (6) Ama kirmizi etin sagliga zararli oldugu fikrinin
ortaya atilmasiyla yuzyillar boyunca kirmizi etten mahrum yasamis olan
koylulerin pek de o kadar kotu durumda olmadiklari cikar ortaya. Saglik
ve guzellik olculeri modern ifadelerine dogru yaklasmaya basladikca bu
kez ust siniflar sebze yemeye baslarlar ve kirmizi, yagli et alt
siniflarin yemek pratiklerinin resmi haline gelir. Avrupa'da yemegin
sosyal tarihi kendi ustunde spiral vari bir hareketle donerken, akla
ister istemez doguda yemegin sosyal tarihi nasil kurgulanabilir sorusu
geliyor. Ancak dogu, batili bakisin yaptigi gibi tarihsel bir soykutugu
sunmak yerine alt siniflarla ust siniflar arasindaki farki sanki ebedi
bir ana yayilmis ziyafet sofrasinin torenselligi ile yoksullarin
sofrasini kiyaslayarak gozler onune sermistir.
Sanki doguda bir ziyafetin nasil verilecegini belirleyen adetler zamanin
akisini durdurmus, tum tarihsel goreliligi perdelemeyi basarmistir
hayalimizde. Bu hayal dogunun kendisine bakisinda gizli olan
oryantalizmdir. O, doguyu masalsilastirirken orada yenenin kaynagini da
ortusunu kolay kolay kaldirtmayan, karanlik bir hayalgucunde bulur. Dogu
da ziyafet sofralari yalnizca insanin agzinin suyunu akitacak sekilde
tasvir edilmekle kalmaz, ziyafetin etrafinda kurulan yasanti dile gelir.
Mesela, Ali Mazaher�'ye gore, ziyafet vermek isteyen efendi, davet
edecegi konuklarin her birine bir davet mektubu yazardi. "Suslu
edebi sozlerle, mecazlarla, nergis kokulari, gulgun� l,le telmihleriyle
dolu olan bu mektub, davet edilenin gelmesi ile, ev sahibinin duyacagi
mutlulugu acikladiktan sonra soyle biterdi: "Emin ol, eger
gelirsen, kendimizi cennette sanacagiz, cunku sen kolyenin ortasindaki
incisin", veya buna benzer baska bir cumleyle. Cagrili istenilen
sure icinde ayni bicimde nazik ve sairane cumlelerle cagriyi kabul edip
etmedigini bildirirdi." (7) Kibarlik, sairane yazilmis mektuplarla
baslar, ama sofrada yenen seylerde ve bunlarin hazirlanislarinda da
ifadesini bulurdu: "Ziyafetlerde yemeklere ne sekilde olursa olsun,
kotu kokusundan oturu, sarmisak ve sogan koymaktan kacinilirdi. Bununla
birlikte ascilar kucuk Hindistan cevizi, k,fur gibi kokulu maddeleri bol
bol kullanmaktan geri durmazlardi. Sofralara cekirdekli meyve hic
konmadigi gibi kestane, incir ve "keci pisligi" de denilen
kuru uzum pek makbul sayilmazdi. Kibar kimselerin onune sakatat hicbir
zaman cikarilmazdi; buna karsilik cok uzaklardan getirtilmis ornegin
"Hint zeytini", Belh erigi, Suriye elmasi, Isfahan havyari
gibi degerli yiyecekler sunulurdu."(8) Luks ziyafet sofralarinda
bulunan yemekler ornegin sunlar olabilirdi: kizarmis tavuk suyu ile
iyice islatilarak pisirilmis ince yufkadan cevd,be boregi; oglak, pilic,
sulun kizartmalari; avsat, yani tavuk boregi, bal ve nisastadan yapilmis
paluze, bademli, agac kavunu gobeginden borekler, sam fistikli ve
findikli meyve salatalari" (9) Ali Mazaher�'nin aktardigina gore,
yazar C,hiz (olm 869) okurlarina kemik emenlerden; salata tabaklarinin
susleyici yumurtalarini herseyden once yemeye baslayanlardan ve tabaktan
tavuk cigerlerini secenlerden sakinmalarini salik vermektedir. (10) Buna
karsin, dar gelirliler de birbirlerine ziyafet verirlerdi. Mazaher�'ye
gore bu ziyafet sofralari, "etli eksili corba, salcali sakatat,
sebze corbasi, sutlu corba, nohut, patlican kebabi" ile kururlurdu.
(11)
Gunumuzde yemegin statu ile iliskisini en cok baltalayan zenginin de dar
gelirlinin de gitmekten kendisini alamadigi MacDonalds ve benzeri fast
food zinciri yerlerdir herhalde. Oralara ister karninizi doyurmak, ister
manevi doyum saglamak, ister statu icin gidin, hamburgerlerin eksi
kokusu ve sekerli ekmegin tadi yuzyillarca varolmus bir esitsizlik
ucurumunu kapatiyormus gibi sarar bizi.
Notlar
1) Massimo Montanari, Avrupa'da Yemegin Tarihi, Afa Yayincilik, 1995, s.
180.
2) A.g.e s.62
3) A.g.e s. 106
4) A.g.e s. 108
5) A.g.e s.108
6) A.g.e. s. 163
7) Ali Mazher�, Ortacagda Muslumanlarin Yasayislari, Cev. Bahriye Ucok,
Varlik Yayinlari s. 104
8) A.g.e. s. 105
9) A.g.e. s. s. 105
10) A.g.e. s. 110
11) A.g.e. s. 108
|