Rüya

  Kâfdili - Balku

 

Oldu iste Cerbetân, nargile tutmuyor artik. Altmisbes yas ne ki tutun bile tukendi; soldu gul, tuz islandi, icimiz ciz etti. Mermer masanin ustunde civa hayasizligiyla tomurcaklanan bir kac damla kan da olmasa hepimiz haziriz inanmaya zamaninin bildigimiz zaman, sehrin bizim asina sehrimiz olduguna.

Burda ne var? Gunesin batar gibi yaptigi bir aksamustu, unutmak icin konusan ben ve bir kahvehane. Kahvehanede nargilelerin marpucuna analarinin iffetli memesine sarilir gibi sarilmis onlarca yasli adam. Unuttum Cerbetân: bir de ne var, ikircikli gunes -ki bakma batar gibi yaptigina suzulup geciyor fotr sapkalarin deliklerinden. Hem sonbahar hem aksamustu. Sonsuz gunbatimi, kursun huzun. Birisi cit cikarsa efsun bozulacak sanki. Kendi dumanlarinin ardinda heykelsi bir edayla oturan kocamis adamlar gencliklerini hatirlayip kosusturacaklar, disardaki kalabaligin delice calkantisinda yorgun birer zonklama olacaklar. Ama cit yok. Biliyorlar: intaharin mumkun olmadigi tek mevsimdir ihtiyarlik.

Senin de aklina takilmiyor mu Cerbetân? Ruhlarinin temyiz edilemez mahkumiyetini bu tas lahitte, bu arkaik kabrin loslugunda ceken yasli bedenleri buradan alip uzeri betonla kapli cirkin mezarlara defnetmek hangi hayirsiz oglun, hangi kadirbilmez damadin ya da bikkin gelinin isidir? Burasi onlarin ehramidir ve insan zanneder ki yuzyil sonra bu nargile kahvesini toprak altindan cikarmak icin kazi yapacak olan ukala arkeologlar, onlari yine boyle kotu kilimler serili sedirlerde oturup nargile fokurdatirken bulacak ve bir inceden kafayi yiyeceklerdir.

Ikiz kubbeli tavan, hayat denen tumturakli yalandan gonullu olarak el etek cekmis, dil cekmis ihtiyarlarin ustune alcakgonullu bir turbe gibi kapanmis. Oylesine alcakgonullu ki, gunun birinde bicare bir kadinin kapisina bir caput baglayip kucuk bir lutuf dahi dileneceginden umitvâr degil. Soludugumuz havada bir kumbet serinligi ve herkeste bir ote dunya sukuneti. Herkes susuyor Cerbetân. Buranin bir zamanlar mahkeme binasi oldugu yolundaki rivayet midir suskunluklarina sebep? Kendi kendilerinin yargici ve celladi mi oluyorlar susmakla.

Onlar simdi yuzyil sonraki formlariyla oturup tutun tuketiyorlar. Kubbedeki arigozu pencerelerden suzulen isiktan uzak durmaya sanki ozel bir caba gostererek. Isik, mermer sehpalara, nargilelerin cam karnina, tavsankani caylara, duvardaki 1972 tarihli Galatasaray posterine; herseye, dokunuyor. Ama insanlara asla. Onlar sedirlerinde isigin dunyayi animsatan habercilerinden uzaklar. Simdi dusunuyorum da Cerbetân, isigin sadece esyalari aydinlattigini dusunmem bir yanilgiydi. Bir cift isik huzmesi onun mermer masanin ustundeki ellerini assolistin onemini vurgulayan bir cift sahne spotu gibi yakalamis, en mahrem sirlarini ifsa ediyordu: Gercekustucu bir haritadan bozma bir cift el. Damarlarinin kirli morunda kederin ustu ortulemez pisligi vardi: Zor bir cocukluk, Kafkasya'dan gocmus ve kabilesinin arkaik dilini gecikmis bir tapinmayla yasatmaya calisan bir aile; babanin erik sarabini cekip cekip anlattigi eski zaman hikayeleri: Bir biz kaldik ogul; surgunden, kiyimdan, kahrolasi tarihten geriye, bir biz...

On yillik dostum bakislarini mermer sehpanin ustundeki uc-bes sayfa kagida dikerek dururken ne dusundugunu anlamam gerekirdi, ama anlayamiyordum. Sanki anlamam gereken her seyi o bir cift elden anlamaliymisim gibi tuhaf bir mecburiyet. Anlatmasini beklemiyordum, cunku agzindan tek kelime olsun cikmayali aylar oluyordu. Ama yazmiyordu da. Bir zamanlar yerel bir edebiyat dergisinde yazdigi alengirli oykuleri bir avuc meraklinin ve belki de tek dostu olan benim disimda pek bilen yoktu herhalde. Ama yazardi iste. Birak yazmayi, her entellektuel tartismada sesi en cok cikan oydu. Entellektuel jargonun neredeyse tum dunya dillerinden derlenmis kelimelerini oyle ustalikli tertiplerde yanyana getirirdi ki, dinleyenler o konusmasina devam etsin diye her soyledigine haince itiraz ederlerdi. Artik konusmuyordu, artik yazmiyordu. Yaptigi tek sey, bu kahveye gelip Kafdili dedigi bir dilde, kendi ifadesiyle, son oykusunu yazmak icin diger mudavimlerin heykelsi duruslarina oykunmek. Ortak dili konusmayi reddediyor, ancak kendi dilini konusabilecegi kimse de yok. Susuyor.

Bu gercekustucu bir haritadan bozma bir cift el mi gunesin lutufkar huzmelerinden birini somurmaktadir, yoksa gunes mi ellerin isisini yitirmis derisinde hararetini dusurmektedir, bilinmez. Bilinen; bir cift elin gunesin altinda halince basrole cikmasidir: Evet, bir biz kaldik ogul, Kafkasya'nin yesili ve ailemizin yuzyillardir dilden dile dolasan bahadirligi baska bir hayatin hos teferruatlari olarak kaldi. Anadolu'nun gri, granit yuzeyinde bir yerde halkin tuhaf bir dil konusan , gulunc giysiler giyen yabancilara gosterdigi horgoruye, Seyh Samil'in kirkbir kursun yarasina direndigi gibi direnerek ve bellerimizde kinindan cikmaya utanan kamalarla, biz artik ogul, savasa, hiddete, dilini konusmaya curreti olmayan zavalli insanlardik.

Oyleydiniz Cerbetân; biliyorum, yerliler selvi boylu ak benizli kadinlariniza, kizlariniza bir sirtlanin ceylan yavrusuna baktigi gibi haince bakip kendi tuhaf dillerinde hirladilar. Seni ve inci tanelerinin billur kaseye dokulmesi gibi civildayan kardeslerini duyunca pis pis sirittilar. Ama aldirma Cerbetân, sen simdi el at, mermer masanin ustunde mermerden bir heykel gibi kipirtisiz ve soguk duran bu elleri uyaralim. Sahibini uyandiralim. Soylet bana muktedir isen: Canlanin ey mor damarli eller! Tekrar yazin. Hangi dilde isterseniz o dilde yazin. Dunyada yazdiklarinizi anlayacak tek allahin kulu kalmasa bile yazin. Kipirdan ey yorgun beden! Yasayanlara anlamli gelmeyen devinimlerini tekrarla.

Kalk bana bir seyler soyle. Neyi anlatabilir ki gercekustucu bir haritadan bozma bir cift el? Onlarda kederin ustu ortulemez pisligi, sabit kalemle yazilmis bir cumlenin telassiz inadi.Sevdim seni boz basortulu kadinim ve sizi de cocuklarim... Simdiki kederimse en cok kendimi sevdigim icindir.

Asil mesele Cerbetân , nargile tutuyor henuz. Duman neyi soyleyebilir ki kivrila kivrana? Bal gibi biliyoruz aslinda: Bir ask bitebilir, tutun tukenebilir, milyonlarca cocuga babalik edebilir bir insan. Unutmak da mumkun belki ama hayat bitmese iyi olur degil mi boyle kivrila kivrana!

Gunlerdir oylece duruyordu iste; kipirtisiz ,suskun. Kimseyle konusmuyordu. Garsondan cay yahut koz dahi istemiyordu. Dumanlar icindeki heykeller arasinda bir sisin icinde dolasircasina sessiz ve hafif dolasan garson, arada bir ugruyor; sonmus kozu degistiriyor ya da bitmek uzere olan tombekinin uzerine yeni bir tombeki ekliyor, ardindan, sisin icinden bir yerden gelen anlasilmaz bir miriltiya dogru segirtiyordu. Bir mezar bekcisi sabriyla ve bir hayalet aliskanligiyla.

Benimle bile konusmuyordu, demem gerekiyor Cerbetân, ama yoksa konusuyor muydu? Arasira kipirtisiz dudaklardan mi sikili dislerden mi dogdugunu anlayamadigim ve bana seni cagristiran sozler mi sarfediyordu yoksa duydugumu sandigim ses mermer sehpadan yere alinan nargilelerin cikardigi tok sesle, bogazi tutunden giciklanan ihtiyarlarin cikardigi sesin birlesmesinden olusmus pic sesler miydi, sen bile anlayamazdin. O sen miydin, sen bile anlayamazdin Cerbetân.

Insan siradan bir gicirtiyi derin anlamlari olan bir kelimeyle karistirabilir. Ama yazi olmayan bir seyi yaziya benzetmek imkansizdir. Hele bu sey bombos, beyaz bir kagitsa. Yazmiyordu artik. Sik sik supheye dustum, son bilenin kendisi oldugunu iddia ettigi dili de unuttugundan ve artik yeryuzunde oyle bir dilin de kalmadigindan. Oyle bir dil yoktu artik. Ondan baska kimse o dile ait tek bir sozcuge bile ses veremeyecek, verse bile farkinda olmayacakti. Kimse kufredemeyecek, sevdigini soyleyemeyecekti. Siir yazilmayacakti, sacmalanmayacakti, tanriya isyan edilmeyecekti. Ama o yapabilirdi Cerbetân. Henuz vakit varken bildigi tum kufurleri, sevda sozlerini, siirleri sarkilari ve deli sacmalarini yanardag agzindan fiskiran magma gibi puskurtebilirdi yuzune, herseyin musebbibi olan zalim tanrinin ve zulum tasiyicisi insanlarin. Denemeliydi. Haykirmali yahut yazmaliydi. O ne yapiyordu? Erbâin'e girmis dervis gibi kendi sabriyla beslenerek susuyordu. Artik biliyorum: Onundeki bos sayfaya bakmasinin bir anlami yoktu. Beyaz kagida bakip durmak dunyaya bakmamanin baska bir yoluydu o kadar. Bu bir dilin son ferdinin tanriyla ya da dunyayla hesaplasmasi degildi. Bilirsin Cerbetân, bu topraklarda her erbâin bir uzlasmayla sona erer. O sadece babasini daha iyi duyabilmek icin susuyordu.

Kactik ogul, o barbarlarin giysilerimize gulmesine, kadinlarimizi daga kaldirmasina, ekinlerimizi yakmasina daha fazla dayanamadik; yuvasina kacan sicanlar gibi daglara kacip magaralara sigindik. Dinimizi ve dilimizi boylece koruduguza inanarak o zalimlerin karsisina cikacak cesareti toplamaya calistik. Koca dedeler torunlarini dizlerine oturtup kabilemizin onurlu tarihini ve ugraslarini ve bu ugraslardan muzaffer cikmamizin yegane sebebi olan Seyh Samil hikayelerini anlattilar. Oyle anlattilar ki, masum bebeler Samil'in yaralarina dokulen kizgin yagi kendi etlerinde hissetsinler. Anlattilar ki, Samil'in dusmana ve kizgin yaga gosterdigi direnci onlar da ovadaki tarihsiz suruye gosterebilsinler. Ak purcekli nineler yeni dogmus bebelerin kulagina Kafdili'nin en eski masallarini anlattilar kadim ve kederli kelimlerle -ki buyuyup herkese karisinca Kafdili'ni kabzasi zumrut islemeli bir hancer gibi onurla yanlarinda tasisinlar.

Kirk yil cileden sonra artik hazirligimizin tamam olduguna inanarak yemyesil ekinlerle kapli ovaya indigimizde, cocuklarimiz boylarinca ekinlerin arasina dagilip akranlarini bulunca; onlarla ovalilarin kaba dilinde sakimaya baslayinca, bizi dehsete dusuren sey, hayretle birbirimize bakip sonra da cocuklari azarlamak agzimizi actigimizda Kafdili'nin billur cinlamasini degil, o kaba dilin tok kelimelerini duymamiz oldu. Utancla sustuk hemen. Ama suskunlugumuzun uzun surmeyecegini biliyorduk. Anlamistik: Cile care degildi. Daglardi yenilgimize sebep. Belki bin yildir cirkin seslerden ibaret bu dili dinlemis, seslemis olan toprakti, tasti. Anladik ki, bu topraklar bize yar degil mezar olacaktir.

Hic anlatmadi Cerbetân ama anlamak zor degil: Ne bu toprak yar oldu ona ne de bu topraktan halkolmus bir adem. Karisi onyil once cekip gittiginde geride cocuklardan birini bile birakmamakta hakliydi. Topraga isinamayan yazar olur; topraga ve kendine karsi kinlenir. Huysuz bir uyumsuzdu o, biliyorsun. Isinamadi.

Kursun agirliginda bir aksamustu, belki hayatinda ilk defa babasinin sesi duyamadi. Bana, kagida, kahvehaneye, tombekinin kizil narina, batar gibi yapan gunese, galiba herseye , en son yine kagida bakti ve kaleminin kagida degince cikardigi sesle kendi de irkilerek tek bir sozcuk yazdi. Basinin mermer sehpaya dustugunu sonradan soylediler. Ben o anda nargilenin ustunde son demlerini dumanlayan tutune dalmistim. Tutun ansizin bitti.

Oldu iste Cerbetân. Nargile tutmuyor artik. Altmisbes yas ne ki tutun bile tukendi. Soldu gul, tuz islandi, icimiz ciz etti. Orada masaya yaslanmis duruyor: Kollarini basinin altinda kavusturmus, adeta uyuyor. Mermer masanin ustunde civa hayasizligi ile tomurcuklanan bir kac damla kan da olmasa kimse inanmayacak oldugune.

Ondan ve herseyden geriye bir tek sen kaldin Cerbetân bembeyaz kagidin ustunde. Dedigin gibi: Bitti. Senden sonrasini anlatacak tek bir kelime bile yok artik.

Cerbetân! Cerbetân!

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1