
Rüya
| Bir
Laboratuvar Romansi - Adnan Kurt
Yillar, uzun yillar gecti aradan. Kargalar kocamis, omurler torpulenmis, bazi yurekler sertlesmis ve yaz aksamlari griye donusmusken izledim ruyami. Aslinda darmadagin olmustu hersey. Laboratuvarim, aygitlar, elektrodlar, artik muzelere tasinan bilgisayarim; osiloskoplar, isiklar dagitilmis; merdivenaltlarina hurda, kitapliklara dayanak, bazi dolaplara sus, bazi parcalar bana totem olmustu. Musveddelerimi, deney yazilarimi, laboratuvar defterlerini -yakmam, yikmam, donmemem gerekir ya- saklamistim. Onlar yitik, eskimemis, heyecanli, gokyuzunun mavi, kedilerin sirdas, ciceklerin hepsinin pembe, sularin hep turkuaz, harflerin bicimli, sevgilerin doyumsuz oldugu gunlerin izleri, parcalari, imgeleri, izdusumleriydi. Laboratuvardan kalanlar bana, serceler icin susam taneleri, agustos icin bocek sesi, uzun yolculuklar icin yildizlar, samanyolu, bulutsular ve buyulu bir ay parcasi belki. Buradan anlasiliyor ki istedigim, yuregimi alivermek yerinden, atmak icine kimya kokan, isildayan, renk veren, canli tutan sivinin; baglamak telleri, isiklari, lifleri, bilgisayar ve yukselticileri, anlamak ve gormek, ve bilmek icini doldurdugunu ya da tozu oldugunu sandigim aski. Ya da kacmaya, kurtulmaya calismak; veya doyasiya dalabilmek, doyasiya sevebilmek, bir kuytu bulabilmek icin. Ne eskicag bilginleri kivaminda cesur, ne de cagdas bilimciler kadar tecimsel yaklasamiyorum oysa; hayata, aska, yildizlara ya da konusmalarimizin arasinda suskunluga, dusuncelerimiz arasinda bosluga. Boyle bir haldeydim iste, kumrularin kuduz, papatyalarin isirgan, bakislarin lanetli, dostlarin kurnaz, harflerin sirali, kalemlerin suskun, yureklerin urkek oldugu bu gunlerde. Gece yatagimin bulut, kilimlerin gokyuzu, lambadan yayilan atesboceklerinin isiltisiyla aydinlik olan odamda uyandim ve buldum: her an erisebilecek gibi sakladigim, ama bakmaya kiyamadigim, dusunmeye doyamadigim defterimi. Gunler artik gecmiyor, kimseler arayip ta bulmuyor, harfler -yunanca, latince; sayilar -arapca, hintce; o garip isaretler -nece? Ve dilimde -hayir daha geride belki Broca yoresinde beynimin, belki baska kivriminda bir hece: dus! Iste hersey onumde yine, ve duymaktayim cevirdikce sayfalarini defterimin, beynime yeniden dolduklarini: dalga islevlerinin, alan kuramlarinin, isigin, atomun, molekul ve hucrelerin denklemlerini. Kudurturken beni yine matematigin gizemli buyusu, sayilar kostururken beynimde karincalar gibi titizlikle, siralica, ozenle ve bir o denklemden bir digerine; ve bazilari birikirken bir integral isareti altinda; ve bazilari beklerken sirasini bir kismi diferansiyel denklem kumesinde -bulabilmek icin yerlerini ve eslerini, belki de yaslanmak, bazilari tarihini yazmak icin bir karmasik surecin; ben artik burada degildim. Yeniden cozuyor, yeniden kurguluyor ve eristikce sonuclara, bir can atayabilmek icin onlara tasarimlar yapiyordum. Hesaplar yapiliyor, bilgisayarda cizimler ve sonra islikte devreler, makinalar: isikli ve isiksiz, ibreli ve ibresiz, sesli ve sessiz -ne guzel bir kelime, yongali ve yongasiz, bilgisayarli ve bilgili, hizli ve yavas, saldiran ve dinleyen, izleyen ve aktaran, eski yaptiklarima benzeyen ve benzersiz, ve hep suskun, aglamakli. Neden mi bu ugras, ne mi bekliyorum kagidi hirpalayan, bakira ve sayiya can veren cabalardan? Bir dussel yolculuk elbette! Beyin kabugumdan iceri cekilmekte olan, o cekirdekten bu hucre obegine atlayip duran, bir anlik sanriyla gorulup, anilan; bir kar tanesinde ece, uc uc boceginde kanat, karincanin tasidigi ekmek parcasinda emek, gokyuzunde uzak ama rengarenk bir yildiz, bir yurekte cirpinti olan seyi bulup ortaya cikarmak, durulmak; bir dag evinde piyano calmak, gur sesle siirler, destanlar okumak, okunakli bir yaziyla anlasilmaz denklemler yazmak; yani bir huznun icinde belki de erimek icin. Bu kez evimde, odamda, onbes yil once saglam bir yuzey edinebilmenin verdigi gucle omuzlayip yerlestirdigim uyduruk masanin uzerinde isiklari yanip sonerek, yesil bir nokta los ekranda oraya buraya kosturarak, ve bilgisayar ekraninda egriler canlanip, sayilar birbirini sirasizca kovarak calisiyordu ruya makinam. Duslerimin makinalarindan uzaya ve zamana -gercege iliskin tasarimlarin disinda, yurege, sevgiye, aci ve huzne, maviliklere, goklere duran. Sira bendeydi, baslamali ve bitirmeli, uyumali gormeli, tutmali tutulmali, donmeli, donmeli, donmeli ve dalmaliydi. Elektrodlari zorlanarak, titreyerek, olcup bicerek ilistirdim, az once kazidigim kafatasimin ondokuz bolgesine, sirtima ve gogsume. Kestane agacindan yapilip, bambu diye satilan ve ilk maasimla satin aldigim sallanan sandalyeden devsirdigim kayit koltugunun uzerinde geziniyordu mavi isin demetleri, kirmizi ve kizilalti olup ta gorunmeyenleri. Radyoaktif izleme izotopu iceren kapsulu yutup koltuga biraktigimda kendimi, Geiger sayacinin biplemeleri, yurek atisimin -yorgun ve heyecanli bi-biplemelerine, beyin dalgalarimin kiyiya vuran okyanus gurultulerine, basimin her kosesinde dolanan isik demetleri ekrandaki parildamalarina karismisti. Bir sure sonra, yani baglantilarin dogru, olcumlerin guvenilir, kayitlarin yolunda olduguna iliskin mesaji, yapmacik, uyduruk ve gereksiz bir tonla, tum sistemleri kapatacagini soyleyen bilgisayarimin ben uyur uyumaz, afacan ve caliskan cocuklar gibi, bir yandan da bilgic tavirlarla ise baslayacagini tabii ki biliyordum. Genclik uykumdan yeni uyanmisim ve neredeyse gereksiz, neredeyse beklenmedik bir toplantinin ortasinda buluvermisim kendimi. Yaziyorum, yaziyorum bazen hisimla, bazen hesaplica -kurnazca, konusuyoruz, konusuyorlar ve yaziyorum. Kosarak uzaklasiyorum oradan, camlardan, perdelerden, tukenmez kalem ve telefonlardan, soguk havalar ve yurek daralmalarindan. Sanki griymis hersey, sanki ben degilmisim de yazan, yazilarmis ustume ustume gelen. Sonra bulaniyor, siyah noktalar, beyazlar serpistirilmis bir gidis hissi: hiz, hiz, hizli. Aynada goruyorum kendimi, yeni yeni yaslaniyormusum, saclarim aklanmis, ve yoluk kaslarimi boyuyorum. Tras olup sular serpiyor, kokunuyorum. Az once gencmisim gibi giyindigim bez ayakkabilarimi, kot pantolonum ve pembe tisortumu -ben severdim diye almisti, biliyordum- cikarip, beyaz gomlek giyiyordum; bir ayin oncesi hazirliginda. Siyah pantolonumu, halay ceken boyunbagimi ve rahatsiz oldugum ama "cok guzel bir secim" demesine guvenerek siyah, sert ve deriden ayakkabilarimi giyiyordum. Sonra titizce kusaniyorum, herkesin saatinden baska, mavi saatlere ayarli saatimi, arabamin belgelerini, cuzdanimi, paralarimi, kartlarimi; bir yaz gecesi arzusunu hep barindiran ve ozenle ictigim, dikkatlice tukettigim uzum kokulu PallMall sigarami, ve nedense yine de ince purolarimi, en guzel kalemimi -mora calan pembe murekkeple yazanini. Ve daha buyuk ozenle hazirliyorum minicik ilac kutumu, sari dengeleme, pembe huzur, beyaz -eski bir efsane, ve turuncu nitrogliserin haplarimi yerlestiriyorum; bundan boyle bedenime bunlar guven verecek, ceki duzen getirecek umuduyla. Kalbim carpiyor ama altust olmuyor bu defa. Ceketimin yakasina ucgen bir tas takiyorum, bir dag koyunden satin almisim. Artik gecikmisim nereye, ve cantami dolduruyorum alelacele, siirlerle, kagitlar, yedek kalemler, telefon, tabii ki kagit mendil, hesap makinam (diferansiyel denklemler, matrisler ve acil integral hesaplari icin). Bir an bos bulunup cantama anilar, sevgiler, bulutlar, sonmus bir yildiz, ucgenler ve noktalar atarken goruyorum kendimi. Noktalar, renksiz noktalar, agirliksiz, oylumsuz, bicimsiz, tutulamayan, gorunen ama ne goren: Nokta. Arabadayim, benim arabam biliyorum ama temiz. Siirler dinliyorum kasetcalardan, savasci, yurekli, kirgin ve hircin siirler. Korkuyla sariliyorum onlara ve saniyorum ki bana birakilmis o not, bakir masrapanin yanina. Telefon caliyor ve kendimi bir bahcede buluyorum. Saray muamelesi yapiliyormus da aslinda bir tureme binaymis bahcede kurulan. Acaba bir maskeli balo muymus icerideki de, siyahlar giyinmis bir yapma prenses kiliginda benim asistanim? Nereden cikti, ruyamda ne ariyor, o notu birakmamis miydi bana? Kacamiyorum yine de. Boynunu operken, mavi bir yaz aksami cildirtiyor beni -gozlerim yildizlaniyor. Bu kez evindeymisiz ve yapma suslerini atip yildizlar, ay parcalari, gunes ve goktaslari sariyor boynuna, uzerine bir tevazu giyiniyor -sevecegimden emin- ve tilsimlar gozlerinde. Hala gece, koyu lacivert gokyuzu ve durgun deniz, ne yazik ki yine sehirdeyiz. Yuruyoruz, ya da aryalar dinliyoruz yol boyunca. Susuyorum gecede, nedir sustugun sey diyor, yillar once laboratuvarda da. Soyleyemiyorum, kivraniyorum, buyu -hangi buyu- yok ki buyu- bozulacakmis gibi geliyor. Biliyorum ki tilsimlardir benim istedigim, buyumektir direndigim, mavi bir gokyuzu gibi boynunda, yildizlari arsinlamaktir, zamani durdurmak. Simdi de oturuyoruz tutkuda, tutkuyla ve ellerini tutuyorum. Laboratuvarda calistigimiz gunler, kapilarda notlar, ozleten notlar, caliskan notlar, hesaplar, cizimler, devreler, deneyler, kir gezmeleri ve merdivenler. Bunlar cinlanip duruyor beynimde. Ruyam canli, capacanli ve iddiali. Bazen duruluyor, bazen iteliyor, akli karisiyor ve sasirtmiyor beni. Sanki ilkyazmis, sanki yorgun argin cikmisiz laboratuvardan ve sanki ele vermezmis gibi kendini, ama ben tutkuyla severmisim hep. Hem uzak hem yakin, korkmuyorum ruyam bitecek diye -ama anliyorum ki o saskinsa da istemiyor duslerimizi- ikimiz de dusteymisiz, ikimiz de ayni ruyayi goruyormusuz gibi bitecek bu dus ve olmayacagim artik diyor. Ve ruyam bitmeden, bir kuyruklu yildiz gibi kayip gidiyor; yok tadinda, mavi sevgilerle, gozyasiyla beslenip, pembe haplar sikliginda atan bir yurek birakarak. Ruyam suruyor, ve bu kez yine bir laboratuvarda, ve eskice bir zamanda, bilgiden cok merakken yolumu gozeten; deneyler yapiyorum, siniflayip derleyip dosyalara kaldiriyorum, indirmek uzere. Fotograflar cekip, hologramlar yapiyorum, donusumler: Gabor, Fourier, Hankel. Gizlenmis, sifrelenmis, umuyorum ki yitmemis sevdayi bulmaya carpan yuregimde, carpilan. Ruyamin bu asamasi hic bitmeyecek gibi, uzay gibi, bosluk gibi, yildizlar altinda sevismek, karli bir gecede sevdali yurumek gibi. Umut gibi, sevgi gibi. Bunlar bilgisayarin bir perdeye yansittigi goruntuler, eslik ettigi sesler ve isik oyunlari. Uyandiktan sonra nedense buruk, huzunlu ama guzel, tatli ve heyecanli bir yolculuktan donmus gezgin tadindaydim. Ruyama iliskin pek cok sey hatirlamasam da, makina kayitlarini gormek icin de sabirsizlanmadim. Neden, anlamadim. Bir kac gun gecti, artik biraktigim sigaram olmadan, kahvesiz, yaslica bir ihlamur keyfi ile izledim su anlattiklarimi. Heyecanla giristigim bircok proje, okumak istedigim bircok kitap, cozmek istedigim bircok problem gibi, ruya makinasini da genclik yillarimda tamamlanacak isler listesinde -panoda birakmistim. Simdi bitirmis, ornek bir ruya izlemis ve fazlasiyla ustume alinmis, yorulmus, biraz da endiselenmistim. Ruya ve gercek aklimi celiyordu. Bu yasimda anlayamiyordum ruya makinasi mi yoksa bir zaman makinasi miydi bu yaptigim? Akillica miydi bilmiyorum, ama bana iyi gelecek seyi yaptim. Elimde -aslinda dolabimda, erismesi zor bir yerde- defterlerimi sakliyorum. Kimbilir, belki birgun yeterince cesaret bulabilirim.
|
