
Kötü
| Ütopya:
337 Milisaniye - Murat Gülsoy
Büyük bir huzur ile kulagini kum saatinin ince beline dayayip zamanin geçisini dinliyorsun. Hisirtili, düzenli bir akis bu. Uzaklardan gelen kus civiltilari ve ilik rüzgarin sesi, sessizligin içinde pirildayan küçük elmaslar, yakutlar, akikler gibi tatli geliyor sana. Mutlu musun? Iste simdi o bekledigin gün geldi çatti. O hep hayalini kurdugun cennet senin artik. Emekli oldun ve daha ise girdigin ilk günden beri taksitlerini düzenli olarak ödedigin, sehir disindaki -hem de çok disindaki, neredeyse baska bir sehirdeki- tatil sitesinin gökdelenlerinin birinin balkonundan asagiya, 280 daireye ait olan genis bahçeye bakiyorsun. Uçsuz bucaksiz yesil çayirdan ibaret bir bahçe... Bahçenin ortasinda yükselen 280 daireli, açik ve kapali yüzme havuzlarina ve bir çok sosyal tesise sahip bir bina. Elinde tutmus oldugun dosyanin bahçe bölümünü açiyorsun. Sana ait olan bahçe parçasinin parselini buluyorsun haritada, sonra balkonundan asagiya bakarak o parçayi gözlerinle isaretliyorsun. Haritanin yanindaki notlari inceliyorsun. Dikimi yapilabilecek agaç ve çiçek cinslerinin adlarini okuyorsun. Adlar senin için öylesine yabanci ki... Zamanla ögrenirim nasilsa diyorsun. Iyimsersin. Balkonda derin nefesler aliyorsun. Havada yabani otlarin kokusu var. Hos senin için kentin disindaki her sey yabani, ama olsun doganin kokusu bu. Yillardir kavusmayi hayal ettigin yer. Baska bir zamandasin artik. Yasadigin çagin hem içindesin, hem de biraz ötesindesin. Herseyin ne zaman bu hale geldigini halen anlamis degilsin. Sen eskilerdensin. Eskimis, yaslanmis olanlardansin. Herkes gibi, çoktan bir sehir devletine dönüsmüs olan kentten kaçmak, kurtulmak hayalleri ile çalistin durdun. Digerleri gibi. Kafeste besledigin kuslarin birbiri ardina yaslanip ölürlerken sen yilmadin; bir akvaryum, köpek, baska kuslar, evde beslenebilecek sürüngenler hepsini denedin. Hep bir seyler eksik oldu. Günesi, dogayi, kiri özledin durdun. Hayatinda hiç gitmedigin yerlere duydugun sila hasretine en çok geceleri sasirdin. Her sey cezaevleri kosullarinin degistirilmesi projesi ile basladi. En azindan sen de bir çoklari gibi böyle düsünüyorsun. Issizlik ve siddet burcundaydi zaman. Hareketin basini bir sivil toplum örgütü çekiyordu. Bir çok sirketin, dernegin, vakfin ve partinin olusturdugu bir örgüt. Amaci gün geçtikçe artan, ve herkese yönelmis bireysel siddetin islahi idi. Bilimciler, meslek kuruluslari, hatta din adamlari bu projeye destek veriyorlardi. Açik oturumlar, paneller, forumlar birbirini doguruyordu. Bir kaç yil durmadan bu konu tartisildi. Her yeni cinayetle, her saldiri ile tekrar tekrar bu konu gündeme geliyor, degisik boyutlari ile tartisma derinlesiyordu. Senin durumun farkliydi. Bursun vardi. Nasilsa kazanmis oldugun sinav hayatini birinci dereceden degistirmisti. Bir sevgilin vardi. Gelecege ümitle bakiyordun. Olup bitenler seni derinden etkilemiyordu. Yine de dönüsüm projesinden ümitliydin. Açilan her sayfaya imzani çekinmeden koyuyordun. Zaman zaman dogabilecek sakincalarin tartisildigi sanal ortamlarda iyi bir hatip olarak kendini gösterebiliyordun: "Düsünün bir suç isliyorsunuz, ne oldugu ne kadar agir oldugu önemli degil. Madem ki bir suç isliyorsunuz, buna ihtiyaciniz var demektir. Geçelim. Yapmamaniz gereken bir seyler yapiyorsunuz, diyelim. Ve yakalanip hapse atiliyorsunuz. Aradan yillar geçiyor. Belki ondokuz yasinizda islediginiz bir suçtan yirmi yirmibes yil hapsediliyorsunuz. O kadar uzun bir zaman geçiyor ki artik siz baslangiçtaki suçu isleyen sizden baska birine dönüsüyorsunuz. Özgür günlerinize ait anilariniz bile soluyor. Artik rüyalariniza bile girmiyor. Ve bir sabah fark ediyorsunuz ki, hiç tanimadiginiz birinin isledigi bir suçun cezasini çekmeye devam ediyorsunuz." Bunlar tartisiliyordu ama gerçekte endise yaratan bambaska bir sorundu. Içerideki kosullar akil almayacak bir siddeti barindiriyor, besliyor hatta büyüterek disariya yansitiyordu. Bir çoklarina göre mahkumlari toptan yok etmenin bir yolu bulunmaliydi. Hatta bir çok defalar, kiskirtilan isyanlar sayesinde gerçeklestirilen toplu katliamlar, kimsenin vicdanini rahatsiz etmeden basariya da ulasti ama binlerce yila mahkum milyonlarca insan bu sekilde eritilemezdi. Cezalar kisaltilinca suçlu disari çikar çikmaz yeni bir suç isleyip tekrar geri dönüyordu. Cezalar uzun tutulunca da cezaevleri günden güne kalabaliklasiyor, isgücünün önemli bir kismi bu kurumlarda veya yan sektörlerde çalismak zorunda kaliyordu. Suç oranlari bu hizla arttigi takdirde kisa bir zaman sonra cevaevleri ekonomiyi yutacak duruma gelecekti. Kentin görünen egemenleri olan çokuluslu dev sirketlerin birbirinden yaratici danismanlari her tür senaryoyu degerlendiriyordu. Hatta bir çok dini grup da buna benzer görüsleri savunuyordu. Ceza geciktirilmeden, hemen infaz edilmeli ve dise dis, göze göz ilkesi uygulanmali diyorlardi. Çok geçmeden küçülmekte olan devletin iplerini ellerinde tutanlar cezaevi reformunu gündeme getirdiler. Hemen herkesin destegi ile büyük paralar akitildi bu projeye. Iyi slogan-düsünceler de bulunmustu: "Kötülügü önlemek için kötü olmak yanlistir", "Kötülük kötülük ile beslenir" vb. Teknolojininin mucizevi yöntemleri ile suçlunun yakalanmasi an meselesiydi. Bu konu çoktan asilmisti. Dev sirketlerin danismanligini yapan üniversiteler kötünün profilini çizdiler: Genç, egitimsiz, issiz, parasiz, ahlaki ve bireysel gelisimini tamamlayamamis... Sonra da bu tür bir suçludan 'iyi' bir yurttas yaratmanin gerekleri, formülleri, yöntemleri bulundu. Cezaevlerinin dönüstürülme projesi bir kaç yerde öncü örneklerle baslatildi. Sosyal bilimciler, psikologlar, hekimler, mühendisler, kisacasi elinde bilgi olan herkesin katilimi ile mükemmel cezaevi kuruldu. Suçlunun psikolojisini degistirmeye, onu uyumlu, iyi bir insan yapmaya yönelik tüm silahlar hazirdi. En iyi psikolojik analiz yöntemleri, egitim teknolojisinin en geliskin araçlari burada isler kilindi. Bununla da yetinilmedi. Mahkuma iyi bir egitim ve hatta iyi ve degerli bir meslek sahibi olmasina yetecek kadar altyapi verildi. Dört bilemediniz bes yil içinde en azili suçludan akillica ittaat etmeyi bilen, olmasi gerektigi gibi kisiler üretilmeye baslandi. Yeni bir sans verilmis olan kentin sanssiz çocuklari tekrar sokaga, issizlikten baska bir sey vaatetmeyen kente ikinci bir kez suç islememesi kosuluyla firlatildilar. (Bunca yüksek egitim verilmis bir kisi eger yine de suç isliyorsa, bu suçu isleme egilimini dogustan gelen bir bozukluk nedeniyle tasidigini öne sürüyorlardi. Degistirilemeyen kötülük de yok edilmeliydi. Bu kisim fazla vurgulanmadigi için projenin iyimserligine büyük bir gölge düsmemisti.) Fakat hesaba katmadiginiz bir sey vardi. Belki de bir çok sey. Ilk 'mezun olan' mahkumlar aldiklari bu donanimla bambaska ve mutlu birer vatandas olurlarken toplum amaçsiz yoksullugunun içinde kendine çikis yollari aramaya devam ediyordu. Senden bir sonraki kusagin durumunu bir düsün. Herhangi bir meslek ögrenmek için yapmalari gereken yatirimi bir düsün. O zamanlar hepiniz cezaevi ile o kadar mesguldünüz ki, bunu daha sonra halledilecek bir sorun olarak görüyordunuz. Ya da bazilariniz sorun olarak bile görmüyordu. Bedeli ödenmemis hiç bir sey kutsal degildi sizin için. Sen bu konuda o kadar kati degildin, ama fazla duyarli oldugunu söylemek de mümkün degil. Bir ise girmistin, gençtin, yeni evlenmistin ve evinizde bir su kaplumbagasi kolonisi besliyordunuz. Üstelik sen ve karin çalisarak, alin teri dökerek bulundugunuz noktaya gelmistiniz.. Fakat ötekiler... Eskiden amaçsizca veya bir kaç kurus için suç isleyenler için yeni bir seçenek dogmustu. Bir yolunu bulup cezaevine kapagi atmak ve orada modern insanlik durumunun son nimetlerinden yararlanmak, ana bilgisayara baglanmak, oradan akmakta olan bilgi irmagindan kana kana içmek... Liseyi bitiren ve sinava giris parasini denklestirebilen- hemen her genç, burs sinavlarindan çakar çakmaz cezaevine girmek için suç islemeye girisiyordu. En yaygin suç isleme biçimi adam yaralama veya cinayetti. (Özel mülke verilen zararlar daha sonra suçluya ödetildigi için pek tercih edilen bir yol degildi.) Kimsesizlere, yaslilara, fakirlere, evsizlere, kisacasi kaybedenlere yönelik siddet fazla tepki çekmedigi için kisa zamanda yayginlasti. Kentin sirtina ve vicdanina yük olan bu insanlarin bir sekilde ayiklanmasi olarak düsünülüyordu gizliden gizliye. Bir tasla bir çok kus. Bu noktada sen digerlerinden ayrilmis ve hemen safini seçmistin. Eski, görece olarak güçlü sivil toplum örgütünden ayrilan bir grup vicdan sahibi kisinin basini çektigi yeni bir yapilanmaya kaydini yaptirmistin bile. Gerçi artik eskisi kadar enerjik degildin. Oturdugun ev eskimis, isini kaybetme korkusu ile omuzlarin çökmüstü. Adini bilmedigin bir hastaliga yakalandiklari için su kaplumbagasi kolonisini hayvan hastanesine bagislamistin (tedavileri için yeterli paran yoktu). Yerine konusma potansiyeli olan bir papagan almistin. Üstelik karindan da ayrilmistin ve pedofil videolarin esiri olmustun. Bedeninin her geçen gün biraz daha eskidigini hissettiginden beri daha genç, daha çocuksu sevgilileri hayal ediyordun. Yine de gidisati dogru bulmuyordun. Evet mahkumlarin islahi mükemmel bir sekilde gerçeklesiyordu. Hatta sirketler, en iyi üniversitelerden bile daha iyi birer egitim kurumuna dönüsmüs olan cezaevlerinden çikanlara öncelik veriyorlardi. Eski mahkum kartini gösterene kapilar kolayca açiliyordu. Hos kartini göstermese de eski bir mahkumun hali tavri, kendini hemen belli ediyordu. Yüzünüze gülüp arkanizdan çorbaniza tüküren bir garson degildi yani. Her seyi olmasi gerektigi gibi yapmayi anlamis ve içine sindirmis biriydi.Üstelik bir daha suç isleme ihtimali olmayan biriydi eski mahkum. Ondan daha güvenilir kimi bulabilirlerdi ki? (Karin da öyle düsünüyordu.) Durum böyle olunca her burs sinavindan sonra bir suç dalgasi geliyordu. Bu dönemlerde özellikle kalabalik caddelere, alis veris merkezlerine gitmek metroya binmek hayati tehlike anlamina geliyordu. Evden çikmamak en iyisiydi.. Sen de böyle yapiyordun. Baska ne yapabilirdin ki? Onlar hayatlarini kurtariyorlardi. Evsizler, ve düskünler böyle dönemlerde akla hayale gelmeyen delikler bulup saklaniyorlardi. Gücü yetenler ise kentin disina kaçmaya ya da en azindan tenha yerlere kapagi atmaya çalisiyorlardi. Çünkü tenha yerlerde suç islenmiyordu. Tanigi olmayan bir suç insani cezaevine ne yazik ki götürmüyordu. Faili meçhul bir suç için bir kaç saat içinde binlerce kisi teslim olabiliyordu. Binlerce itirafçi arasindan gerçek suçluyu bulup çikarmak oldukça güç oldugu için taniksiz dosyalar hemen kapatiliyordu. Gençler de mecburen suç üstü yakalanabilecekleri kalabalik mekanlarda suç islemeye çalisiyorlar, hatta bunu toplumsal bir tören havasi içinde yapiyorlardi. Bir yerlerden çaldiklari arabalara atlayip müthis gürültüler çikararak suç mahallerine dogru yol aliyorlardi. Sen o siralar edebiyata merak sarmistin. Kisa öyküler yazmaya çabaliyordun. Evinden çikmadigin burs sonrasi sendrom günlerinde yazdigin bir öykü üzerine oldukça iyi tartismalar dönmüstü. Bilgisayarini her açtiginda bir kaç mesaj buluyordun. Suç islemeye karar verip kendine kurban arayan beceriksiz (belki de vicdanli, bu noktayi özellikle bulanik birakmak istemistin) bir gencin çikissizligini anlatmistin öyküde. Garip olan bir süre sonra öyküyü ve öyküde anlatmak istediklerini unutup mesajlarin seni ne kadar ve nasil övdügü ile ilgilenir olman. Yine de kayitli oldugun sivil toplum örgütü bos durmuyordu. Madem ki cezaevinde bedava egitim verilebiliyor neden insanlar suç islemeden önce, böylesine insanlik disi bir suçu islemek zorunda kalmadan önce, bu olanaklar kisiye sunulmuyordu ki? Örgüt, cezaevlerinin masum halka açilmasini, suç isleyenlerin yeniden eski yöntemlerle hapsedilmesini istiyordu. Gittikçe zayiflayan bir sesle muhalefeti sürdürüyordu. Gittikçe zayifliyordu çünkü yapisal bir degisikligin dayatilacagi güçlü bir devlet yoktu ortada. Ortada bir zamanlar kendi yarattiklari bir düzen vardi. Ve toplumun hiç bir kesimi bu soruna çok da ilgi göstermiyordu. Zirhli jipleri ve yüksek duvarli evleri olanlar zaten uzunca bir süredir hiç seye müdahale etmiyorlardi. Onlarin uzagindaki gündelik ve basit kötülükle yine basit insanlar ugrassin diye düsünüyorlardi. Eski mahkumlar ise bir çesit toplumsallasmanin keyfini sürüyorlardi. Sadece eski mahkumlara açik olan eglence yerlerine, alis veris merkezlerine gidiyorlar, tahliye karti olanlarin yasadiklari toplu konutlarda güvenlik ve esenlik içinde yeni hayatlarini sürüyorlardi. Bir yolunu bulup suç isleyememis orta halli insanlar ise -senin gibiler- islerini kaybetmemek için var güçleri ile çalisiyorlar ve genç görünmeye çabaliyorlardi. Tecrübeli yasli bir adama para harcamak yerine genç ve daha azini talep eden bir kaç kisiyi çalistirmak her sirketin isine geliyordu. Zaten insanlar her yerde genç ve güzel insanlar görmek istiyordu. Saglik sektörü kozmetik ve estetik sektörünün içinde erimek üzereydi. Her çarsida mutlaka büyük bir klinik, gençlesmek isteyen, çocuguna yeni bir burun, bir çift yesil göz, sevgilisine yuvarlak elmacik kemikleri, veya esine dümdüz karin kaslari armagan etmek isteyen müsterilerini bekliyordu. Normal yasama süresini en az iki katina çikaran pahali ilaçlarin piyasaya verilecegi zamanlama gündemin ilk siralarini isgal ediyordu. Parasi olmayanlar hizla yaslanip, çirkin bedenlerinin daha da çirkinlesmesini umutsuzlukla izliyorlardi. Sen ise bir çoklari gibi bedenine iyi bakip, iyice yaslanmadan emekli olup kenti terketme hayalleri kuruyordun. Yesil çayirlarin ortasindaki banka otomatlarindan para çekip atini ufuk çizgisine dogru süren yalniz adam hayalleri hepiniz için hayatin anlamini olusturuyordu. Tüm bunlara ek olarak bir de yeni terör dalgasi baslamisti. Otomatlasmis ve ruhunu kaybetmis toplumun Tanri'dan ayri düsmesine tahammül edemeyen tüm dinlerin -ki kente hakim iki inanç sistemi vardi- radikal yandaslarinin bir araya gelerek kurduklari terör örgütünün amaci insan ile Tanri arasinda yikilmis olan köprüyü tekrar insa etmekti. Insani ilahi olandan, güzel olandan, iyiden koparan bu sistemi degistirmek gerekiyordu. Çünkü böylesine bir toplumsal suçun üzerine bina edilen bir hayat insani asla özgürlestirmeyecek, özgürlesemeyen insan da iradesi ile Tanri'ya yönelemeyecekti. Fakat sistemin degistirilemezligi de ortadaydi. Sen dogmadan çok önce biten devrimler çagi o kadar gerilerde kalmisti ki... Insanlari sözcüklerle hareket ettirmek imkansizdi. Onlar da terör yolunu seçtiler. Büyük patlamalar, toplu katliamlar düzenleyerek insanlari özgürlestirmeye çalistilar. Onlara göre insan bu sistemin içinden bir tek sekilde soyutlanabilirdi: Felaket aninda! O can havli denilen his, o ölümün ve yokolusun solugu ile karsilasildiginda yapilan, insanin ta içinden gelen hareketlerin dogalligi üzerine kurdular tüm ümitlerini. Bu hayat içinde, bu kent içinde insan sadece felaket aninda yalnizlasip, özgürlesebilir, Tanri'yi hissedebilir diye düsünüyorlardi. Iste özledikleri köprü de o anda kuruluyordu. Bir an için bile olsa, ilahi saflik! Sen onlari hiç bir zaman anlamadin ama hep korktun. Kalabalik yerlerde evsizlerin yakinlarindan geçtin hep. Çünkü onlarin felsefesini anlamasan da yöntemlerini çok iyi biliyordun. Onlar düskünlere asla saldirmiyorlardi. Senin bildigini baskalari da biliyordu hiç süphesiz. Ve isikli kalabalik caddelerin her yaninda düskünlerin, evsizlerin, sokak çocuklarinin barinmasina özellikle çaba gösteriyorlardi. Gençligi çoktan geride biraktigindan olsa gerek kafani fazla yormak istemiyor, sadece günlük oylamalarda fikrini belirtip geri kalan bos vakitlerinde gerçeginden daha kaygan ve yumusak silikon bir sevgilinin kucaginda emeklilik günlerini kurguluyordun. Yapay zeka ile desteklenmis bir üst modelini almak için para hesaplari yapiyordun. Bir çoklari gibi. Gerçek bir sevgili ile uzun süre birlikte yasayamayacagini çok iyi biliyordun. Degil mi mi bir kez olmamisti... Iste simdi o bekledigin gün geldi çatti. Genis balkonunda, bir avuç bahçe parseline kusbakisi düsünceler içinde derin nefesler aliyorsun. Kulagin zamanin ince belinde, her aldigin solukla içinin temizlendigini, tüm kötü seylerin kentte kaldigini, artik kurtuldugunu saniyorsun. BU sanri içindeki boslugun ne kadar da büyük oldugunu sana apaçik gösteriyor. Yillar sonra belki de ilk kez kendinle böylesine basbasa kalmak... Ürkütücü, degil mi? Ucuz kolajen ignelerle gerginlesmis olan yüzünün taninmaz çizgilerini aynada görmek istemiyorsun. Kendine soracagin sorulardan korkuyorsun. Çagin tüm çilgin ve renkli karnavali içinde uyum saglamaya çalismis, yeteneksiz bir soytari gibi hissedeceksin. Bundan eminsin. Neden varoldugunu, ne yaptigini, varliginin bu dünyada, bu hayat içersinde neyi degistirdigini, neyi etkilemeyi basardigini, sen olmasaydin neyin farkli olacagini sormak istemiyorsun. Tek bir kelime bile ögretemedigin papaganinin zekadan yoksun bakislarini yakaliyorsun. Basit bir canli diyorsun içinden. Silikon destekli, titresimli ve yedi delikli sisme kadinindan bile daha basit bir yaratik ama yine de bana ihtiyaci var diye düsünüyorsun. Yarim asir boyunca zaman ile giristigin mücadelenin ne adina oldugunu sorgulamaktan korkuyorsun. Digerleri gibi. O yüzden bir an önce o nefret ettigin, mutsuzlugun kaynagi oldugunu sandigin ötekilerin dünyasina baglanmak istiyorsun. Bilgisayar ile televizyon arasi bir aleti fise takmak için balkondan içeri giriyorsun. Eger binanin cephesine tam karsidan bakabilseydin seni müthis bir sürprizin bekledigini görecektin. Senin gibi onlarca dalgin, orta yasini devirmis yeni emeklinin derin nefesler aldiktan sonra içeri girdigini görecektin. Tipki senin gibi. Baska bir zamanin adamlari ve kadinlari... Hepsi ertelenmis bir hayatin ertelenmis hayallerini gerçeklestirmek için geldikleri bu sitede, bir örnek dösenmis yalniz kaderlerine ilk acemi adimlarini atiyorlar. Hepsinin valizinde yarim birakilmis bir hayat var, bunu anlayabilirsin. Planlanmis ve becerilememis hayatlar. Hepsinin aklina seninkine benzer sorular üsüsüyor. Kimisi bu gece, kimisi on gün sonra, kimisi bir kaç yil sonra gerçekten kurtulmaya çalisacaklar. Düsünsene, kendini, hayatini, anilarini, özlemlerini, hatta sapkinliklarini biricik sanan insanlardan biri oldugunu anlayan kisi ne yapar? Hiç bir önemi, hiç bir anlami olmadigini kavrayan kisi bunu nereye kadar tasiyabilir? Eger monitörün basindan kalkmaya cesaret edebilirse... Seni buraya getiren otobüsün geçip gittigi banliyö mahallelerinin duvarlarindaki resimleri ve yazilari hatirliyor musun? Çocuk çetelerinin anonim sanat ürünlerini? Hangi mahallenin duvari olursa olsun, resimler, desenler, yazilar degisse de hepsinde göze çarpan bir rakam yaziliydi: 337. Bunun anlamini tabii ki biliyorsun. Simdilerde herkes bundan bahsediyor. 337 milisaniye. Beyin hücrelerinin mikrodalga firinda pisme zamani! Çok kisa bir süre ama arastirmacilar kisinin bu deneyimi -bu son deneyimi- çok uzun bir zamanmis hissiyle yasadigini ve üstüne üstlük bu kisa süre içinde hayatta hiç bir uyusturucunun vermedigi zevki tattigini söylüyorlar. Dogrulugunu kimse bilmiyor. Ama herkesin içinde ögrenmek için bir istek var. Nedense ani bir kararla monitörü baglamayi birakip mutfaga yöneliyorsun. Mikrodalga firinin kapagini açiyorsun. Kum saatini bir kez daha çeviriyorsun. Sandalyeye oturup basini içine sokuyorsun. Daha önce içinde hiç bir sey pismemis olan firin metal kokuyor. Elinle firinin dügmelerini yokluyorsun. Prova yaptigini saniyorsun. Gelecekteki bir ümitsizlik krizi için belki. Belki de gerçekten istiyorsun. Bunu ben de bilmiyorum. Tek bildigim parmaginin sakarca dügmeye dokunmasi.
|
