
Kežif
| Mekanik
Dusler - Selim Ergun
"Tum caglarin en buyuk bulusu, deneyimin peyzaji alarak zamandir." Daniel J. Boorstin
Eylul ayinin 15'i, New York JFK havaalaninda vakit geciriyorum. Sik sik 14. Cadde'deki bir dukkandan 15 dolara aldigim saati cebimden cikarip bakiyorum. Altin sarisina boyali zevksiz, metalik bir kayisi var bu saatin. Aldigim andan beri koluma takmayi aklimdan bile gecirmedim. New York'a geldigimin ertesi gunu Yasemin'in calistigi dukkanin onunde sigara icerken almistim. Yillardir koluma saat takmaya bir turlu alistiramamistim kendimi ama New York'ta ihtiyacim vardi. Hem de acilen... "Ay ve gunes dongulerinin birbirlerine uymamalari insani cok eskiden beri dusunmeye yoneltmistir. Salt ay dongulerini carparak yili ve mevsimlerin donusumunu belirleyebilseydik, insanlik buyuk bir sorundan kurtulacakti. Ancak bu durumda gokleri inceleme zorunlulugu ortadan kalkacak ve belki de matematikci olamayacaktik." Yasemin'le randevularima gecikmemem, New York'taki her gunumu iyi bir program yaparak gecirebilmem icin saate ihtiyacim vardi. Ucuz giysilerin satildigi dukkanin onundeki tezgaha yaklasir yaklasmaz icerideki tezgahtarlardan biri hemen bana konsantre oldu. (Bu kentte profesyonel guvenligin saglanmadigi her dukkanda, musteri tezgahtarlar icin bir stres kaynagidir. Acaba hirsiz mi? Alip kacacak mi? Onu rahatsiz etmeden nasil gozleyebiliriz? Ani bir hareket karsisinda nasil onlem alabiliriz?) Fakat benim de cabuk karar vermem mumkun degil. Kucuk tezgahtaki saatlerin tumu de birbirinden zevksiz dizaynlara sahip. Secmek gercekten zor. Ustelik bir an once alip bu isi de bitirmek istiyorum. Sonunda en sadesini, cebimden cikartip baktigimda beni cok da rahatsiz etmeyecek bir kadrana sahip birini seciyorum. Markasi Seiko. Ya calinti ya da fason mal... Umurumda degil. "Misir'in en ilkel takvimi, tahmin edilebilecegi gibi su duzeylerinin her yil uzerine cizildigi bir direkten yapilmis bir 'nilometre'den olusuyordu. Bu takvimin birkac yil gibi kisa bir sure izlenmesi bile sularin yukselip alcalmasinin Ay'in evrelerine gore olmadigini gostermisti. Bu nedenle, Misirlilar, daha cok eskicaglarda her biri otuzar gunden olusan on iki aya bes gunluk bir ekleme yapildiginda 365 gunluk kullanilabilir bir takvim olusturmuslardi. MO 4241'den beri kullanilan 'Nil yili' bu gelismelerin bir urunudur." JFK'nin genis bekleme salonunda aylak aylak dolasirken cebimden cikardigim bu saate bakarak Istanbul'da saatin kac oldugunu hesapliyorum. Gecenin 10'u. Orada henuz takvimler Eylul'un 15'ini gosteriyor. Ben ucaga bindigimde orada saat 11 olacak, burada ise 5... "Ornegin Yahudiler kamer takvimini korumuslardir. Gunumuzde her Yahudi ayi, yeniayin gorunmesiyle baslar. Kamer takvimi ile mevsimsel takvim arasinda gerekli kopruyu kurabilmek icin Yahudiler, her dort yila bir ek ay kattiklari icin 'kalenderoloji' Yahudi din adamlarinin ogrenimlerinde dinsel gizemin bagimsiz bir dali niteligindedir. Yahudi takvimi; 29'ar ya da 30'ar gunluk on iki ay iceriyor ve yil toplam olarak 354 gun oluyordu. Gunes yilina ayak uydurmak icin Yahudi dordul yillari -Babil'de benimsenen metonik donguye kosut olarak- her on dokuz yillik donemin ucuncu, altinci, sekizinci, on birinci, on yedinci ve on dokuzuncu yilina birer ek ay sokusturulmaktadir." En iyisi bir cafe-bar'a girip bir viski icmek, yaninda da bir sigara tutturmek diye dusunuyorum. Sonra birden gastritimi dusunup New York'ta gecirdigim bir hafta boyunca ictigim kahvelere, ickilere ve kolalara hic sesini cikarmadan beni idare eden midemi dusunup ona bu saygisizligi yapmaktan vazgeciyorum. Ustelik ac sayilirim, saat 12'de ogle yemegi niyetine iki hot -dog yemis yanina da bir kola icmistim... Peki ama ben ne yapacagim? Bizim ucus icin henuz bir anons bile yapilmadi. "Papa XIII. Gregory'nin takvim reformu, Jul Sezar'in Misirlilardan aldigi ve o gunden beri Bati uygarliginca kullanilan yilin gunes yilina tam esit olmamasi nedeniyle bir gereksinme olusturmaktadir. Gercek gunes yili -Dunya'nin Gunes cevresindeki yorungesinde tam bir donus yapmasi icin gereken sure- 365 gun, 5 saat 48 dakika ve 46 saniyedir ve Misirlilarin 365 1/4 gunluk yilindan 11 dakika 14 saniye daha kisadir. Bu durumun bir sonucu olarak takvimdeki tarihler Gunes olaylari ve mevsimlerle iliskilerini bir sure sonra yitirmislerdi. Paskalya'nin belirlenmesinde kullanilan kritik tarihi olusturan ilkbahar noktasi Birinci Iznik Konseyi'nce 21 Mart olarak belirlenmisti. Ama Julyen takviminin biriken yetersizliklerinin bir sonucu olarak 1582'de ilkbahar noktasi 11 Mart gunune kadar kaymis bulunuyordu. 1572'de Aziz Bartholomew gununde Paris'te Protestanlara karsi korkunc bir soykirim uygulayan Papa XIII. Gregory baska alanlarda ise ilerici bir reform yanlisiydi ve takvimi duzenli bir tabana indirgemeyi amacliyordu. En az bir yuzyildir suregelen bir takvim reformu cabasinin doruk noktasinda, Papa Gregory, 1582'de 4 Ekim'i izleyen gunun 15 Ekim olmasi konusunda bir bildirge yayinladi. Boylece mevsim 325 yilindaki durumuna donmus bulunuyordu. Ardindan Julyen takviminin dort yilda bir, bir gun ekleme uygulamasina gore duzenlenmesi yapildi ve ileride yilda 11 dakikalik kaymanin onune gecilebilmesi icin Gregoryen takviminden 100 ile biten yillara rastlayan ek gunlu yillar, 400'e bolunur olmadiklari durumlarda cikarildi. Boylece Bati'nin bugun bile kullandigi en ileri takvime erisilmis oldu. (...) 1582'de Papa Gregory'nin takvimden on gun birden cikarmasi buyuk karisikliklara ve direnmelere neden olmustu. Isciler kisaltilan ay icin tam ayliklarini isterlerken, isverenler buna yanasmiyor; insanlar yasam surelerinin bir papalik genelgesi ile kisaltilmasini olumlu karsilamiyordu. Ancak Ingiltere ile onun Amerika'daki kolonilerinin en sonunda degisikligi benimsemeleri uzerine genelgenin yayinlanisinda kirk alti yasinda olan Benjamin Franklin yitirdigi on gun ile ilgili olarak Poor Richard's Almanack'da bilinen espri anlayisi icinde sunlari yazmisti: 'Yasaminizdan gun eksilmesine sasirmayin ve kizmayin sevgili okuyucular. Olayin iyi tarafina bakin: Yasama giderleriniz azalacak ve buna sevineceksiniz. Ayrica uykuyu sevenler icin de ayin ikisinde yataga girip on dordu sabahina kadar uyumak da ne guzel olacak.!'". "En iyisi magazalari gezmek" diye dusunuyorum. Kaldi ki magazalarin bir kapisi ya da cami yok. Akillica bir fikir. Cunku eminim kapiyi acip sirf dolasmak icin bir magazaya girmekten hoslanmayan benim gibi bir suru insan vardir. Kapisiz bir magazada dolasmak, sokakta yurumeye benzer. Insan ustune bir sorumluk dusmeyecegini bilerek rahatca magazanin icinde gezebilir. "Islam dunyasi ise, Muhammed'in agzindan cikan tek sozcugu bile degistirmeden ona bagli kalma ve Kuran'in belirttiklerine tartismasiz boyun egme geregi nedeniyle Ay'in dongulerine gore yasamayi surdurmektedir. Yeniay, bircok Islam ulkelerinin bayraklarinda yer alir. Yeniayin bir simge olarak benimsenmesinin temelinde yatan nedenler konusu bilginler arasi tartismalarin bugun de surmesine karsin Ay'in tanrisal olarak denetlenen evrelerine baglanan insanlar icin uygun bir secim oldugu tartisma goturmez. (...) Daha XIII. yuzyilda, Ay, Osmanlik Turklerinin savas alani ve din simgesi olarak kullanilmaya baslanmisti. Onun Islam dininin bir simgesi olarak benimsenmesinin ve yasamasinin bir ay suren ramazanin baslangicini ve bitimini belirlemesi yaninda takvimin tumu icin de bir belirleme noktasi olusturmasinin bu secimde bir rol oynadigi soylenebilir." Bekleme salonuna girdigimde magazalardan biri hemen gozume carpmisti. Cunku genis bir saat reyonu vardi. Neden bilmem saatlere bakmayi severim ben. Huzur duygusu verirler bana... Ayrica saatin insanoglunun icat ettigi en estetik aksesuarlardan biri oldugunu dusunurum. Gerci 14. Cadde'deki o magazada oldugu gibi inanilmaz zevksiz saatler de var ama bu magazanin buyuk cam muhafazalar arasinda sergilenen saatleri umit vaat ediyor. Hepsine tek tek baksam, kadranlarini, rakamlarini, akrep ile yelkovanini ve diger gorunebilir, seyredilebilir ozelliklerini incelesem, en az bir on bes dakika daha gecirebilir, icimde giderek buyuyen viski-sigara fantazisini unutabilir, bos midemi de hic beklemedigi bu asit yagmuru altinda taciz etmeyebilirim. Saat reyonuna dogru yonleniyorum... "Islam yili, donusumlu olarak 29 ve 30'ar gunden olusan on iki aydir. Kesri duzeltmesi de, sistemi Ay'in evrelerine uyarlamak icin on ikinci ayin uzunlugu ile oynanarak yapilmaktadir. (...) Hicri takvimde yilda 354 ya da 355 gun bulundugundan aylarla mevsimler arasinda herhangi bir baginti yoktur. Orucun tutulmasini gerektiren ve gercek Musluman'in ayirici ozelligini belirleyen bu kosulun yerine getirildigi ramazan ile ilk iki haftasi icinde hac gorevinin yerine getirildigi on ikinci ay olan zilhicce hem yaz ve hem de kis aylarina rastlayabilmektedir. Bu durumda Ramazan Bayrami ve hac her yil on ya da on bir gun geriye kaymaktadir. Bu tur bir takvim uygulamasnin gunluk yasam uzerindeki etkileri muslumanin, Tanri'nin istencine tartismasiz boyun egmesinin bir baska simgesidir. Baskalari icin yasamin programlanmasinda bir arac olan takvim, Islam dunyasinda inancin bir kez daha vurgulanmasini belirleyen bir olgudur." Tam da tahmin ettigim gibi, hic sikilmiyorum. Vitrinlerdeki yuzlerce saat beni oyaliyor. Bu arada gercek saati de ogrenmek istiyorum ama buyuk bir cogunlugu icinde bulundugumuz vakti gostermiyor. Birden cebimdeki ucuz saati hatirliyorum ve onu cikartip bakmaya utaniyorum. Birkac dakika da boyle geciyor: Gercek saati bana soyleyen bir saat bulmak icin... "Devrimciler sik sik takvimi yeniden yapmaya calismislar, ancak cabalari kisa sureli olmaktan ileri gidememistir. Fransiz Devrimi Ulusal Konseyi matematikcilerden, bir egiticiden, bir ozandan ve olaganustu ussal bir simetri gosterir nitelikteki bir takvim duzenleyen buyuk astronom Laplace'tan olusan bir Takvim Devrimi Komitesi kurmustu. Gelistirilen takvimde yedi gunluk hafta 'decade' adi verilen ve ucu bir ay olusturan hafta ile degistiriliyor, haftanin gunlerine Latince olarak sayisal adlar veriliyor, gun 10 saate, saat 100 dakikaya ve dakika da 100 saniyeye bolunuyordu. Otuzar gunluk on iki ayi olusturan 360 gunlu yila ek olarak verilen 5 ya da 6 gune de anlamli adlar verilmisti: Erdemler, Dusunce, Inanc, Calisma, Odul. Dort yilda bir soz konusu olan ek gun ise, 'sans-culottide' (pantalonsuzlar gunu) adi altinda spora ve dinlenceye ayrilmisti. Kilisenin gunluk yasam ve dusunce uzerindeki kontrolunu kirmak amaciyla gelistirilen bu takvim sikintili bir on uc yillik donem icin uygulandi. Napolyon Fransa krali oldugunda Gregoryen takvimini geleneksel azizler ve tatil gunleri ile birlikte geri getirdi." "Ne tuhaf" diye geciriyorum aklimdan, "aslinda butun bu saatlerin hepsi bir uydurma. Evrenin bir kol saati hicbir zaman olmadi ki. Zamani olcmek sadece ve sadece insanogluna ait bir ozellik." Belki de bu yuzden bir turlu koluma bir saat takamamistim. Ilk saatime cogu Turk cocugu gibi sunnet yataginda degil de Aksaray'daki bir saatcide kavusmustum. Yatiliokuldan evci ciktigim ilk haftasonu babam vitrindeki saatleri gostererek "Istedigini sec" demisti. Ben de koyu yesil bir kadrani olan bir saat secip saticiya sormustum: "Fosforlu mu?" Satici gosterdigim saate bakip "Evet" demisti. Babam, gulerek "Fosfora ne ihtiyacin var senin?" diye sormustu. "Hic" demistim, "gece yatakhanede bakabilmek icin..." "1929'da Sovyetler Birligi Hiristiyan yilina bir son vermek amaciyla Gregoryen takvimi yerine bir devrim takvimi getirmistir. Bu takvimde dordu is biri tatil olarak bes gun vardi ve her ay alti haftadan olusuyordu. Yili 365 ya da 366 gune tamamlamak icin gereken ek gunler de tatil olarak benimseniyordu. Aylarin Gregoryen takvimindeki adlari korunmus, ancak haftanin gunleri sayisal olarak belirlenmisti. 1940'ta Sovyetler Birligi, Gregoryen takvime donmustur." Vialux marka ilk saatim fazla yasamamis ve iki yil sonra durmustu. Kaldi ki her gun kurmayi unutuyordum ve uc tane de kayis degistirmek zorunda kalmistim. Tamirciye goturmeye de useniyordum. Ayrica dayim bir Ziraat Bankasi calisani olarak yillar once kendisine hediye edilen eski saatini hediye etmisti ama ben o buyuk kadranli eski usul kol saatini bir turlu kendime yakistiramamistim. Yakin bir arkadasim ise cok daha yeni bir saatini , "Al senin olsun ama once tamire gotur" diye bana vermisti... Ama o da her gun 2-3 dakika ileri gidiyordu ve ben onu da tamire goturmuyordum. Sonucta evdeki cekmecelerimden birinde tam uc tane saatin yattigi kucuk bir saat mezarligim vardi. "Ucuncu yuzyilda Roma imparatorlugu icinde her yerde yedi gunluk hafta yaygin bicimde kullanilir olmustu. Gunlerden her biri yedi gezegenden birine ayrilmisti. Gunumuz astronomisine gore bu yedi gezegen Gunes ve Ay'i icermekle birlikte Dunya'yi icermemektedir."
Peki ama yillardir suren bu uyumsuzluga bir son vermenin artik zamani gelmemis miydi? Pekala kendime tam da bu magazada bir saat secebilir, koluma takabilirdim. Artik saatlere alici gozuyle bakmaya basladim. Fiyatlarini ogrenmek icin uzakdogulu kadin tezgahtara seslendim. Magazadaki diger gorevliler gibi ozel bir lacivert uniforma giymis ortayasli kadin benimle hemen ilgilendi, gercek bir alici oldugumu hissetmis gibi tek tek saatlerin fiyatlarini soyledi, secimlerime yardimci olmaya calisti. Ben arap rakamlarinin kullanildigi, beyaz kadranli klasik bir saat sectim kendime, postmodern saat dizaynlariyla taninan Amerikali bir firmadan. Kadin "Iyi secim" diye gulumsedi, "Bu iyi bir markadir"... "Gunes'in golgesi yuzyillar boyunca zamanin evrensel olcusu olmustur. Bu amacla gunes saati, yapilmasi yuksek bir beceri gerektirmedigi ve ozel gerecler istemedigi icin, en sik kullanilan zaman olcme araci olmustur. (...) Gunes saati Gunes'in olusturdugu golgeyi olcer: Gunes yoksa, golge de yoktur. Ayrica golge saati yeryuzunun ancak bol gunesli ulkeleri icin yararlidir ve ancak Gunes'in parladigi saatlerde calisabilir. Ilk gunes saatlerinin bazi eksiklikleri vardi. Ornegin III. Tuthmose'nin yatay cubugu, T eklentisinin gunun ilk ve son saatlerinde kuramsal olarak sonsuza degin uzamasi ve dolayisiyla da kadran uzerinde izlenememesi nedeniyle sorunlar yasaniyordu. Gunes saati tasariminda eskilerin yaptigi en buyuk gelisme gunduz saatlerini esit dilimlere ayirabilmeye olanak veren yarimkure bicimidir. Bu tasarimda yarimkure icbukey olarak yerlestiriliyor, tam ortasina da dikey olarak gosterge yerlestiriliyordu. Bu durumda herhangi bir gunde golgenin izledigi yol Gunes'in yukaridaki gok yarimkuresinde izledigi yorungenin eksiksiz bir kopyasi olmaktadir." Uzakdogulu tezgahtar kadin kendi kolundaki saate bakti ve gulumseyerek artik benim olan saati ayarladi. Sordu, "Takacak misiniz? Yoksa kutuda mi istersiniz?" diye. Saatin orijinal kutusu o kadar guzeldi ki bir sure onu koluma takmadan bu kutusuyla bile tasimayi dusundum. Ama sacma bir dusunceydi. Kutuyu ceketimin cebine koydum ve saati de koluma taktim. "Gunes saatinin gunduzu esit dilimlere bolecek bicimde tasarimlanmasindan sonra bile zamani bir mevsimden otekine gore karsilastirmak olanakli degildi. Yazin gunduzler uzun, kisin da kisa oldugundan isler karisiyordu. (...) Insanoglu kendini gunesten nasil kurtardi? Acaba geceyi nasil yendik ve onu nasil anlasilabilir Dunya'nin bir parcasina donusturduk? Ancak Gunes'in gaddarligindan kurtularak zamani evrensel olarak esit olcutlere gore saptama olanaklari elde edilebilecekti. Ancak o zamandir ki eylem receteleri her yerde ve her zaman ayni bicimde algilanabilecekti. Zaman Eflatun'un deyimi ile 'Sonsuzlugun devinen imgesidir.' Olcumunun gezegenimizin her yerinde insanogluna cekici gelmesi belki de bundandir. Akabilen, tuketilebilen ya da tuketebilen her nesne gecmiste bilinmeyen bir tarihte zaman olcumu icin kullanilmistir. Gunes'in gaddarligindan kurtulmak, zamani daha siki yakalamak, onu daha belirlenebilir kilmak ve insanin kontrolune vermek icin girisilen bu cabalar oynak, titresen, cizgileri belirsiz olabilen golge yerine daha guvenli bir sistem aramaya yonelikti." Yeni saatime baktim, bilet kontrolu yaptirip ucaga binecegim bolume gecmeye karar verdim. Bu bolum cok tenhaydi. Genis, ferah bir metalik yalnizlik... Bir koltuga oturup tekrar saatime baktim. Vakit azaliyordu. "Insan bir kaptan damlayan suya bakarak zamanin akisini olcebilecegini cok eskiden gormustur. Ilk gunes saatinden besyuz yil sonra Misirlilar su saatini kullaniyorlardi. (...) Kosullarin bir saatten kisa surelerin belirlenmesini gerektirdigi durumlarda bir su saati, gunumuzdeki yumurta pisirme saatlerinin sunabildigi duyarlik derecesi duzeyinde ise yaramaktaydi. Ornegin Roma yargi organlarinda her iki tarafin avukatlarinin esit surelerle konusmalari gerektiginde, Atina'da oldugu gibi, dibinde bir delik bulunan su dolu bir canak kullanilmaktaydi. Bu canaklar yaklasik olarak yirmi dakikada bosaliyordu." Cocukken kitalar arasindaki saat farkini ogrendigimde cok keyiflenmis, nedense bunu cok eglenceli bulmustum. New York'ta gecirdigim gunlerde de arasira Istanbul'da saatin kac oldugunu hesap etmistim. Ucak Istanbul'dan sabah saat 11'de havalanmisti, New York'a vardigimizda da yanilmiyorsam ogleden sonra uctu. Aksam bes gibi Yasemin'in evine gittigimde arkadaslarim beni aramis ve Istanbul'da saatin gece 12 oldugunu soylemislerdi. O ilk gece New York'un yerel saatine gore saat 1'de uyumustum. Oysa vucut saatime gore olay sabahlanmis bir geceden ibaretti. Ona gore ben sabahin 7'sinde yatip uyumustum. Ertesi gun hicbir gucluk cekmeden yerel saatle sabahin yedi bucugunda uyandigimda cok sasirmistim. Hayati boyunca oglen saat 12'de uyanabilmek icin bile calar saat kullanan ben, nasil oluyor da sabah yedi bucukta en ufak bir dis uyariya gerek kalmadan gozumu acabiliyor ve hayata hazir olabiliyordum ki? Hayir, tatilde olmam degildi mesele. Hayatimin en guzel ve en onemli olayini yasayacagimi bilsem bile sabahin 7.30'unda bu kadar dinc uyanmam mumkun degildi. Bunun tek bir nedeni vardi. Vucut saatim beni hala Istanbul'da zannediyor ve ogleden sonra saat 13.30'da beni uyandiriyordu. New York'ta gecirdigim bir hafta boyunca da vucudum meseleyi anlamadi ve benim her sabah yedi ile sekiz gibi bir saatte uyuyup, ogleden sonra da iki gibi bir saatte uyanacagimi hesap etti. Ben de boylece hayatimda ilk kez bir hafta boyunca normal insanlar gibi sabah saat 8'de calar saatsiz, uykumu alarak uyanmanin nasil bir sey oldugunu kesfettim... Kisaca jetlag denen seyi kesinlikle yasamadigim gibi, olaylar da tam istedigim gibi gecmisti. Istanbul'daki nesnel saatle uyumsuz calisan ic saatim New York'taki nesnel saate kesin ve tam bir uyum sagliyordu. Gece 12 gibi uykum geliyor, en gec 1 gibi misil misil uyuyor ve sabahlari da 8 civarinda cin gibi kalkiyordum. Istanbul'a donunce de yine hersey eskisine donecekti herhalde. Jetlag buyuk ihtimalle sabahlari erken kalkip aksamlari erken yatan normal insanlar icin yasanan bir seydi. Bilet kontrolu baslamisti, tembel tembel oturmaya devam ettim, daha vakit vardi. "Kum saati gun boyunca zaman olcumu icin cok uygun bir gerec degildir. Boyle bir amac icin ya Charlemagne'in yaptirdigi gibi on iki saatte bir kez dondurulmesini gerektirecek denli buyuk yapilmasi, ya da basinda birinin bekleyerek son kum tanesi asagi dustugu anda ters yuz edilmesi zorunludur. Donemin kimi kum saatlerinin uzerinde de ufak birer gosterge ile donatilmis birer kadran vardi ve saatin her basasagi edilisinde gosterge bir saat ileri aliniyordu. Butun bu gucluklere karsilik kum saati benzeri baska bir gerec bulunmadigi donemlerde en kucuk zaman araliklarinin olcumu icin basari ile kullanilmistir. Kristof Kolomb gemilerinde yedi gunduz saatini belirlemek icin yarimsar saat sureli kum saatlerinden yararlaniyordu." Bilet kontrolunden gecip ucaktaki yerime oturdum ve gozum hemen televizyon ekranina kaydi. Film gostermedikleri zaman bu ekrani ucagin bilgisayarina bagliyorlar ve yolculara bazi bilgiler veriyorlardi. Neredeyiz? Kac metre yukseklikteyiz? Kalktigimiz alandaki yerel saat? Bulundugumuz yerdeki yerel saat? Varacagimiz yerdeki yerel saat? "Zaman olcme makineleri uygarligin gelismesinde sasilacak derecede gec erisilen gerecler olmustur. Gercekten, Avrupalilarin mekanik saatle tanismalari XIV. yuzyila rastlar. O doneme degin zaman olcumu golge saatine, su saatine, kum saatine, degisik tur mumlara ve kokulu saatlere bagliydi. Zaman olcumu konusunda bes bin yil icinde onemli gelismeler elde edilmis olmasina ve gun sayilari degisik bile olsa cesitli hafta kavramlarinin kullanilmaya baslamis bulunmasina karsilik gunun bolumlere ayrilmasi ile ilgili olarak buyuk bir gelisme yoktu. Saate ve daha sonra da dakikaya gore yasamaya baslanmasi yenicaglarin bir urunudur. Zamanin mekanik olarak olculmesi yonundeki ilk adimlar ciftci ya da cobanlardan degil, Tanri katindaki gorevlerini yerine getirme cabasindaki din adamlarindan gelmistir. Kesisler dua etmek icin kesin saati bilmek zorundaydilar." Atlantik'in ustune gelen kadar ikram suruyor ucakta. Vakit de rahat geciyor. Once bir aperatif, ardindan sicak bir yemek ve sonra da cay ya da kahve... Check-in'e erken gittigim icin pencere kenarinda oturuyor ve disari da bakiyorum. Arada kolumdaki saate gidiyor gozum. Cabuk alisacagim galiba. Ama gosterdigi saat artik anlamini yitirmis durumda. Ustunde uctugumuz topraklardaki yerel saat buyuk bir suratle degisiyor. "Uygarligin gelismesinde baska pek az bulus esnek saatten degismeyen saate gecis kadar onemlidir. Bu gelisme insani gunese bagimliliktan kurtariyor ve cevresini ve dogayi kontrol edecek duruma gelmesini sagliyordu. Bu evrimin onemi ve insan yasaminda makinenin elde etttigi ayricalikli yer ancak cok sonralari gerektigi gibi anlasilabilmistir. Ilk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan yoktu. Bu saatler son cozumlemede sureyi gostermek yerine seslendirme amacina yonelik olduklarinda bunlara gerek de yoktu. Cunku okumasi ve yazmasi kit olan bir toplum gunun neresinde oldugunu sayilar yerine can seslerini izleyerek daha kolay belirleyebiliyor, ayrica canin sesi gozun gorebileceginden daha uzak yerlerden de algilanabiliyordu. Esit gun dilimlerinin esnek olanlarin yerine gecmesi ve bu dilimleri yalin bir makinenin cana vurdugu bir tokmakla belirlemesi en kolay cozum olmaktaydi. Ama mekanik ivme artik gunesin gokteki gezisinin izlenmesinin yerine gecmisti." Meridyenler arasinda suretle hareket etmek kol saatini manasiz kiliyor. O, geride kalan bir yere ait bir zamani gosteriyor artik. Tuhaf bir duygu. Gecenin icine dogru gidiyor ucak, karanlik her gecen an biraz daha artiyor. Ayni zamanda geriye dogru da gidiyorum... Bin yil once birisi gokyuzunde bulutlarin ustunde boyle bir yolculuk hayal etse herhalde saatlerin sorun olabilecegini dusunemezdi. Belki surekli gunesi takip eden ve geceyi hic yasamayan bir kus hayal edilebilirdi. Ama ne yalan soylemeli, bunlar bana cok da etkileyici gelmiyor. Medeniyet saati uydurmus, uydurmak zorunda kalmis. Saatin olctugu sey zaman degil aslinda, baska bir sey... Ama ne? Aklima gelen tek olasi tanimlama su: Insanin medeniyeti kurmak icin muhtac oldugu bir sey. "1500'lerde ceyrek saatlerde can calan Ingiltere'nin Wells Katedrali'nde dakikalari belirleyecek duzen daha yoktu. Dakikalarin kum saati ile saptanmasi uygulamasi yaygindi. Dakikalari belirleyecek kolun kullanilmaya baslanmasi ancak sarkacin saat makinesine basariyla uygulanmasinin bir sonucudur. Sarkac daha sonra saniyelerin gosterilebilmesinde de yararli olmustur. 1670'lere gelindiginde periyodu tam bir saniye olan 78 santimlik bir sarkacin denetledigi yelkovanli saatlerin yavas yavas ortaya cikmakta olduklarini goruyoruz. Boylece mekanik saat daha onceki tum buluslardan daha etkili bir bicimde gece suresini gunduz suresine katmayi basarabilmisti. Ancak sureyi dogru olarak gosterebilmesi icin makinenin hic durmaksizin calistirilmasi gerekmekteydi." Simdi ben 16 Eylul gunune tam olarak ne zaman ve nerede girecegim? Film gosterisi baslamasaydi belki ekrandaki yerel saat gostergesinden anlayabilirdim bunu. Kolumdaki saate gore hala 15 Eylul'deyiz... Aklima Umberto Eco'nun "Onceki Gunun Adasi"ndaki kahraman geliyor. Gemisinin bulundugu yerden karsidaki adaya bakar ve o adanin gecmiste kaldigini dusunur. Cunku o adayla kendi bulundugu yerin arasindan hayali bir cizgi gecmektedir: Meridyen... "Acaba gun nereden baslar? Bu soruya verilen yanitlarin sayisi en azindan haftada kac gun olmasi gerektigi sorusuna verilenler kadar coktur. Incil'de Genesis'in ilk bolumunde 'Aksam ve sabah ilk gun idi' der. Oyleyse gercek ilk 'gun' bir gece idi. Belki de yaratilisin gizini anlatmak icin basvurulan bir baska yol da Tanri'nin gizemlerini gerceklestirmek icin karanlik saatleri kullanisi olmustur. Babilliler ve eski Hintliler gunlerini gunesin dogusundan, Atinalilar ve Yahudiler de batisindan baslatmislar ve bu uygulama XIX. yuzyilin sonuna kadar surmustur. Dini inanclarina sadik muslumanlar Kuran buyruguna gore gunun baslangici olarak Gunes'in batisini alir ve batis aninda saatlerini on ikiye getirirlerdi." Meridyen denen hayali cizgilerin ustunden hizla gecmeye devam ediyor ucak. Bu meridyenleri bulmak icin insanoglunun neler cektigini dusunuyorum. Oysa bizler rahatiz, meridyen ilkokul ve ortaokulun ezberlenmesi gereken konularindan biri sadece. Insanligin bir adim daha ileri gitmesi icin butun omurlerini bu islere adamis eski "kasifler" ise saat farki meselesini halletmek icin yillarca didinip durdular. Sonunda bu hayali cizgileri kesfettiler ve bunlari yerlerine tek tek yerlestirdiler. "Nicin yirmi dort? Tarih arastirmacilari bize bu konuda cok yardimci olamamaktadirlar. Misirlilar gunu yirmi dort gecici dilime ayirmislardi. Bu uygulama buyuk bir olasilikla Babillilerden aldiklari altmis tabanli sisteme dayalidir. Dolayisiyla olayin gizi daha eski yuzyillara uzanmak zorundadir; cunku Babillilerin aritmetiklerini nicin altmis tabanina oturttuklarini bilmemekteyiz. " Omrumde tanik olup olabilecegim en guzel dogal manzara var karsimda. Gunes doguyor, ucak Avrupa'nin ustunde bir yerlerde... Bulutlar, isik oyunlari, bati tarafindaki karanlik, dogudan yukselen gunes ve hafizama butun ayrintilariyla kayit edemeyecegim kadar muazzam bir goruntu. Þansli hissediyorum kendimi. Ucakta buyuk bir cogunluk misil misil uyuyor, geri kalanlar da "12 Maymun" filmini seyrediyor. Cok sevdigim bu filmin goruntulerine soyle arada bir bakiyorum, zaten kulakligim da bozuk... "Ortacagin en yaygin ve sevilen oyunlari tiyatro sahnelerinde degil, can kulelerinde sunulmaktaydi. Kentlerin dev saat kulelerinde canlar her saat basinda calarken bir oyun da sergilenmekteydi. 1392'de yapilan ve daha sonraki yillarda surekli olarak gelistirilen Wells Katedrali saatinde cok ilginc bir gosteri vardi. Cesitli kadranlar saati, gunu ve ayin evrelerini gosterirken ayin tam karsisinda dik duracak bicimde yerlestirilen ve Gunes'i betimleyen bir Apollo heykeli vardi. Bir baska kadranda da saati gosteren kol ile esmerkezli, her 24 saatte bir donus yapan ve uzerinde bir Gunes simgesi bulunan bir kol daha bulunuyordu. Daha yukaridaki bir girintide zirhlar donanmis iki soylu savasci birbirleriyle dovusuyorlar, canin saat basini vurdugu anda savascilardan biri atindan dusuyor, uzerinde bulunduklari platform donup gozden uzaklastigi zaman da yeniden egerine tirmaniyordu. Yeni uniformali bir figur; Jack Blandifet, her saat basinda buyuk cani ve her ceyrek saatte de topugu ile vurarak daha ufak iki cani caliyordu." Yolculuk bitmek uzere... Yol boyunca gozumu dahi kirpmadim. New York'ta yerel saat sabahin ucu. Istanbul ustunde ise sabahin 10'u... Vucut saatim buyuk bir ihtimalle "Bu serseri artik sabahin sekizinde bile uyumayi birakti" diyor... Haksiz degil, eve gidince uyurum herhalde. Ucak alana dogru inerken kolumdaki saati ekrandaki gostergeden yararlanarak yerel saate gore ayarliyorum. "Okuma yazma bilenler icin bir kolaylik olarak saat kadrani ve sureyi isitsel degil gorsel olarak belirten ilk mekanik duzeni 1344'te Italya'da Chioggia'li Javopo de Dondi'nin yaptigi soylenir. Bu basarisi icin kendisine daha sonra soyadi olarak aldigi Saatci (Del Orologio) adi verilmisti. Jacopo anilarina soyle baslar: 'Degerli okuyucu, bu can kulesinin tepesinden bulusum sayesinde saati salt sayilari okuyarak anlayabileceksin'." Istanbul gunesli, serin tatli bir Eylul sabahi yasiyor. Taksiye sahilden gitmesini soyluyorum. Arabanin camindan taze, ferah bir deniz kokusu geliyor. Þofor dun geceki yagmurdan sozediyor. Yasemin'in 12. Cadde'deki evinden Validecesme'deki evim arasinda neler vardi onu dusunuyorum. Uzakdogulu uzun boylu bir soforun kullandigi bir Yellow Cab, JFK havalaani, Ataturk Havaalani ve dogma buyume Istanbullu oldugunu soyleyen Dogu siveli bir soforun kullandigi bir sari taksi... Az sonra evimde olacagim. Kesifleri, icatlari, bugun adlarina kitaplarda rastladigimiz on binlerce muciti dusunuyorum ve aklima yine Cinli bilgin Su Sung geliyor. Evet, Su Sung... "Bilgin bir kamu gorevlisi olan Su Sung 1077'de Kuzey Cin'in bir Sung imparatorunca daha kuzeydeki bir 'barbar' imparatora dogum gunu kutlamalari sunmak uzere gonderilmisti. O yil barbar imparatorun dogum gunu bir kis gundonumune gelmisti. Sung gidecegi yere vardiginda bir gun erken geldigini gordu. Gorunuse gore barbar takvimi Cinlilerinkinden daha dogruydu. Ancak kendi imparatorunun takviminin yanlis oldugunu acikca soylemektense, Sung diplomatik gorevinin gereklerini ongordugu gun yerine getirme konusunda kuzeyli barbarlarla anlasma saglayabilmisti. Cin'de yeni bir takvimin yururluge girmesi, tipki Avrupa'da yeni paralar basilmasi gibi, yeni bir hanedanin yonetime getirilisini simgelemekteydi. Takvimin carpitilmasi ya da onaylanmayan bir takvimin kullanilmasi imparatora karsi islenen bir suc sayiliyordu. Yanlis bir takvim ayrica ciftci icin de yikim olabilecek sorunlar yaratabiliyordu. Astronomi ve matematik yalnizca cok guvenilir kisilerin yetki alanina birakilmaktaydi. Cunku bu bilgilerden yararlanarak astrologlar, rejimi ve imparatoru devirmek icin en uygun gunu kolayca belirleyebileceklerdi. Imparatorun gorevi yeryuzu olaylarini duzenleyerek gokleri hosnut kilmak zorundaydi. Sung, gorevini tamamlayip geri dondugunde imparator ona Cin ve barbar takvimlerinin hangisinin dogru oldugunu sorunca Sung, Cin kaynaklarinda yazildigina gore, gercegi soylemis, bunun uzerine imparator da astronomi burosu gorevlilerinin yetkilerini elinden alip malvarliklarina el koydurtmustu. Imparator ayrica Sung'a astronomiyle ilgili eskisinden daha yararli ve daha guzel bir saat yapma gorevini de vermisti. Su Sung'un amaci herkesin yararlanabilecegi bir saat degil, Gunesin Oglu icin bir takvim makinesi, bir goksel saat gelistirmekti: Gecmis kral soylari boyunca birbirlerine benzemeyen bircok astronomiyle ilgili saat tasarimlari ve modelleri, degisik ayrintilariyla uretilmistir. Ancak calistirma ortami olarak su gucunden yararlanilmasi ilkesi degismemistir. Gokler hic durmadan devinmektedirler, ama suyun akisi icin de ayni durum gecerlidir. Dolayisiyla suyun tam bir duzenlilik icinde akmasi saglanabilirse goklerin ve makinenin donus ivmeleri birbirlerine kesinlikle uyacak ve uyumsuzluktan dogan yanlisliklar ortadan kalkacaktir. Onun 'yeni bir mekanik halkali ve goksel kure tasarimi', uretim cizimlerinin elde edilebilmesine ve saatin yapilabilmesine olanak verecek derecede ayrintiliydi. Dokuz metre yuksekligindeki astronomik saat kulesi bes katli pagodamsi bir yapi icine alinmisti. Disaridan ayri bir merdivenle ulasilan en ust platformda, icinde gokkuresinin otomatik olarak dondugu bronzdan yapilmis dev boyutlu bir halkali kure yer aliyordu. Bes katin her birinin disinda da belirli saatlerde ellerindeki gonglari ve zilleri calan heykelcik dizileri vardi. Icerideki ana kulede yerden uc kat yukariya kadar uzanan cok buyuk saat mekanizmasi taban duzeyinden akmakta olan su ile calistiriliyor ve su dikey bir doner cark uzerindeki kepceleri sira ile doldurup bosaltarak devinimi sagliyordu. Her ceyrek saatte bir mekanizma canlar ve ziller caliyor, sular fiskirtiyor ve dev carklara takili canciklar seslerini duyuruyorlardi. Makinenin devinimini saglayan ve durduran masa tertibati, saatin duzenli calismasini saglamak uzere kullanilmisti. Su Sung'un goksel saat makinesini gorme olanagi bulan ayricalikli birkac kisi onun bu mekanik dusunu ove ove bitirememekteydiler: 'Makinede doksan alti pim vardir. Pimler o bicimde duzenlenmislerdir ki her ceyrek saatte bir kulenin can ve tambur mekanizmasini calistirmaktadirlar. Gunesin batiminda kirmizi giysili bir heykelcik, iki bucuk ceyrek saat sonra da karanligin basisini belirtmek uzere bir yesil giysili belirmektedir. Gece nobetleri bes dilime ayrilmistir. Ilk nobetin basladigini kirmizi giysili bir heykel simgelemekte, gerikalan dort nobet icin de yesil giysililer ortaya cikmaktadir. Boylece bes gece nobeti icin yirmi bes nobetci kullanilmaktadir. Þafagi bekleme saati geldiginde, on ceyrek saat sureli bu olay yesil giysili nobetci ile bildirilirken Gunes'in dogsunu da kirmizi giysili sonuncusu aciklamaktadir. Butun nobetciler orta kapida belirmektedirler.' 1090 yilinda bu saat artik imparatora sunulacak duruma getirilmis ve onunde yapilan bir torenle goreve baslatilmisti. 1094 yilinda yeni bir imparator tahta cikinca, gelenekler uyarinca eski takvimi gecersiz saydi. Imparatorun korumasi ortadan kalkinca da Su Sung'un saati gereksinenler icin bir bronz saglama yigini olarak kullanilmaya basladi ve bir sure sonra da bilginlerin belleklerinden silindi." Varligini Daniel J. Boorstin'in "Kesifler ve Buluslar" adli kitabinda ogrendigim Su Sung'u unutmak benim icin kolay degil. Su Sung bu saati yaptiginda Bati medeniyetleri onun bu mekanik dehasindan henuz cok uzaklardaydi. Ama 500 yil sonra, 16. yuzyilda Cizvit papazlari Cin'e gittiklerinde imparatoru etkilemek icin ona mekanik saatler yapmislar ve imparator da bunlara bayilmis. Cin'in bu aptal imparatoru ve aptal saray bilginleri Su Sung'un 500 yil once ne yaptiginin farkinda olsalardi, Cizvit papazlarinin saatlerine hayranlik duymalarina gerek kalmayacakti. Cok sukur, Su Sung'un gorkemli su saati sarayda degil ama halk arasinda nesilden nesile aktarilarak bugunlere kadar gelebildi. Ama sadece bir mekanik dus olarak... Ben mi? 16 Eylul 1996 gunu ogle saatlerine dogru basucuma calar saatimi koyarak derin bir uykuya daldim. Aksam saatlerinde uyandigimda kendimi sersem gibi hissediyordum. Bu sersemlik ve bitkinlik tam uc gun boyunca devam etti. Jet-lag'in ne demek oldugunu da boyle kesfettim. *Bu yazidaki butun alintilar Daniel J. Boorstin'in Turkiye Is Bankasi Kultur Yayinlari'ndan cikan "Kesifler ve Buluslar" (Turkcesi Fatos Dilber) adli kitabindan yapilmistir. |
